Fotoğraf: Evrensel

Zorla güzellik olmaz ki!

Türkiye bir uçtan bir uca dayatmalar ve şiddet içinde yüzerken, çocukların zorlama ile karşı karşıya kalmaması elbette ki, beklenemez. Zorlama ve “Eti senin kemiği benim” anlayışı aslında eğitimin çok uzun süredir ayrılmaz bir parçası


Türkiye bir uçtan bir uca dayatmalar ve şiddet içinde yüzerken, çocukların zorlama ile karşı karşıya kalmaması elbette ki, beklenemez. Zorlama ve “Eti senin kemiği benim” anlayışı aslında eğitimin çok uzun süredir ayrılmaz bir parçası. Birçok anne baba için de zorlama olağan bir yöntem. Zorlamanın rengi ve çeşidi değişse de, zorlama ile karşı karşıya kalmayan çocuk yok gibi.
Bugün çocukların başına gelenlere ve verdikleri tepkilere kulak verelim istedim. Zorlama ile bir yere varılamayacağı, daha doğrusu zorlama ile güzel bir yere varılamayacağını daha iyi anlamamızı sağlayabilecek iki örneği dikkatinize sunuyorum. Her iki örnek de okul dışından. İlk örnek Dersim’de, köyde büyüyen bir çocuğun başından geçenler. Diğeri ise kentte büyüyen bir çocuğun öyküsü. Bu öykü, zorlama ve güç savaşı ile karşılaşan ufak çocukların neler yapabileceğini etkileyici bir şekilde gösteriyor.
Birinci öyküyü Ertuğrul Mavioğlu’nun “Bizim Çocuklar Yapamadı – Bir 12 Eylül Hesaplaşması 3” (İstanbul: İthaki Yayınları, 2008; s.290-291) adlı kitabından aldım. İkinci öykü ise, bir psikolojik danışman tarafından aktarılmıştır. Öykülerin aktarıcılarına teşekkür edip, şimdi öykülere geçelim.
Peynir sevmeyen çocuk
Peynirle aramdaki nefret hikayesi çocukluğuma kadar uzanıyor. Çok küçükken ateşli bir hastalığa yakalanmışım. Her yer kar, kış. Ölecek diye beklemişler, hatta mezarımı bile kazmayı düşünmüşler. Fakat ölmemişim. Biraz kendime geldiğimde yoğurt istemişim. Tunceli’de kış altı ay sürer. Yoğurt bulamamışlar; ne yapsınlar, çökeleği sulandırıp yoğurda benzetip yedirmişler. Ben de istifra etmişim. Nasılsa kendiliğinden iyileşiyorum diye, o an fazla üstüme gelmemişler. Sonra kış bitmiş, kar kalkmış, koyunlar yavrulamış. Taze peynir zamanı. Ama ben yine peynir yemiyorum. Demişler ki, “Bu çocuk, peynir yemezse ölür. Çünkü yiyecek başka bir şey olmaz buralarda.”
O zamanlar sebze meyve yeme kültürü de pek gelişmemiş; hasılı kelam, hastalıktan kurtulmuşum ama bu kez açlıktan gideceğim. Muskacı kadını çağırmışlar. “İki teneke buğday verirseniz, bir günde çocuğu peynire alıştırırım,” demiş. Annem cevap vermiş: “Sen peynire alıştır, iki değil dört teneke veririm.” Kadın peynir yedirmeye çalışmış, bakmış çok direniyorum, olmuyor; annemin de yardımıyla elimi kolumu bağlamış. Burnumu sıkıp ağzıma zorla sokunca peyniri, kusmuşum, hatta sıkıntıdan boynumda kırmızı kırmızı lekeler çıkmış. Bunun üzerine peşimi bırakmışlar.
Yaşım büyüdükten sonra psikologlara da gittim ama, yine fayda etmedi. Benim bu zaafım çevremde iyi bilindiği için, kavga sırasında beni mağlup etmek isteyenler, taşla değil bir kalıp peynirle kovalarlardı.
Partizancılarla köylerde dolaşırken, yaptığımız siyasi çalışmalar çok hoşuma gitmişti. Fakat dağlarda dört beş gün dolaşınca, peynir yiyemediğim için baygınlık geçirdim. Çay iç, ekmek ye. Sadece çay-ekmek ikilisiyle bacaklarında derman kalmıyor. Bunu fark edince, bir karara vardım: “Kendime halk savaşını savunmayan, şehir çalışmasını benimsemiş bir örgüt bulmam lazım!”
Kaka yapmayan çocuk
Oya kapıdan içeri girdiğinde, “Buraya neden geldik, gidelim buradan” diye ağlıyordu. Buna rağmen benimle birlikte oyuna girmekte zorlanmadı. Odaya girdiğinde hemen renkli halkalara ilgi gösterdi. Ancak benimle hiç konuşmuyordu. Halkaları geçirdikçe bana bakıp gülümsüyordu. Bir halka daha geçirdiğinde “o, ooo” diye bir ses çıkardım ve benim ardımdan aynı sesi tekrar ettikten bir süre sonra benimle konuşmaya başladı.
Kısa bir süre sonra konuşarak ve bol bol gülerek keyifli bir oyun kurduk. Yeni bir oyuna geçmek için oyuncaklara bakarken aniden Oya kendini sıkmaya ve ağlamaya başladı. Bir yandan da “Kakamı yapmak istemiyorum” diyordu. Belli ki, kakası gelmişti ve kakasını yapmamak için direniyordu.
Henüz 3 yaşında olan Oya tuvalet eğitimi almamıştı; hâlâ bezleniyordu. Anne ve babası artık bu konuda bir karar almıştı. Ben Oya ile karşılaşmadan üç gün önce, Oya sabah babası ile birlikte erkenden uyanmıştı. Babasına onunla birlikte işe gitmek istediğini söyledi, ancak babası “Önce kakanı ve çişini tuvalete yapmayı öğren, yoksa seni işe götürmem” dedi. Bunun üzerine Oya ağlamaya başladı. Oya ağlarken babası onu evde bırakıp işe gitmek üzere evden çıktı. Oya babasına çok düşkündü ve o günden sonra kakasını yapmamaya hatta çişini de çok az yapmaya başladı.
Oyun odasına dönecek olursak, Oya kendi içinde büyük bir mücadele veriyordu. Kendini sıkmaktan terlemiş bir halde sık sık “hayır, kakamı yapmıycam” diyordu. Ben ise sakin bir şekilde onun yanında durup “Herkesin kakası gelir ve kakasını yapar, sen de yapabilirsin” diyerek, onunla ‘yap-yapma’ güç savaşına girmeden, ‘yapabilirsin’ iznini veren bir tutum içinde kalmaya dikkat ettim. Kısa bir süre sonra Oya kararını verdi ve kakasını yaptı. Biz de oyunumuza devam ettik.
Görüşme saatimiz bittiğinde Oya bana veda etmekte zorlanmadı, çünkü tekrar görüşeceğimizi biliyordu. Babasının kucağında kapıdan çıkarken bana el salladıktan sonra babasına döndü ve “Baba, ben kaka yaptım” dedi. Üç gündür süren güç savaşını Oya kazanmıştı.
Serdar M. Değirmencioğlu
www.evrensel.net