TUNCAY AKGÜN: Her şey karikatüre dönüştü

"Zalimler, gaddarlar, laleler, işkenceciler, sülükler korksun. Leman 1 Yaşında” demişti tam 19 sene önce Lemancılar


"Zalimler, gaddarlar, laleler, işkenceciler, sülükler korksun. Leman 1 Yaşında” demişti tam 19 sene önce Lemancılar. Oğuz Aral’ın elini öpüp Gırgır’dan ayrıldıktan sonra Limonu kuran tayfa, ‘91 yılında, üzerinde yükseldiği geleneği aşıp kendi adıyla anılan bir geleneğin sahibi olacak Leman’ı kuracaktı. “Arkadaşıma dokunma”, “Cinsel Faşizme Hayır” gibi pek çok etkili kampanyayı yürüten, darbecilerin, faşistlerin, YÖK’çülerin, Yeni Dünya Düzencilerin karşısında -özellikle ‘90’lı yılların- en umutlu, direngen hikayesinin adı olacaktı Leman. Bir mizah dergisinin toplumsal muhalefetle kol kola yürüdüğü, muhalefeti sadece yansılayan değil ama ona yol da gösteren; düşmanına ‘Acaba yine beni mi hedef alacak?’ tedirginliği, dostunun yüzünde ‘Helal olsun Lemancılara’ kabilinden müstehzi bir gülümseme bırakan, kötü gün arkadaşı oldu Leman.
Leman, bir mizah dergisi için çok güç bir rakamı devirerek 1000. sayıya ulaştı. 48 sayfalık özel sayı şubat ayında da bayilerde olacak. Leman’dan yolu geçenleri de buluşturan özel sayı pek çok sürprize de sahip. Leman geleneğinin en önemli isimlerinden, Bezgin Bekir’in Yaratıcısı Tuncay Akgün, geride bıraktıkları 20 yılı değerlendirirken mizahtan medyaya, muhalefetten kültürel yaşama bir büyük değişim hikayesi içerisinde Leman geleneğini yerleştiriyor.

Türkiye, dünyada en çok mizah dergisi satılan ülkelerden biri. Nedir bunun sebebi?
Bir kere yüz yıldan fazla bir tarihi var; hep mizah dergisi olmuş. Ama ben kendi yazı tarihimle açıklarsam benim de içinde bulunduğum Gırgır gibi muazzam bir gelenek var, Oğuz Aral’ın yarattığı. Beş yüz bin okur, dünya ölçeğinde de çok olağanüstü bir şey. Yazarlarını-çizerlerini okurlarından çıkaran, çok küçük yaşta alıp yetiştiren bir gelenek…

Tam bir usta çırak ilişkisi…
Evet. Belki bir yatkınlık da var bizde çizerliğe. Nasıl Balkanlar’dan basketçi çıkarsa bizim ülkemizden de çizer çıkıyor.

Gırgır’dan önce de boş değil mizah alanı…
Türkiye’de kapalı dönemlerde Gırgır’dan önce de etkili olmuş mizah; Aziz Nesin’in çıkarttığı Marko Paşa, sonra Akbaba geleneği... Gırgır’ın, ‘68 sonrası büyük bir yükselişi var. ‘80’lerde ihtilalden sonra tamamen etkili, Türkiye’nin dili oluyor Gırgır. Bütün muhalefet yeraltına çekilince mizahın diliyle konuşmak mümkün olabildi, kitlesel ölçekte olması da etkinliğini artırdı. Ondan sonra biz Limon’u kurduk. Gırgır’dan kopan, Limon’un kurucusu olan ekip, estetik olarak da, politik olarak da çok daha radikal bir çıkış yaptı. Başta çok dar bir okurla başladık ama işleye işleye orayı büyüttük.

