Referandum sonrası üniversitelerde özgürlük ve demokrasi: Kimler için?

12 Eylül Referandum sonuçlarının etkilerini gözlemlemeye başlıyoruz. Karşımızdaki manzara giderek netlik kazanıyor. Kendilerinin de katkılarıyla oluşan bu manzarayı hayranlıkla seyredenler vesayetsiz, baskılardan uzak, huzurlu, demokratik ve özgür bir toplumsal ortamla karşı karşıya olduklarını düşünüyor olmalılar.


12 Eylül Referandum sonuçlarının etkilerini gözlemlemeye başlıyoruz. Karşımızdaki manzara giderek netlik kazanıyor. Kendilerinin de katkılarıyla oluşan bu manzarayı hayranlıkla seyredenler vesayetsiz, baskılardan uzak, huzurlu, demokratik ve özgür bir toplumsal ortamla karşı karşıya olduklarını düşünüyor olmalılar.
Böylesi huzurlu bir ortamda yeni cezaevi kurma çalışmalarını, Devrimci Karargah operasyonlarını, BDP üyelerinin göz altına alınmalarını anımsatmak olsa olsa münafıklık olarak değerlendirilebilir.
Bunlarla yetinmeyip Tuzla tersanelerinde ölmeye devam eden işçileri, 4-c’ye geçirilmeye zorlanan TEKEL çalışanlarını, “Huzur içinde ölen” maden işçilerini, ataması yapılmayan öğretmenlerin durumunu, taşeronlaştırma ve esnek çalışma koşullarının dayatılmasından doğan mağduriyetleri, sosyal güvenlik sisteminin iş güvenliğini azaltan ve sağlık hizmetlerini piyasalaştıran uygulamalarını, her iktisadi kriz döneminde bir üst aşamaya sıçrayıp orada sabitlenen işsizlik oranlarını gündeme getirmek, mevcut siyasi iktidar yandaşlarınca, “Kötü niyetlilik” ithamlarına yol açabilir. Bütün bu olasılıklar toplumsal gerçekliğe sermaye sınıfından daha farklı bir pencereden bakma iddiasında olanları yılgınlığa sürüklememeli, doğru bildiklerini söylemekten alıkoymamalıdır.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin temel olarak sosyalistlere ve işçi sınıfının giderek artan iktisadi ve siyasi gücüne karşı tezgahlanan bir darbe olduğu bugün bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Referandum propagandaları sırasında, değişen sınıfsal dengeler sonucunda oluşan hegemonik söylemin, bu toplumsal gerçekliği altüst etme noktasına kadar ulaştığına ve sosyalistleri askeri darbenin mağdurları ve/veya muhatapları olmaktan çıkartıp, neredeyse tasarlayanları konumuna getirmeye çalıştığına tanıklık ettik. İşin asıl üzücü yanı, bu ideolojik söylemlere farklı gerekçelerle sol içinden de destek verenlerin çıkmasaydı. Ne diyelim, Allah yollarını açık etsin!
Gelelim referandum sonrası üniversitelerde yaşanan gelişmelere. Malum, öngörülen anayasa değişiklikleri aracılığıyla iktidar partisi, asıl hedeflerini perdeleyip, 12 Eylül askeri darbesiyle hesaplaşma, demokratikleşme ve özgürlükleri genişletme söylemlerini ön plana çıkartmaya çalıştı. Üniversitelere bakarak Referandumda yürütülen propagandanın gerçekliğini sınamamız olanaklıdır. Referandum sonrasında en dirençli 12 Eylül kurumlarından biri olan ve hemen hemen her siyasi partinin kaldırılması hedefini programına koyduğu YÖK, eskisinden daha da güçlü bir şekilde karşımıza çıkmış bulunmaktadır. O kadar güçlüdür ki, yıllarca memleketin temel tartışma konularından biri olan, Meclisin, Bakanlar Kurulunun, Anayasa Mahkemesinin gündemini kaplayan, parti kapatmalarına, post-modern askeri darbelere, hararetli televizyon programlarına, tansiyonu yüksek masa başı toplantılarına ve kahve sohbetlerine konu olan “türban sorunu”nu bir “talimatla” fiilen çözüvermiştir. Bundan sonra, üniversite yerleşkelerine ve dersliklere türbanla girmek isteyenler hakkında değil, derslere türbanla girmek isteyen öğrencileri engelleyen öğretim üyeleri hakkında soruşturma açılacağı bizzat YÖK Başkanı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur.
