Azınlığa çevrilen kameradan

"Ben birikim sineması yapmıyorum. İyi bir sinema değil, iyi bir hayat yapmaya çalışacağım. Benim filmlerimi yüreklilikleriyle izlemeye gelsinler, okudukları kitaplarla değil" gibi iddialı sözler kullanan Yönetmen Cem Başeskioğlu, Rum bir aile etrafında gelişen ilk uzun metraj filmi 'Sen Ne Dilersen'le seyircileri sorgulamalara davet edip birer düş kurdurtmak istiyor.

"Ben birikim sineması yapmıyorum. İyi bir sinema değil, iyi bir hayat yapmaya çalışacağım. Benim filmlerimi yüreklilikleriyle izlemeye gelsinler, okudukları kitaplarla değil" gibi iddialı sözler kullanan Yönetmen Cem Başeskioğlu, Rum bir aile etrafında gelişen ilk uzun metraj filmi 'Sen Ne Dilersen'le seyircileri sorgulamalara davet edip birer düş kurdurtmak istiyor. Toplumsal bir travmanın içinden geldiğini kaydeden Başeskioğlu, filmlerini bir terapi aracı olarak görüyor. El Kaide'nin İstanbul'daki sinagogları bombalamasına üzülen annesini ertesi gün kalp krizi sonucu kaybeden Yönetmen Cem Başeskioğlu, İstanbul'da az sayıda kalan Rum'u aramaya koyuluyor. Işık Yenersu, Fikret Kuşkan, Işın Karaca ile Zeynep Eronat'ın başrolleri paylaştığı "Sen Ne Dilersen", 35 Milim Filmcilik dağıtımıyla Kara Film tarafından geçen günlerde vizyona girdi.

Antalya'daki ilk gösterimi sonrasında filmi yeniden kurgulamaya neden gerek gördünüz? Bir filmin sonsuz sayıda versiyonu var. Ama bizim revizyona gitmemizin tek bir sebebi vardı: Ticari gösterim şansı bulması. Belli konularda fedakarlıklarda bulunmak gerekiyor, kendi parasıyla film çekebilen yönetmenlerin filmlerini kesmemek gibi özgürlükleri var. Benim gibi kendi parası olmayan, ancak yapımcılarla çalışan insanların bu insanlara karşı sorumluluğu var. Türk filmleri 5 seanstan az göstermiyorlar, filmin bu yüzden maksimum 120 dakika olması gerekiyor. Filmi süreye sınırlamak korkunç bir şey.

Antalya'daki galada seyircilerden büyük bir ilgi vardı, sinema yazarları ise filmi pek beğenmedi. Bunu neye bağlıyorsunuz? Bu ve benim bundan sonraki tüm filmlerim için söylüyorum, ben birikim sineması yapmıyorum. İnsanların okudukları kitapların, inandıkları felsefelerin ya da ideolojilerin sinemasını yapmıyorum. Benim filmlerimi yüreklilikleriyle izlemeye gelsinler, okudukları kitaplarla değil. Ben onların beyniyle ilgilenmiyorum bu aşamada, şu anda yazıp çekeceğim filmlerde de bu var. Çünkü ben toplumsal bir travmanın içinden geliyorum. Ve mutsuz bir dünyada yaşadığımı hissediyorum ve insanların zekalarına hitap eden filmlerden önce biraz yüreklerini ısıtmak gerektiğine inanıyorum. Bence Antalya'daki coşkunun sebebi buydu. Çünkü onlar filmlere aydın, entelektüel kesim gibi yargılayarak bakmıyorlar.

Yaptığınızın kitaplar, felsefe ya da ideolojilere dayanmadığını söylediniz. Peki nedir referansınız? Tamamı ile benim duygusal dünyama; yaşamak istediğim ve görmek istediğim hayata. Ona ulaşmak için filmleri kullanıyorum. Ben filmleri toplumsal terapi olarak kullanıyorum. Bir araç benim için. Buna sinema peygamberliği de diyebilirsin. Ben yaşamak istediğim dünyayı filmlerimi izleyen seyircilerle yaratacağım. Bunun için uğraşıyorum, önce içinde bulunduğum toplumu iyileştireceğim. Bir sanatçı olarak böyle bir sorumluluğum var, sonra kendi yapmak istediğim sanat anlamındaki işe girişeceğim.

Eğitimi yadsımıyorsunuz ama... Ama bu ülkede birilerini eğittiğini kaydeden insanların da yürek konusunda eğitime ihtiyacı var. Entelektüel birikim yüreksel büyüklüğü getirmiyor. Bazen yeterince aydın bulunmayan halk kitlelerinin çok daha cesur davrandığını görüyoruz.