Leman nasıl bir dünyaya doğmuş ve neden beslenmişti?
‘80 sonrası muhalif dalga atomize olunca marjinalize oldu bir sürü alan. Entel durumları, politik baskı, YÖK, 12 Eylül kurumlaşmaları, Özal, Kenan Evren bize büyük malzeme verdi… bunları çok işledik. ‘90’larla 2000 arası çok etkili oldu Limon ve ardından Leman.
‘80 sonrası oluşan yapı, Yeni Dünya Düzeni’nin temellerinin atıldığı dönem Türkiye’de yükselen değerler dikkat çekiyordu. İdeolojik ayrılıkların medya kuruluşları üzerinden belirlendiği, ama bir yandan içerde, Güneydoğu’da çok sert bir iç savaş, faili meçhuller, banka soygunları, cezaevi operasyonları vardı… Yapısal değişim sonucu medya, artık gazete kökenli patronajdan, finans gibi çok kollu bir yapıya dönüştü. Gazete sahipleri banka sahibi oldu, gazeteci kimliği, yapısı, kimyası değişti. O dönemde biz acayip bir karşı medya, alternatif medya, antimedya hareketi yürüttük. Özellikle üniversiteli genç kitleler üzerinde büyük bir etkimiz oldu.
RADİKAL BİR ÇİZGİ KOYUP
EN ÇOK SATAN DERGİ OLDUK
Mizah dergilerinin geleneği içerisinde Leman’ı bir de şuradan ayırmak lazım; Limon bir gruba bağlıydı, Leman ise kendi başına mizahçıların dergisiydi.
Leman pek çok ilki yaptı aslında. İlk bağımsız mizah dergisini ve kitleselleşmiş ilk alternatif medyayı oluşturdu. Çok fazla örneklenemedi, ama bence öyle bir yol açtı. Bin sayıyı aşma meselesi de bir ilktir, kurumsallaşması ve bir tarih yaratması da bir ilk. Radikal bir çizgi koyarak Türkiye’nin en çok satan dergisi oldu. Biz 100 bin, 120 bin satarken, büyük medya dergileri on binlerdeydi. Onları da gömdü aslında tarihe.

Oğuz Aral mizah geleneğinin neresindedir?
Oğuz Aral gibi figürler yolu açandır. Dünyada pek çok boks figürü geçmiştir ama Muhammed Ali’nin yeri başkadır değil mi. Çünkü hepimiz sabah beşte kalkıp onu seyretmişizdir. Oğuz Aral da böyle... Bizim yaptığımız mizahta Oğuz Aral çok fazla var, çünkü bize o disiplini verdi, geleneği verdi. Ama biz kendi yolumuzu çizdik. Zaten bunu tercih ederek oradan ayrıldık. Ama hiçbir zaman temasımız kopmadı. Yaptığımız şeyi en iyi görebilecek, algılayabilecek insanlardan biriydi o.
MUHAFAZARLIĞI
KIRAN YOLU AÇAR
Gırgır gibi önemli bir ekolden ayrılmaya karar vermek zor olmalı?..
Bir risk aldık. Orada rahatımız yerindeydi. Yüksek tirajlı bir derginin starlarıydık. Ama orada yapamayacağımız farklı bir şey yaptık. Merkeze oynamadık, çok sert bir şey yaptık. Hem tabuları hem de estetiği çok zorladık...

Bu yolu açmak için ülkedeki muhalefetin dozundan mı ilham aldınız?
Dışarıda rüzgar olması çok önemli bir şey. İçeriden o rüzgarı senin beslemen, bazen yaratman, insanlara o coşkuyu vermen çok önemli. ÖDP’nin kurulduğu dönemler vardı ya, mesela o rüzgarda bizim payımız olduğunu düşünüyorum.
Arkadaşıma Dokunma kampanyaları, Manisalı çocuklar, işkence dizisi gibi bir sürü şeyde… Bugün çok rahat konuşuluyor gibi gözüken şeyleri biz hiç konuşulmayan dönemlerde yapıyorduk.
Bütün ilişkilere ve hayata politik bakan bir insanım. Reel politikayla sınırlı bir şeyden bahsetmiyorum. Reel olan, derginin yüzde yirmisidir, otuzudur en fazla.

Sadece politikacılarla uğraşmıyoruz diyorsunuz…
Değil evet, bizim cinselliğe bakışımız, hayata, okula bakışımız da politiktir. Muhafazakar bir ülke aslında. Onu kıran, yol açandır. Özellikle şehirlerde bu biraz kırıldı ama taşrada, ki İstanbul’dan çıktığın anda taşradasın, tek tip bir hayat var. O hayatı kırmada bir rolümüz olduğunu düşünüyorum açıkçası…
BİZİ SANSÜRLEDİLER
YOK SAYDILAR
1000 sayı sonra yarına nasıl bakıyorsunuz?
Her şey çöktü. Ayakta kalan hemen hemen hiçbir şey kalmadı. Baktığında üzerinde durabileceğin bir zemin bulamıyorsun. Bu yakın tarih, 20-25 sene hemen hemen her şeyi eritti; akademik olarak, duruş olarak. Bundan sol hareket de çok büyük zarar gördü. Dünyadaki değişim bizim için de zorlaştırdı hayatı aslında. Eskiden biz birine müdahale ettiğimizde, o adam üniversitenin kapısının önünden geçemezdi. Medya figürü, şebekleşmiş bir adam, yanlış yapan bir adam... Racon kestiğimiz zaman... şimdi mesela bunların hepsi kırıldı. Piyasa, iletişim araçlarının inanılmaz gelişmesi, özel üniversitelere, büyük medya kurumlarına entegre olması, manipülasyona ve etkileşime dahil olma hali, reklam ve türlü kullanım şekillerinin gücünün çok fazla artması gibi şeyler... Şu anda bence en büyük mesele bu. Dünyada da durum bu. Bir sol partinin eylem yapması bile dikkat çekici bir espri bulmaya dönüştürüldü. Aslında her şey karikatüre dönüştü. Böyle bir durumda hayatta kalmak zor…

