Sinemamızın unutulan emekçileri!

Kimse alınmasın, gocunmasın, ama bizler biraz kadirbilmez insanlarız. Bunun da nedeni unutkan olmamız. Yaşarken baş tacı ederiz yazarları, şairleri, sinema ya da tiyatro oyuncularını, gazetecileri, politikacıları, sporcuları, ama onlar ölünce unutuveririz, zaman zaman anımsamayız bile.

Kimse alınmasın, gocunmasın, ama bizler biraz kadirbilmez insanlarız. Bunun da nedeni unutkan olmamız. Yaşarken baş tacı ederiz yazarları, şairleri, sinema ya da tiyatro oyuncularını, gazetecileri, politikacıları, sporcuları, ama onlar ölünce unutuveririz, zaman zaman anımsamayız bile. İşte en son örneği daha öleli 2 yıl olmayan Ahmet Piriştina. Geçenlerde, İzmir'in yerel bir gazetesinde dert yanıyordu eşi… En çabuk unutulanlar da sanatçılar oluyor, edebiyatçılar ve oyuncular. İşte sinemadan üç isim: Ali Şen, Yaşar Şener ve Asım Nipton. Bir zamanların yüzlerce filminde yer almışlardı. İstanbul, İstiklal Caddesi'nde yürüdükleri zaman herkesin gözü onların üzerindeydi. Oysa bugün anımsanmıyorlar bile.

Ali Şen Dönemin önde gelen "karakter oyuncuları"ndandı Ali Şen. Kendi ağzından dinliyoruz kendisini: "Yılanların Öcü, benim için unutulmayacak bir film oldu. Gerçekten de Rejisör Metin Erksan iyi bir film yaptı. Oradaki rolümü birçokları gibi ben de beğendim. Elverişli ve iyi bir roldü. İlk günler nasıl da korkmuştum. Yapamayacağımı, başaramayacağımı sanıyordum. Ama ikinci, üçüncü çalışma günümüzden sonra bu korkumun boşuna olduğunu anladım. Aslında cesur olmam gerekirdi. Bugüne kadar bana verilen rolleri az-çok iyi canlandırmıştım… Neydi o çalışmalarımız, nasıl da geçerdi ilk günler. Zamanla her şeye alıştım. Yalnız rolümü canlandırırken, az da olsa heyecanlanıyordum... Son iki yılda, gerçekten başarılı filmler çevrilmeye başlandı Türkiye'de. Eskiden de çevrilirdi, ama bu kadar çok olmazdı. Bu yıl altı, yedi tane kaliteli film izledik. Hem oyuncular iyi, hem rejisörler. Artık gerçek Türk sinemasının tohumları atıldı diyebiliriz. Bakalım bu yıl ne yapacağım? Anlaştığım filmler var. Bunlardan birisi de Orhan Elmas'ın rejisörlüğünü yapacağı Duvarların Ötesi…"

40-45 yıl önce Ali Şen böyle diyordu…

Yaşar Şener Yerli film seyircisi iki çocuk simit alırlar, simitçiden. (Şimdi bu çocuklar 60'ına merdiven dayadılar) Aldıkları simidi daha ortadan bölmeden, paylaşmadan, küçük olanı arkadaşının kolundan çekti, "Bu Yaşar Şener değimli?" dedi. "Tabii Yaşar Şener" dedi öteki, "Biz Yaşar ağabeyle ailecek tanışırız. Babam sağlık memuruyken onunla dosttu. Çünkü Yaşar Şener de sağlık memuruydu, artist olmadan önce. Dört yıl önce memurluğu bırakmış, artist olmuş. 'Aşkın Kudreti' adlı filmde oynamış ilk kez. Bir pazar sabahı, evdekilere haber vermeden sinemaya gitmiş, bir birinci bileti almıştım. En ön sıradan seyretmiştim Yaşar ağabeyi. Tiyatroda da sahneye çıkmış, ama hiç görmedim… Filminin ilk gecelerine beni de götürürdü. 30'dan fazla filmini seyrettim." Çocuk biraz da kasılarak anlatıyordu yaşadıklarını, arkadaşına. Küçük olanı, "Bana bir resim alsana imzalı olsun ama" dedi. Ve birlikte gittiler Yaşar Şener'in yanına. İmzaladı Yaşar Şener resmini… Biraz sonra bir yandan simitlerini yiyor, bir yandan da resme bakarak yürüyordu çocuklar…

Asım Nipton Belki de hiç benzemiyorlar ama, Asım Nipton'u tanıyıp, onunla konuştuktan 40-50 yıl sonra İzmir'de tanıştığım, dost olduğum Kamil Bal'la ilk karşılaşmamda, içimden, "Amma da Asım Nipton" diye geçirmiştim. Asım Nipton'la ilk kez, Erenköy'deki o ünlü köşkteki film setinde karşılaşmıştım. Bir çardağın altında sırasının kendisine gelmesini bekliyordu. Çok ciddi bir görünümü vardı. Açık söyleyeyim, biraz da korkarak yaklaştım yanına, konuşmak için. Ama fotoğrafını çekerken de, konuşurken de hiç korkulacak biri olmadığını görmüştüm. 1944'te oynadığı, "Seven Ne Yapmaz" filminden sonraki tüm sinema yaşamını o gün ve daha sonraki günlerde öğrenmiştim. Ali Şen gırgırdı, Yaşar Şener biraz memurluk, biraz tavlacılık arasında gezinen biriydi, Asım Nipton da ciddi görünümlüydü. Ama üçü de sinemamızın vazgeçilmezlerindendi. İnanır mısınız bilmiyorum, ama o günleri özlüyorum. TEKEL de bizimdi, SEKA da ve topraklarımız da, ormanlarımız da, kıyılarımız da. O yıllarda IMF de yoktu, Dünya Bankası da, Avrupa Birliği de. Yoksulduk belki, ama onurluyduk, mutluyduk. "Kader utansın" demiyorum, bizi bugünlere getirenler utansın, eğer utanacak yüzleri kalmışsa…

www.evrensel.net