MERCEK

  • Aralarında belediye başkanlarının da bulunduğu 1700 civarındaki Kürt politikacının, Diyarbakır...


    Aralarında belediye başkanlarının da bulunduğu 1700 civarındaki Kürt politikacının, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmasında, Kürtçe savunma talebinin Mahkeme heyeti tarafından “oy birliğiyle” reddedilmesi, devletin, Kürt politikasındaki ‘rotası’na işaret etmesi açısından önem taşıyordu. Bu, dava öncesinde de bu kadar yoğun gözaltı ve tutuklamayla zaten bir biçimde ‘dışa vurmuş’tu! Olayların gelişme yönüyle resmi söylem arasındaki çelişkinin hakim yönü, “demokratikleşme” söyleminin, siyasal gericiliğin yoğunlaştırılması ve hükümet partisiyle onun sırtını dayadığı sermaye güçlerinin kendi devlet hakimiyetlerini güçlendirme politikalarının üzerini örtmeyi esas aldığını gösteriyordu. Diyarbakır’daki “Kürt Davası” bunu bir kez daha ve daha kesin hatlarla ortaya koydu. Kürtçe “Kamusal alana sokulamaz!” deniyordu. Başbakanın deyişiyle devletten “Kürtçe eğitim yapması beklenemez”di ve savcılık makamı, “devlet adına”, Kürtlerin Türklerle ulusal tam hak eşitliğini istemek ile “Devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma”, “Terör örgütü üyesi ve yöneticisi olma”, “Terör örgütüne yardım ve yataklık etme”yi eş anlamlı sayarak 15 yıl ile ağırlaştırılmış müebbet arasında değişen hapis cezaları istedi. Böylece bu “hukuk talebi”, teröre karşı mücadele gerekçesi altında Kürtlerin taleplerinin reddi ve buna karşı şiddet ve yasak politikasının yasal ifadesi olarak daha kapsamlı bir anlama genişledi. “Demokratikleştirme”nin bir göstergesi bu olmalıydı(!).
    Devlet adına mahkemenin “Anadilde savunma hakkı”na bu reddiyesinin Kürt sorununun sözüm ona demokratikleşme yönünde çözümüne herhangi bir katkısının olmadığını yargıçlar heyeti de bilmiş olmalı. Avukat Meral Danış Beştaş’ın, “Bu dava 87 yıldır varlığı kabul edilmemiş olan Kürtlerin varolma davasıdır. Bu dava, demokrasinin varolup olmadığı davasıdır. Bu dava cumhuriyet iktidarının Kürtlerle paylaşılıp paylaşılmayacağı davasıdır” sözleri, somut durum ve verilere ne denli dayanıyorsa, devlet adına hüküm verenlerin karar ve reddiyeleri de o şekilde ve fakat karşı yönden, hükümranların ulus, hak, hak eşitliği, özgürlük, demokrasi anlayış ve politikalarını ortaya koyuyordu. Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesinin kitlesel güç ve boyutuyla devletin, gelişmeler karşısındaki açmazına rağmen eşitsizliği sürdürme ısrar ve sorunu mümkün oldukça geriye atma politikası arasındaki çatışma ve bu dava bağlantısında bir kez daha görüldü. Kürt realitesini “tanıma” söylemiyle gereklerini yerine getirmeme ısrarı arasındaki çelişki gizlenemeyecek kadar nettir.
    Bu durum, Hükümet ve liberal çanak yalayıcılarının, “12 Eylül dönemini aşmanın eşiğindeyiz. 12 Eylül kurumları sarsılıyor” söyleminde, Kürtlerin taleplerinin “karşılanması”(!) ve genel olarak demokratik özgürlükler sorunuyla emekçilerin iktisadi-sosyal taleplerinin ve din istismarına dayandırılan görüşlerin gündemde tutulmasının özel bir yer tutacağının da göstergesidir.AKP bu riyakarlığı sürdürmeyi “rant getirici” görmektedir. Bugünün kapitalist parti gruplarıyla hükümetlerinin demokratik özgürlüklerin olmayışı veya sözde kalışından ve aynı nedene dayanan demokrasi taleplerinden yararlandıkları kesindir. “Demokratikleşme” üzerine burjuva vaazlarının dayanağını bu oluşturuyor.