‘Sade bir eylem’ yapacağına hiç yapmasan daha iyi gibi düşünülüyor gerçekten…
Tabii ki, ortalığı yıksan da önemi yok. Çok büyük direnişler oldu Türkiye’de. Bunlar televizyonda görünmeyince, gazetede çıkmayınca olmamış gibi bir hale dönüştü. Çok sistematik olarak bunlar yapıldı. Bize de çok ağır bir sansür uygulandı. Çok büyük bir etki yarattık, müthiş bir tiraj yakaladık. Yazarlarımızın çizerlerimizin dergi dışında yaptıkları albümler, kitaplar inanılmazdı. Ama hemen hemen hiç bizden bahsetmediler. Yok saydılar yani. Dünya medyalarında, Türkiye’de olduğundan çok daha fazla haber olduk mesela.
REKLAM ALMAYARAK
MARJİNALLEŞİYORSUN
Mizahın muhalif dili açısından nasıl bir seyir oldu?
Karşımızda devasa bir güç haline gelen şeyin yarattığı devasa bir kırılma var. Mizah adına üreten insanlarda da öyle bir problem oldu. Biz 20 sene boyunca 100 binler, 120 binler satmışız, reklam almamışız. Çok büyük bir talep de gördük. Ama bunu yapmadık. Bunun bizim için çok önemli bir anlamı vardı çünkü. Şu anda böyle bir şeyin ne kadar anlamı var çok emin de değilim…

!90’larda Barcelona da reklam alsa bomba olurdu ana şimdi normal karşılanıyor…
Çok güzel örnek verdiniz. Neyi, nasıl değerlendirdiğinle alakalı bir şey; orada bir erozyon var. Reklam almayarak marjinalleşiyorsun. Görünür olmaktan uzaklaşıyorsun.

Mizahın iktidarla kapışmasının yumuşadığını düşünüyor musunuz bu iklimde?
Siyaset yapılır gözüküyor ama mesela kapakları falan sert değil, Tayyip Erdoğan’ı çok sevimli çiziyorlar. Hâlâ biz çok daha sert bir dergiyiz diğerlerine göre. Onlar mizah tüketimini çocuk algısına getirdiler. Mesela bu bizim için problem olmaya başladı. Biz hiç çizgimizi bozmadık ama oraya olan yönelim bizim duruşumuzu bozdu. Ben burada yeni çocukları ikna etmekte güçlük çekiyorum. Genç okurda da böyle bir algı gelişti; problem istemiyor, belli bir seviyede muhalif doz istiyor, çok sert bir şeyle karşılaşmak istemiyor. Bunu aşmak zorundayız. Çünkü biz öyle olmak istemiyoruz.

MİZAH GÜÇLÜYÜ BOZAR
Salih Memecan Kılıçdaroğlu’nu dansöz çizdi, siz de Memecan’ı oynattınız. Memecan’ın nerede durduğunu biliyoruz ama ana muhalefet partisiyle ilgili espri yapılmaz mı?
Yapılır, biz de yapıyoruz ama çok fazla değil, doğru. Orada iktidar çok belirleyici bir şey. Mizahın en önemli şeylerinden biri, güçlüyü bozma. İnsan zaten dramatik bir yaratık. Diktatör olsun, dünyanın sahibi olsun, ne olursa olsun en nihayetinde çok kırılgan ve zayıf. Mizahın kullandığı şey bu zaten. Aslında korkularla da beslenen bir şey. Çok zayıf düşüren bir şey. Öyle baktığında orada çok orantısız bir şey var. Kılıçdaroğlu mu? Tayyip mi? Tabii ki Tayyip Erdoğan.