Filmin melodram olmasını topluma ulaşmanın bir formülü olduğu için mi seçtiniz? 1960'larda siyah beyaza dayalı bir melodram yaratıldı ve o dönem sinemada büyük bir karşılık buldu, bugün bakınca komik gelebiliyor, sahte dünyalar diyebiliyoruz. Dünyanın her yerindeki sinema seyircileri, aslında kendilerini görmek istiyorlar. O dönemin sineması bunu başarmıştı. Fakat formülde hatalı olan bir şey vardı: Çünkü kendi ülkesiyle sınırlı kalmıştı. Seyirciyi de suçluyorum, sinemacılara kızıyorlar, ama en büyük suçlu onlar. Sinemacılar onlar ne dilerse onu yapıyor. Filmin ismine dikkat et. Trajedi de, komedi de, dram da var; seyirciye bunu soruyorum: Sen ne dilersen. Herkes istediği filmi görüyor. Kimisi meleklerin fazla olduğunu düşünüyor, ama bir bakıyorum bir grup da en çok melekleri seviyor. Farklı yorumlar beni mutlu ediyor. Herkes dilediğini seyrediyor. Tabi filmi seyrederken dilemediği taraflara da tahammül göstermek zorunda.

Birçok tadın yer alması, hiçbir tadın alınmamasına yol açabilir. İlk yönetmenler ilk filmlerinde bir sürü şey anlatmak isterler diye bir yorum var. Bir kere "Sen Ne Dilersen" öyle bir senaryo değil. Senaryonun ismi uyuyor. Bir sürü şey var, 'sen ne dilersen' var. Bu açıdan bakıp filmi çok ilginç bulan insanlar da var. Film bugün Avrupa'nın birçok ülkesinden isteniyor, kötü bir film olsa yurtdışındaki festivallerden neden bu kadar teklif gelsin. Önyargılarla filmi seyretmesinler. Her film kendi mantığı içerisinde değerlendirmeli. "Sen Ne Dilersen" sadece bir film adı değil, yönetmenin tavrı.

Filmin içeriğine gelirsek. Ailenin Rum olmasını hangi sebeplerle tercih ettiniz? İstanbul'da bir Rum'u aramaya yönlendirmek amacım, İstanbul'da Rum kaldı mı? Samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. Seyirciyi böyle sorgulamalara davet ediyorum. O sorunu daha duygusal boyutuyla anlatmak üzerinden yola çıkıyorum. Direkt söylemlerim yok. Sloganlar yok filmde. Çok daha insani boyutlarda politik ve siyasi sorunları çözebiliriz gibi geliyor bana, özellikle sanatçılar. Ulaşabildiğim kadar çok insana ulaşmak istiyorum. Film diyor ki taraf tutmak kötü bir şey aslında. Çünkü filmde hangi tarafı tutarsan tut, hepsi kaybediyor. Herkesin kaybettiği bir dünyadayız aslında. Bunun bir tek yolu var; kalp kırarak bunu yapamazsın, kırgınlıklarla, bunun daha insani daha medeni yolunu bulabilirsin. Evet bir aileyi anlatıyor, ama o aile bir ülke olabilir. Kendi iç kırgınlıkları olan ve bence bu çok ilginç bir fikir. Bir azınlık ailesini, ülkenin prototipi açısından yansıtmaya çalışmak. Dikkat et, azınlığı anlatıyorum, ama bu filmde azınlıklar çoğunluk. Bunların kritik edilmesini isterdim. Filmimdeki Rumlar çoğunluğu oluşturuyor.

Sinemaya karşı hırslı mısınız? Sinemaya karşı bir hırsım yok, hayata dair hırsım var. Yaşadığım dünyadan hiç mutlu değilim. İçinde bulunduğum toplumdan hiç mutlu değilim. Normalde çok dışarı çıkan bir insan değilim, bu film için mecburen çıkıyorum. Haftanın altı gününü evde geçiririm. Dışarı çıktığımda çok üzülürüm, insanların neyi paylaşamadığını, neyi talep ettiklerini anlayamıyorum. El Kaide sinagogları bombaladığında annemi kaybettim, bombalamadan değil, annem o kadar üzüldü ki ertesi gün kalp krizi geçirdi ve öldü. (Ağlıyor, bir süre ara veriyor) Daha insani bir yol istiyorum. Bunu yönetmen, yazan bir adam olarak istemiyorum kendi hayatım için talep ediyorum. Hiç kimse iyi sinema yapmak için bir çaba beklemesin. Bunu göstermeyeceğim. İyi bir sinema değil, iyi bir hayat yapmaya çalışacağım. Ve bunun için gerekirse kendi sinemasal kariyerimi bile tehlikeye atarım. Kimilerine Don Kişot'luk gelebilir. Ben film yapmıyorum, ben hayat yapıyorum. Benim amacım bu. Bu ülkedeki sinema piyasasına inanmıyorum. Şimdi büyük bir güç aldım. Halkın filmi bu kadar sahiplenmesi yalnız olmadığımı hissettirdi. Bu ülkede hâlâ benim gibi düşünen insanlar var. Devrimleri aydınlar değil halkların kendisi yapmıştır.

