Suna Keskin: Uyum ve eşitlik içindeki kadın ve savaşçı

Suna Keskin: Uyum ve eşitlik içindeki kadın ve savaşçı

Suna, aramızdan ayrılıp doğaya karıştığı zaman 40 yaşındaydı. Verimliliğinin doruğunda olduğu bir yaşta. Gençliğin gözü bağlı, eli-ayağı özgür, saf duygu, saf inanç ve zekadan ibaret enerjisine deneyimin, birikimin ve aklın eşlik ettiği o parlak doruktaydı. Yaşamayı; acısıyla-tatlısıyla, sevinciyle-kederiyle, coşkusuyla-kaygısı

Cevriye Aydın

Suna, aramızdan ayrılıp doğaya karıştığı zaman 40 yaşındaydı. Verimliliğinin doruğunda olduğu bir yaşta. Gençliğin gözü bağlı, eli-ayağı özgür, saf duygu, saf inanç ve zekadan ibaret enerjisine deneyimin, birikimin ve aklın eşlik ettiği o parlak doruktaydı. Yaşamayı; acısıyla-tatlısıyla, sevinciyle-kederiyle, coşkusuyla-kaygısıyla tertemiz bir dağ havasını içine çeker gibi dolu dolu hücrelerine sindiren bir kadındı. Uzun bir ömür yaşamadığına değil, daha yapılacak pek çok işi tamamlama fırsatı kalmadığına yazıklanacaklardandı.


Kadınların işi olmalıydı, dünyayı değiştirmek. Değil mi ki dünyaya gelen her insan evladı bir kadından doğmuştur. Değil mi ki kadınlar, insanı dünyaya getirmenin ilk bilgisine, sevincine,  heyecanına, dikkatine ve şefkatine, acısına, sancısına, sevgisine ve sabrına vakıftırlar. Karşılıksız sevgi ve emek sadece onların doğasında verili gelir dünyaya. Değil mi ki onlar, dünyaya getirdiklerini yaşatmak için, yeri geldiğinde yapmayacakları iş, katlanmayacakları özveri, aşmayacakları engel yoktur... El ele verip bu yaşamı, bu dünyayı, bu ülkeyi değiştirmek, eşlerinin ellerinden tutup, onları da “bu halay”a katmak neden imkansız olsun?

Elbette Suna nedenini bilirdi bunun, bu “halay”a durmanın kadınlar için zorluklarını… Gündelik hayatın onlara yüklediği işlerin, “değiştirmek” için kafa yormaya, öğrenmeye, aydınlanmaya yer bırakmadığını. O gündelik işlerin ayaklarında ağır bir zincir gibi onları her adım atmak istediklerinde geri çektiğini, bağladığını… O gündelik işlerin sadece gündelik iş olmakla kalmadığını, ezeli ve ebedi gibi görünen bu işlerin bir engellenmişlik duygusuyla kişiliklerini, zihinlerini sakatladığını. Ücretli çalışma ile biraz özgür ve bağımsız, iki kat ezilmeye razı olsa da iş kapılarının onlara zor açıldığını. Aileden, gelenekten, dinden, ahlaktan, namustan yana her ne hesap varsa işte o zincirler sayesinde sorumluların gizlenebilip, hesapların kadınlardan sorulduğunu. Bu hesabı kesmenin kadınlara ölmek veya öldürülmekten başka geçit bırakmadığını. Ya da toplumdan dışlanma ve damgalanmaktan başka…

Daha çocuk yaşlardan itibaren uğradıkları cinsel saldırılar ayyuka çıkınca, suçun sorumluluğunun işleyene değil, yine onlara yıkıldığını. O ciddi adalet dağıtıcıların, 26 kişinin cinsel saldırısına uğrayan N.Ç için  “Saldırıya direnebilirdi, hayır diyebilirdi” diyerek, kahredici bir gülünçlükle saldırganlara indirim uyguladığını. Çocuğu, kadını, mağduru değil, saldırganları korumayı “adalet” saydığını. Namussuzluğu saldıranlarda değil, çocuk yaştaki N.Ç’de bulmaya yatkın olduğunu. Bu ülkede sayısız çocuğun, sayısız kadının nice kangrenleşmiş toplumsal sorunun eseri olan, üstü elbirliği ile örtülen ağır insanlık suçlarının mağduru olduğunu. Ülkenin kadınlar ve çocuklar için mayın tarlasına dönüşmeye yüz tuttuğunu. Mecaz değil, mayına bastığı için, bulduğu ve “oynadığı” el bombası, roket mermisi patladığı için ölen çocukların haberlerinin olağan olaylar sayıldığını…

Bütün bu iç karartıcı, yürek burkucu, insanlık dışı olaylara karşın, direnmenin, mücadele etmenin ve değiştirmenin mümkün olduğunu. Umudun da; çaresizliğin, haksız ve hukuksuz bırakılmanın; emeğine, onuruna, kişisel ve toplumsal hak ve değerlerine saldırılmanın yanı başında olduğunu; el ele verip mücadele etmeye girişince zorlukların yenilebilir, engellerin aşılabilir, özlemlerin gerçekleşebilir olduğunu.

