Irmak

Çağan Irmak kuşağının en ilginç sinemacılarından biri. Çok çeşitli türlerde, üsluplarda filmler yapmayı alışkanlık edindi, televizyonla bağlarını da koparmıyor.


Çağan Irmak kuşağının en ilginç sinemacılarından biri. Çok çeşitli türlerde, üsluplarda filmler yapmayı alışkanlık edindi, televizyonla bağlarını da koparmıyor.
İyi ediyor, iki türlü de. Televizyon, zaten onu tanıdığımız yerdi. İlk unvanı “Asmalı Konak’ın yönetmeni” idi çünkü. Çemberimde Gül Oya’yı yaptığında, ekranda pek alışık olmadığımız bir iş yapmıştı, bir ailenin ve çiftin öyküsü çerçevesinde 70’lerin sonunun politik atmosferini anlattığında epey dikkat çekmişti. Televizyon seyircisini yakın tarihin dizilerini izlemeye alıştırdığı bile söylenebilir. Şimdilerde Öyle Bir Geçer Zaman Ki de onun imzasını taşıyor.
Farklı filmler denemeye gelince, sadece son filmi Prensesin Uykusu’na bakarak şunu söylemek mümkün; yönetmen kendi istediği, içinden geldiği gibi bir film çekince gayet başarılı bir sonuç ortaya çıkıyor.
Çağan Irmak filmlerinin en büyük başarısı, aslında, seyirciyle film arasında bir özdeşlik bağı kurabilmesinde yatıyor. Filmleri genelde büyük açıklar verir ama özdeşlik meselesini başardığı filmler bunun sıkıntısını yaşamazlar, çünkü seyirci boşluğu kendisi tamamlar ve filmi bütünler, içinde de kendini bulur. Bunun en iyi örnekleri Babam ve Oğlum ile Issız Adam. En çok tutulan, en çok seyredilen filmleri bunlar.
Babam ve Oğlum’un yeri ayrı diye düşünenlerdenim. Çünkü bayağı melodram kodlarını kullanarak, 12 Eylül’ün parçaladığı bir ailenin öyküsünü anlatırken, bizi o dönemi ve o dönemin insanlara ettiklerini düşünmeye, tartışmaya çağırmış ve gayet başarılı olmuştu. Ama o da aslında izleyiciden kendi 12 Eylül hikayesini filme katmasını bekleyerek bunu başarmıştı çünkü birçok açık bırakarak öyküsünü anlatmıştı. Bu kez anlamlı bir özdeşleşme ile karşı karşıya olduğumuz için, her şeyi, filmin babaya, otoriteye teslim olan finalini bile görmezden gelmemizde sakınca yoktu.
Ama Issız Adam öyle gelmedi mesela. O da modern kadın erkek ilişkilerine dair boşluklu bir öyküydü. Çünkü Alper’in neden ıssız bir adam olduğunu film anlatmadığı ölçüde, izleyici daha da kolay “Ben de bunu yaşadım” hissiyle sinemadan çıkabiliyordu.
Yoksa, örneğin Karanlıktakiler bundan daha iyi filmdir. Sadece, mendilini kapıp sinemaya koşan seyirci, başka şeyler kadar, hele de erkeklerden çektikleri kadar, o filmdeki yalnızlıkla özdeşleşmeye teşne değildi. Filmin eksiği de bu olmuş olmalı.
Babam ve Oğlum’un izinden gidilecek çok başka yanları da var oysa.
Çağan Irmak sinemasında ilginç olan noktalardan biri şu; yönetmen klişeler kullanmayı çok seviyor. Yeşilçam filmlerinden tanıdığımız kalıplarla öykü anlatmayı tercih ediyor, karakterleri bir yerlerden bize tanıdık gelecek şekilde kuruyor. Hele o replikler, bütün lafları en az bir kez başka bir yerde duymuşuzdur belki de. Muhtemelen elindeki malzemeyi sadeleştirmeye, anlaşılır kılmaya giriştiği zaman, ki Irmak’ın televizyon gözü de bunu önemsediği için kuvvetlidir, bildik olandan şaşmayası geliyor. Ama, işte ilginç olan dediğimiz kısım burası, her seferinde de başka türlü bir şeyin peşinde.
Buyurun işte Prensesin Uykusu, basbayağı masal gibi kokuyor. Galiba en az ciddiye aldığı film, ama hiç büyük iddialar taşımadığı için daha bir güzelleşmiş.
Burada her hafta sinemanın bir anlamı olması, yönetmenlerin bir derdi olmasını isteyen yazılar yazan bana bile bunları yazdırmaya başladılar artık. Derdi olan film yapmak başka, “Şunu da koyarsak daha çok seyirci geliyor” diye uyanıklık yapmak başka. “Sevelim sevilelim”in ötesinde bir şey söylemeye çalışmayan Prensesin Uykusu’nun samimiyetini, yüzeysel politik mesajlı New York’ta Beş Minare’ye on kere tercih ederim.
En azından oyunculuktan, animasyondan, öyküden keyif alarak çıkıyorsunuz.
Tabii bundan sonraki filmlerinde bunun izinden gitmek yerine yeniden daha derinlikli meselelere girişmesini bekleyebiliriz. Babam ve Oğlum gibi dertleri olan filmler, sadece benim değil herhalde, seyircinin de büyük beklentisi.
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net