Dileğiniz gerçekleşti. Bir dileğin gerçekleşmesi sürecinde neler etken? Birçok etken var. Bir kere başarma hissi çok güçlü. İnsanlara filmimle hâlâ bir umut olduğunu, biraz daha çaba harcamamız gerektiği hissini ve yaşama gücünü verebilmişsem benim için başarı bu. Yoksa aldığı ödüller, seyirci sayısı değil. İyileştirilmiş bir tek insan çok büyük bir şey. Ve elbette azim çok önemli. Dileğimin yerine gelmesi, işin büyük kısmı senaryoyu yazmamdı. Sonra senin inandığın değerlere inanacak insanlar bulmak ve beraber yürüyebilmek; filmdeki harika oyuncular. Her genç yönetmenin dileğini gerçekleştirmesi için çok iyi senaryo yazması gerekir. Çok iyi senaryo yazarlarsa, dileklerinin yüzde 60'ını gerçekleştirmişlerdir, yüzde 30'u bu dileğe inanacak güçlü oyuncular bulmak, para sadece yüzde 10.

Sanat filmine ve bağımsız sinemaya ilişkin düşünceleriniz... Bir kere bu bir bağımsız film. Bu ne ticari ne de sanat filmi. Gerçek anlamda bir bağımsız, çünkü klişelerden bağımsız. Sinema olmaya çalışmıyor. Bir düş gerçekleştiriyorsun: Kimisi bunu kille yapıyor, kimisi tuvaller, boyayla, kimisi pelikül ile ışıkla, kamerayla yapıyor. Biz düş yaratıcılarıyız. Herkes kendi düşünü gerçekleştirecek olan kendi elindeki olanaklarla çaba harcıyor.

Diğer sanat dallarıyla ilişkiniz nasıl? Resmi ve edebiyatı çok seviyorum. Portre ressamlığını çok seviyorum, filmde bir şekilde bunu kullanıyorsun. Çok konuşuyorlar benim karakterlerim, ama asıl konuşması gerekenleri söylemiyorlar. Ben kişisel bir sinema yapıyorum. Ben gerçek anlamda kendimi bağımsız ve yalnız hissediyorum. Bugünkü sinemacıları Yeşilçam sinemacılarından daha tehlikeli buluyorum, Yeşilçam'da iyi bir iş çıktığında ona bir şans verilirdi, bunlar bunu bile yapmıyorlar. Tabi ki bir kızgınlığım var; filmi büyük bir ustanın 20. filmi gibi yargılıyorlar. Basın görmezden geliyor, böyle bir film yokmuş gibi davranıyorlar.

Son olarak sinematografin nasıl gelişecek? Bu dünyanın nasıl bir yer olduğuyla doğru orantılı. Benim sinematografimi hayatım; mutluluklarım, mutsuzluklarım belirleyecek. İki projem var, ama gereksiz olduklarını düşünürsem, yok olacaklar. Benim film çekmek gibi bir hırsım yok.

Bunu okuldan mezuniyet filmi olarak mı yorumlamalıyız? Ben okuldan mezun olmadım hiçbir zaman. Okulda bana çekmeye izin vermedikleri filmim mezuniyet filmim olacak. Okulu bırakma sebebim, "Reimann Yaprakları" diye bir senaryom vardı, çekmeme izin vermediler, kibarca yapmamamı istediler. Beni takip eden insanlar şimdiye kadar yazdığım en iyi senaryo olduğunu biliyorlar. Reimann'ın dramaturgimi etkileyen bir teoremi var; derki; elinde bir pergel alıp kağıda bir daire çizip kaldırdığında kağıtta bir daire görürsün, aynı pergeli koyup ve sonsuz sayıda çizim yaptığında aslında kağıdın üzerinde sonsuz sayıda, sonsuz yakınlıkta ve uzaklıkta daire vardır. Birbirine sonsuz yakın, birbirine sonsuz uzak karakterler, olay ve hikayeler var. İşte benim filmim de budur.

www.evrensel.net