Şen kahkahalar ve öfkeli haykırışlar

Ama işte, bir eşiği aşmaktaydı bütün marifet. Bu zinciri bir yerinden kırabilmeyi becermekteydi. Bu eşiği aşmak için cesaretlendirmekteydi, kendi büyük saklı güçlerini hissettirmekte, bu gücün açığa çıkmasına yardım edebilmekteydi, bütün marifet. Bütün marifet, mücadele edenlerle buluşturmakta; mücadelenin ve direnebilmenin, öğrenmenin ve cesaret edebilmenin gücünü ve dönüştürücülüğünü anlamaya olanak yaratmaktaydı. Başarının çoğalmakta ve birleşmekte olduğuna inanmakta, inandırmaktaydı. Yola koyulması için elinden tutmaktaydı, marifet. Elinden tuttuklarını en ön saflara götürebilmekteydi. Birleştirebilmekteydi. Değiştirmeye çalışırken, öğrenmenin, değişmenin, birleştirme yolunda ustalaşmanın sırrına ermekteydi, bütün marifet.

Suna, bu marifetin ustalarından biriydi.

Kendini bildi bileli etrafındakileri, ulaşabildiklerini bir oyuna, bir işe, bir etkinliğe, bir eğlenceye, bir boykota, bir greve, bir mitinge, bir protestoya, bir hak arayışına, eşitlik ve özgürlük mücadelesine kazanmak için yaşadı.

Böyle yaşamak için de her zaman önce kendi fizik gücünü ve emeğini ortaya koydu. Becerilerini ve yeteneklerini mücadeleye kattı. Mücadeleyi ilerletmek için yeni beceri ve yetiler geliştirdi. İş kazasına uğrayan işçilerin yanına da koştu, kürsüden işçilere emekçilere, kadınlara seslenmeye de. Kürt kadınlarının isyanının da bizzat yanında, içinde oldu, işçi ve emekçilerin hak ve özgürlük arayışının da.

Gök kubbe şen kahkahalarıyla da çınladı, haksızlığa karşı öfkeli haykırışlarıyla da. Çalışkan, atak, azimli, neşeli, yaratıcı; etrafında güven duygusu ve harekete geçme arzusu yaratan bir savaşçı. Kadın ve savaşçı, onun kişiliğinde mükemmel bir uyum ve eşitlik içinde.

‘En hızlısıydı hepimizin’

Yirminci yüzyılın ikinci yarısı sonuna yaklaşırken, sosyalizmi tarihin tozlu sayfalarına havale edenlerin sesleri yükseldikçe, Suna’nın sosyalizme inancı, umudu ve sevgisi daha da arttı.

Suna, uzun mesafe koşucusuydu. Pek çok yerde koştu. Ödüllü koşucu olarak atıldı hayata. Örgütlü bir savaşçı olarak da işçi sınıfının iktidarı için koştu, ömrünün sonuna kadar. “En hızlısıydı hepimizin.” En güzel gülüşlüsü.

Enver Gökçe’nin şiirindeki şu söz adeta onun için söylenmiştir: Cevahir yürekli. O, sözün her anlamında cevahirdi, “sol yanındaki cevahir” hiç kararmadı.

Göl ördeği uzun boynu dimdik, kanatları hafif kalkık, her an bir avcının tüfeğinden fırlayacak saçmaların sesine kulak kesilmiş, ama belli etmeden etrafı sakince kollayarak, mavi sular üstünde beyaz bir aydınlık halinde süzülmekte.
Suna, göl ördeği demek.

Bizim Suna da dimdik, şık, neşeli edasıyla savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için süren mücadelenin geçmişinde, bugününde ve geleceğinde gülümseyen bir aydınlık halinde yaşayacak.

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü 100. yaşında. New York’lu tekstil işçisi kadınların yanarak tarihe yazdırdıkları bu mücadele günü, yüzyıldır kadınların sesleriyle dolduruyor dünyamızı. Biliyoruz, bu mücadele daha da hızlanarak sürecek. Tunus’tan, Mısır’dan, Irak’tan, Yemen’den, bilumum şarktan haberleri geliyor. Dünyanın bütün ezilenleri onların sesleriyle hatırladılar, birleşmenin gücünü. Arap kadınları alanlara doldular. “Mübarek ne ister?/ Tüm Mısırlıların ayaklarını öpmesini mi?/ Hayır Mübarek! Öpmeyeceğiz/ Yarın seni ayağımızın altına alacağız/ Kahrolsun Mübarek!/ Kahrolsun Tüm Mübarekler!” diyerek türküler çığırdılar. Suna da o güzel gülüşüyle onları coşkuyla selamladı. Döndü bize seslendi aynı coşkuyla: “Bu halay tek başına çekilmez! Kadınlar, tutun eşlerinizin, çocuklarınızın, sevgililerinizin, kardeşlerinizin elinden… yürüyün… mücadeleye, devrime, sosyalizme!..” 

www.evrensel.net