Madem bu işin çözümü bu kadar basitti; onca yıl neyin tartışması yapıldı ve o tartışmanın “militan” taraflarının şimdi neden sesleri çıkmaz oldu? Ortalık o kadar süt liman durumdadır ki, tartışma hızla ilkokullarda ve devlet kuruluşlarında türban kullanımı noktasına gelmiştir. Üstelik bu “yeni” tartışmanın tarafları eskisi gibi konumlarında o kadar da ısrarcı gözükmemektedirler. Anlaşılan, anaokullarında türban kullanım serbestliğine ulaşılmadan bu memlekette rahat bir nefes alınamayacaktır!
Burada üzerinde odaklanılması gereken konulardan bir tanesi, üniversitelerde türban kullanımının fiilen serbest bırakılmasının demokratik ve özgür bir üniversite ortamının oluşumuna ne kadar katkı sağladığıdır. Kuşkusuz kendi kararlarını özgürce verebilecek yaşa gelmiş genç insanların kılık kıyafetine müdahale etmekten vazgeçilmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Türban kullanmaları nedeniyle baskı altında olan, tacize uğrayan ve eğitim olanaklarından yararlanamayanlar, kendilerini özgür hissedip üniversite ortamını daha demokratik olarak algılayabilirler. Böylesi bir algıda “türban mağdurlarının” haklılık payı da bulunmaktadır.
Ancak türban kullanımıyla ilgili düzenlemelerin baş döndürücü bir hızla gerçekleştirildiği bir dönemde, henüz değişmeyen bir Anayasa maddesi olan “Parasız eğitim hakkı”nı devlet büyüklerine anımsatan kimi üniversite öğrencileri aylardır hapis yatmakta, hapisteki arkadaşlarını desteklemek isteyenler de gözaltına alınmaktadır. Temel insan hakları arasında yer alan ulaşım, yemek, barınma ve eğitimle ilgili sorunlarını dile getiren öğrenciler ise soruşturmalara uğramakta ve üniversiteden uzaklaştırılmaktadır. Öğrenci topluluklarının, etkinliklerini duyurmak amacıyla açtıkları stantlar özel güvenlik birimlerince dağıtılmakta, öğrenciler çeşitli sorunlarla ilgili görüşlerini ifade etmeye kalktıklarında şiddete maruz kalmaktadırlar.
Öğrencileri kontrol etmenin ve uygulanan baskının düzeyi yetersiz görülmüş olacak ki, türban yasağını kaldırma kararlılığını gösteren YÖK, aynı zamanda resmi ve özel güvenlik birimlerinin yanı sıra, üniversitelerin kendilerine tahsis edilecek sivil güvenlik birimlerine de yer açmaları doğrultusunda talimatlar göndermekte bir beis görmemektedir. Hal böyle olunca, türban yasağının kaldırılmasından hareketle, üniversitelerin daha demokratik ve özgür olduğunu iddia etmek olanaksızlaşmaktadır.
Sonuç olarak, referandumun yarattığı iklimle üniversiteleri daha demokratik ve özgür ortamlar olarak değerlendirenler çıkabilecektir. Bu değerlendirmeler özgürlüğe ve demokrasiye nereden bakıldığıyla yakından ilişkilidir. YÖK, bütün heybetiyle yerinde durmaktadır. Kenan Evren’in ve hayatta kalmış diğer 12 Eylül paşalarının da herhangi bir gelecek kaygıları bulunmamaktadır. O nedenle, türban yasağının kalkmasıyla üniversitelerin özgürleşeceğini düşünenlerin hurafelerle aralarındaki mesafe giderek daralıyor demektir.

[email protected]
Hakan Mıhcı - Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi
www.evrensel.net