Malatya güzellemesi

Necati Güngör, Malatya'yı çocukluk günlerini, aile kişilerini, komşularını, gelenek ve göreneklerini de tanımlıyor. Bu anlatım kimi zaman çağdaş kapitalizm öncesi esnaflık kurallarının anlatma biçimini alıyor, kimi zaman büyük aile dönemlerindeki sıcak içten yaşamın.

İnsanın doğup büyüdüğü kentlerin ötekilerinden elbet ayrı bir yeri vardır. Çocukluğunun, ilk gençliğinin anıları kenti sanki dokunulmaz kılar. Ana babaların da bütün akraba ve sevilenlerden daha özel olduğunu söylemeye gerek bile yok. Yaşanması en zor günlerdir ana baba ölümleri. Sonunda doğduğu kentin topraklarına bırakılmışsa eğer ana baba, doğulan kent bir sevecenlik kazanır sanki. Ziya Osman Saba'nın bir İstanbul şiirini anımsarım hep. Annesinin mezarının olduğu yerle babasının mezarının semtinin ayrı kıyılarda oluşu ona çocukluğunu anımsatır: "İki yanımdan iki elimi tutar gibidir/ Annemin mezarı Küçüksu/ babamın toprağı Eyüpsultan". Necati Güngör de ana babasını, doğduğu kenti ve bir dönemin yaşam anlayışını benzer bir biçimde öyküleştirmiş: Annem Babam Malatya. Necati Güngör'ün yanlış kentleşme üstüne okul yıllarını geçirdiği İstanbul'dan gözlemleyip yazdığı yazılar, lirik gerçekçi diye tanımlanabilecek anlatımı Annem Babam Malatya'nın eleştirelliğine kolay okunurluk sağlıyor: "Kent kabuğunu kırarken kendine zarar verdiği de oluyordu elbet. Kapısının önünde binek taşı, damında loğ taşı, sokağında soku taşı, avlusunda tandırı, mutfağında dibeği, havaneli bulunan, kazanlar kurulup buğday kaynatılan, tandır yakılıp ya da sac kurulup ekmek pişirilen, havuzunun yanı başında katmerli güller, asma ağacı yetiştirilen, çatısında külah kurutulan, bahçesinde kayısı çitilleri (fidan), dut ve ceviz ağaçları sıralanan, ağaçlarının dallarına salıncak kurulan, arkların kıyısında söğütler, kavaklar büyüyen kerpiçten yapılma evlerin de birer ikişer terk edildiği yıllar oldu bu dönem... Kentin merkezi semtlerinde (...) çok katlı beton binalar yükselmeye başladı bir uçtan. Baba yurdu bağdadi evlerin serinliği, genişliği, sessizliği yazlık ayvanları, yer ocaklı, davlumbazlı kışlık odaları, kileri, ambarı, kümesi, hıznası (haznesi), tandır örtmesi, ahırı... gözden düştü! O eski evlerde erkek çocuklar evlendikleri zaman, avlunun bir yanına, yahut çatı katına iki odalı bir eklenti yapılır, yeni evliler ana-babalarıyla aynı sofrada, ama bir bakıma kendi evlerinde, yarı bağımsız bir yaşam sürerlerdi." Necati Güngör, Malatya'yı çocukluk günlerini, aile kişilerini, komşularını, gelenek ve göreneklerini de tanımlıyor. Bu anlatım kimi zaman çağdaş kapitalizm öncesi esnaflık kurallarının anlatma biçimini alıyor, kimi zaman büyük aile dönemlerindeki sıcak içten yaşamın. Elbet bu sıcaklıkta anlatanın/yazarın erkek oluşunun da payı var. Apartmanlara gelin sultası yüzünden gitmeyen yaşlıları anlatırken gösterdiği duyarlığı, eski tip evlerin görmesi gereken bakımı anlatırken gösterdiğini söylemek zor. Daha doğrusu burada duyarlık yalnızca evlere ve yaşam tarzına. Bu işlerin büyük bölümünü yapacak genç kadının/kızın kendini nasıl geliştireceğinin yanıtı yok: "Yalnızca bakım, özen isterdi bu evler: Avlusu süpürülmeli ya da yıkanmalı, ayvanı perdahlanmalı, çatısı aktarılmalı, damı loğlanmalı ve kürelenmeli, ağaçlarına su verilmeli, arkları temizlenmeli, çitleri yenilenmeli, tahtaları fırçalanmalı, halıları, kilimleri silkelenmeli, hayvan besleniyorsa onlarla ilgilenilmeli, bahçenin toprağı bellenmeli, gülleri aşılanmalı, ağaçları budanmalı, ocakta ya da sobada yakılacak odunlar kırılıp istiflenmeli, kışlık tarhana, salça, bulgur kaynatılmalı, ekmeği pişirilmeli, ambara konulacak zahire için değirmenlere taşınmalı... idi.Genç kuşağın hanımları bu işlerden kurtulmak için apartman dairelerinde oturmayı, akşam olunca kocalarının kolunda sinemaya ya da parka gitmeyi, apartman komşularıyla misafircilik oynamayı, akşamleyin eve dönen eşlerini karşılarken bakımlı ve çekici olmayı, her gün bayramlık giysilere bürünmeyi yeğlediler. Belki bunda bir parça haklılık payları da vardı genç hanımların..." Necati Güngör, eski tip evlerin yaşam zorluklarını sıralarken, bunların karşılığındaki nimetler anımsatılıyor. Apartman yaşamının getirdiği hastalıklar da. Ama yalnız mimari ve kentleşmenin suçlusu ne dam loğlamaktan kaçınan genç kadınlar ne dam aktarmayı bilmeyen delikanlılar, işin kötüsü geri dönmenin de yolu yok... Ne Malatya'da ne de Türkiye'nin herhangi bir kentinde. Necati Güngör Malatya'yı, türküleri, türkücüleriyle anlatıyor. Bir tür gayrı resmi kent tarihi yazıyor. Örneğin, eski kiliseler, bu yapılarla ilgili hikayelerle sınıf arkadaşları ve kentin ustaları arasındaki Ermeniler ve Müslüman halkla hesaplaşma... Bunlardan birini alıntılayalım: "Çocukluğumda yaşlı bir Ermeni tanımıştım: Değirmenci Manik. Su değirmeni, ev bağımızın az ötesindeydi. (Torunuyla, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okuyacaktık) O acı günlerin canlı tanıklarındanmış meğer. 'Geceleyin benim de kapım çalındı; adımı sordular, Mahmut dedim; dinimi sordular, kelime-i şehadet getirdim; çekip gittiler..." diye anlatır, bize de masal gibi gelirdi. Niye anlatırdı biz çocuklara bunu? Kim bilir, belki adamcağız yaşlanınca kendisi de artık çocuklaşmıştı. Can havliyle kaçan Ermeni komşusunun geride bıraktığı bebeğini alıp onu kendi çocuklarıyla birlikte büyüten insanlar da tanıyacaktım. Yakın tarihin olaylarına tanıklık edenler yanıbaşımızda bulunuyordu, ama o çocukluk çağımızda, derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiydik! Ne yazık..." Annem Babam Malatya alt başlığındaki "Bir Kentin Yaşamöyküsü" nitelemesini hak eden bir kitap. Malatyalıların da, bu şehri hiç görmeyenlerin de tat alarak okuyacakları arşiv fotoğraflarını keyifle seyredecekleri bir belge-roman.

www.evrensel.net