    Ama bu artık yeterince “kâr getirici” değildir ve olamaz. Tanımamadan “tanımaya” doğru alınan yolda sermaye ve kurumlarının açmazı, tanımanın gereklerinin yerine getirilmesi taleplerini geçiştirme ya da mümkünse reddetme politikasında yatmaktadır ve bu açmaz bu çürük yapı ve direnişi de çökmeye mahkum bırakmaktadır. İnkar ve “bölücülük” suçlaması, kitlelerin aldanmasına yol açmasına karşın tutmaması gibi, hak eşitliğini ret politikası da er-geç çökecek ve geçersizleşecektir.
    Burada açıklık kazanması gereken bir diğer nokta şudur: Kürtlerin istemlerinin tüm gereklikleriyle birlikte yerine getirilmesi, burjuva laisizminin gerçekten uygulamaya geçirilmesi ve söz-basın-yayın-örgütlenme hakkıyla emekçilerin aktüel taleplerinin karşılanması, antidemokratik burjuva siyasal sistemin burjuva demokrasisi yönünde bir genişlemesine denk düşecektir.
    Burjuva demokrasisi ise, adı üzerinde burjuva demokrasisidir. Burjuvazinin işçi ve emekçiler üzerindeki sınıf hakimiyetinin “demokratik” biçimidir. Bu biçimiyle o, asla herkes için demokrasi değildir, olamaz! Buna rağmen, işçi sınıfı ve emekçiler, kapitalist sömürüye karşı mücadelelerinin başarısı için halkın en geniş kesimlerinin bu demokratik talepler etrafındaki mücadelesinin önünde yürümeyi, kendi sorumlulukları bilmişlerdir ve bilmeye devam ediyorlar. Kürt sorununda çözümsüzlüğün en büyük darbesini halk kitleleri yemişlerdir. Sınıf bilinçli her işçi ve emekçi artık bunun farkındadır.
    Bu önemli bir gelişmedir ve sınıf bilinçli işçi ve emekçiler, hangisi olursa olsun bir ulusun nasıl ve kimlerle birlikte; ya da kimlerden ayrı yaşayacağına kendisinin karar verme hakkının koşulsuz tanınmasını savunmayı sürdürüyorlar. Sınıf bilinçli işçi ve emekçinin bakışı açısından Kürtlerin ayrılmasının ya da Türk ulusuyla eşit haklara sahip birlikte yaşamasının; bu iki durumdan hangisinin Kürt-Türk halklarının yararına olacağı sorusu da doğru yanıtı bulmuş durumdadır: eşit haklara sahip gönüllü birlikte yaşamak! İşçi ve emekçilerin en bilinçli kesimleri bunu antikapitalist mücadelede birleşik güçlü hareketin yararına görmektedirler ve bu politika, Türk hakim sınıfı inkar ve zor yöntemiyle ve asimilasyon dayatmasıyla Kürtleri sürekli olarak ayrılma yönünde zorlamasına karşın, Kürt halkı ve ulusal direniş güçlerinin tam hak eşitliği koşullu birlikte yaşamda ısrarlarını sürdürme tutumuna da uygun düşmekte; onunla birleşmektedir.
    Buna karşın, hakim burjuvazi, çıkarlarını öne koyarak proletaryanın sınıf birliği ve halkın siyasal özgürlükler için mücadelesini zayıf düşürmeye çalışmakta ve Kürt sorunu başta olmak üzere emekçilerin taleplerini istismarı sürdürmektedir. Bu ise, “Türk ol”mayı dayatan resmi-yönetsel; hukuksal ve kültürel kuşatmanın tümüyle kaldırılmasını; Kürtçenin yaşamın her alanında engelsiz kullanımı önündeki tüm barikatların yıkılmasını; Anayasa ve yasalarla Türk ulusu yararına sağlanan ayrıcalıklara son verilmesini savunmaya daha kararlıca ve daha etkin tarzda devam etme zorunluluğunu getirmektedir.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net