En’lerin en en’leri

Haftanın ayaktopu karşılaşmalarının geceler boyu tartışıldığı televizyon izlencelerinin yazılı basına yansıması da toplu ve özet değerlendirme biçiminde oluyor


Haftanın ayaktopu karşılaşmalarının geceler boyu tartışıldığı televizyon izlencelerinin yazılı basına yansıması da toplu ve özet değerlendirme biçiminde oluyor. Yani iyilerin arasından en’ler seçiliyor ve genellikle de yarım sayfa tutan köşelerde sunuluyor okura. Aslında kötünün iyisi anlamını taşısa da en’lerin iyisi gibi verilmektedir bu görüşler. İlginç olan, hemen her gazetede yapılan bu değerlendirmede hemen hemen tüm gazetelerde değişiktir bu en’ler. Neredeyse en, yani iyi olmayan kimse kalmaz yeşil alanda.
Söz olsun sayfa dolsun türünden gelişi güzel yapıldığını bilsem de bu değerlendirmelerin; çok önce de yazdığım gibi en düşük notu almış oyuncunun karşılaşmanın adamı seçildiğini görmüş olsam da yine de bir tutarlılık beklerim tüm saflığımla. Oysa bu benim saflığımdan değil, yapanın saflığından olsa gerektir. Yaptığının ayırdında değildir çünkü. Benim saflığım ise başkalarının saflığına(!) sinirlenmektir.
Mithatpaşa ve Dolmabahçe de denilmiş olan; ama uzun süredir başına ya da sonuna yapılan kimi eklentilerle değişik biçimlerde adlandırılsa da İnönü Stadı olarak bilinen yeşil alan gibi tarihsel bir özelliği ve önemi olmayan Ali Sami Yen Stadı’nda “oynanan son büyük karşılaşma” diye yapay bir tarih düşürülmeye çalışılan oyunda Kartal, Aslan’ı dize getirmişti bilindiği gibi. Kanadı kırık, bacağı yaralı; ama boynu dik olsa da karşı takımın alanında oynuyordu; yandaş üstünlüğü de yoktu. Üstelik bakıcısı da durmaksızın eleştiriliyordu. İşte bütün bu olumsuzluklara karşın kazanmıştı Kartal. Ve bir gazete, belki başkaları da Kartal’ı haftanın takımı seçmişti. Üstelik pençeleriyle oynayan bir kartalı da haftanın oyuncusu.
Hem takım olarak; hem de bir oyuncusuyla haftanın en’i olunca Kartal, kuşkusuz bakıcısının da haftanı en’ i olması gerekirdi. Öyle ya, bunca oyuncu ve o tek oyuncu bunca başarıyı(!) tek başlarına sağlamış olamazlardı ki!.. Yani bunlar sokaktan geçerken yeşil alana girmiş iki takla atıp gitmiş değillerdi. Ya da her biri evden, sinemadan, tiyatrodan, bardan, pavyondan toplanıp yeşil alana sürülmüş ve böyle bir yengiye ayaklarını sokmuş değillerdi. Onları eğiten, onlara öğreten, uçmasını belleten biri olmalıydı. O da, sürekli eleştirilen bakıcıydı ne yazık ki. Bunca eleştiriye karşın bu başarıyı almışsa, o en’lerden biri olması kaçınılmazdı. Ama olmamıştı, olamamıştı birilerine göre. Belli ki adam sevimsiz geliyordu o birilerine.
Onun yerine sevimli biri aranmış, kendi alanında, kendi yandaşı önünde kendi ayarında bir takımı yenmiş olan Timsah’ın dini, eğitimi, adamlığı sağlam bakıcısı bulunmuştu. Takımı, oyuncusu bir en olamamıştı; ama kendisi en’lerin en’i seçilmişti. Timsah’ına iyi bakmış, iyi beslemiş ve onu iyi eğitmiş olsa takımının da en olması gerekirdi. Demek ki takım da oyuncular da iyi değildi ve bu sağlam bakıcı büyük olasılıkla bir burun oynatmayla oyunu kazandırmıştı takımına.
Bir yanıyla gerilim, bir yanıyla güldürü kokan bir filmi andırıyor bu değerlendirmeler. Ve kuşkusuz içinde duygusallık da barındırıyordu. Vardır ya öyle filmler, gerilimli duygusal güldürü diye tanımlanan. Topsuz alanda da böylesi filmler çevriliyor sanki. Üstelik, filmlerle benzerliği salt bu da değil.
Ülke sınırları içinde çok sayıda düzenlenen film şenliklerinde bu tür en’ler seçilmesi de tıpkı yeşil alanın en’lerinin seçimi gibidir. İzlediğim; hele de beğendiğim bir film en iyi film seçilmişse çok sevinir, bu işten anladığım düşüncesine kapılır, sinema yazasım bile gelir. Konu iyidir, oyuncular iyidir, oyuncular arasındaki iletişim iyidir, çekim güzeldir, müzik çok güzeldir, yönetim iyidir. Yani, her şey öylesine güzeldir, iyidir, başarılıdır ki filmin en olması kaçınılmazdır. Filmim en seçilmiştir de, o filmi en yapan öğeler başka filmlerden seçilmez mi!.. O zaman kendimden; bir de seçimden kuşkuya düşerim işte, bu filmi en yapan şey nedir diye. Film güzeldir; ama başka filmin erkek ya da kadın oyuncusu daha güzeldir. Daha başka filmin yönetmeni ise bambaşka güzeldir. Müziğin, öykünün, şunun, bunun güzellikleri de başka başka filmlerden gelmektedir. İşte o zaman en güzel filmin güzelliği nereden gelmektedir diye bir düşünce alır beni. Anlayamam bir şeyleri. Tıpkı yeşil alanda oynanan oyuna değer biçenleri anlayamamam gibi.
Aşık, “Ben güzele güzel demem / Güzel benim olmayınca” demiş ya, işte ben de bu en’lerin en’ini anlayamıyorum en’ler başka yerlerden gelince ve güzellik parça bölük olunca…
Üstün Yıldırım
www.evrensel.net