‘TANRI, ÇOCUKLARI, SARHOŞLARI VE
MİZAHÇILARI KORUR’
Şimdi TSK’yı tartışmak nispeten daha kolayken siz faili meçhullerin yoğun yaşandığı dönemlerde, TSK’ya kafa tutuyordunuz? Örgüt değilsiniz, ordu değilsiniz, neye güveniyordunuz, korktuğunuz olmuyor muydu yaptıklarınızın etkisinden?
Hayır, büyük bir coşkuyla yaptık her şeyi. Gazeteler bombalanıyor, faili meçhuller var, anormal tehditler aldığımız dönemler de oldu. Çok fazla dava, mahkeme yaşadık. Çok sıkı yargılanıyorduk. Hemen hemen herkesin her şeyini çizdik. Susurluk döneminde albüm yaptık. Öyle bir korku hissetmedik. Ozan’ın bir lafı var, “Tanrı çocukları, sarhoşları ve mizahçıları korur” diye, biraz da bu lafa sığınarak ya da o duyguyla bunları aştık. Kaçak yaşadığım dönemler oldu benim yıllarca. Hapse girenler de oldu. O şartlarda bile dilimizin ucuna gelen her şeyi söyleyebildik. Dur şunu yapmayalım gibi bir şey olmadı.

Leman okumak bile riskti bir dönem?
Leman okuduğu için baskı gören, dayak yiyen çok oluyordu. O dönem bizim okur mektuplarımız da çok etkiliydi. Haftada bin, bin beş yüz mektup geliyordu. Hepsini de bizzat okuyorduk. Bir de kayda değer bir şey yaptığın zaman sadece sol duyarlılığı olan insanlar okumuyor, hemen herkese ulaşıyordu bir şekilde. Ondan çok rahatsız olabilecek insana bile. Her olayda bir sınav veriyorsun aslında ve onun yarattığı bir saygınlık da oluyor her kesim tarafından. Bir özel tim elemanından da mektup geliyordu. O adamların yaptıklarından rahatsız olan birisi ya da onun çocuğundan geliyordu.

NEDEN ŞAİRLER
REKLAMCI OLDU?
Rock müzik için de söylenir, mizah için de, doğuştan muhaliftir diye... Öyle mi gerçekten? Memecan diye bir adam var, Cem Yılmaz diye bir adam da var. Hiç muhalif değiller…
Klişelerden nefret ediyorum. Ama mesela dünyada insanları bir araya toplayan birkaç tane çok önemli dinamik var. Bir tanesi spordur. Barcelona deyince bir muhabbetimiz olur. Müzik öyledir, çok fazla yayılımı olan bir şeydir. Mizah da... Dolayısıyla bunlar endüstrinin, piyasa dediğimiz şeyin bir parçasıdır. HSBC bank bombalandı, bir çizerle telafi ettiler o negatif enerjiyi yok etmek için. Kampanya yaptılar. Ama biz farklı bir şey yapıyoruz. Şu anki en büyük meselelerimizden biri bunu ayırmak. O da mizah, bu da mizah… Politik olması, olmaması mesele değil, nasıl yapıldığı çok önemli.

Nasıl yapıldığı çok önemli derken…
Sanatçı duyarlılığıyla yapmak gibi bir şey var, onu söylemeye çalışıyorum. Türkiye’de neden bir dönem şairlerin hepsi reklamcı oldu? Şair olmak sanat kültür alanında en yüksek mertebedir ama adam reklamcı oldu.

TORUNLARLA DAHA İYİ ANLAŞIYORUZ
Üç kuşak yetiştirdiniz… Nasıl bir duygu bu?
Çok yetenekli çocuklar var, arkadaşlar var. Onların yaptığı her güzel iş bizi çok gururlandırıyor. Oğuz Aral’dan baba-oğul çatışması gibi koparken, biz de tabii mesafe daha kısa olduğu için daha çok abi-kardeş durumu var. Böyle durumlarda biraz üçüncü jenerasyona daha yakın oluyorsun aslında. Torunlarıyla daha az çatışma yaşar ya babalar. Evladıyla çatışma yaşar, torununun keyfini çıkartır. Oğuz Aral ile biz de üçüncü kuşaktık. Bizim Oğuz Aral’la iletişimimiz daha iyiydi. Bizim de şimdi Uykusuz ile iletişimimiz daha iyi aslında; daha problemsiz. Çünkü onlarla direk bir çatışma yaşamadık. Oğuz Abi, Penguen ayrıldığı zaman “Şimdi kurum oldunuz, tadını çıkartın” demişti.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net