12 EYLÜL ile neler yaşandı? -7-

Dizimiz, 12 Eylül'ün zulmunü karekterize eden bir olayla, Erdal Eren'in idamı ile son buluyor.



SUNU: Dizimiz, 12 Eylül'ün zulmunü karekterize eden bir olayla, Erdal Eren'in idamı ile son buluyor. Erdal Eren'in davasını ve infazını Avukatı Nihat Toktay ile konuştuk. Toktay, bu dava ile birlikte 12 Eylül yargısını da anlattı. Röportajı Ankara büromuzun deneyimli muhabirlerinden Sultan Özer gerçekleştirdi. Acılı bir 12 Eylül öyküsü ve "son bakış'a dairdir... Erdal Eren'dir adı... 1980 sonunda yakalanmış ve hakkında apar topar bir iddianame hazırlanarak en önemlisi, henüz 17 yaşındayken idam edilmiştir... Sezen Aksu'nun gözleri bir gün gazetede yayımlanan Erdal Eren fotoğrafına takılır... Öylesine masum, öylesine ölümden uzak, öylesine genç ki... Bir de hikayesini okur. Ama onu asıl vuran o son "bakış" fotoğrafıdır... Sözleri Aysel Gürel'le yazılır. Ve Onno Tunç'la birlikte bestelenip hayata karışır, bir ağıt gibi söylenir... Her şey açıktır! Sezen Aksu'ya bu şiiri yazdıran o tek kare fotografı ise çeken Gazeteci Savaş Ay'dır. Savaş Ay da dizimizin son bölümünde bu fotoğrafın öyküsünü anlattı... Bir an duruşu gibi Ömrün gidişi gibi Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler Amman amman yandım aman Acı yüzler kurşun gibi izler Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda


'Sürekli gözlerimin önüne geliyor infaz'

Sultan Özer Kenan Evren Cuntası'nın "Asmayalım da besleyelim mi?" diyerek ipe gönderdiği, 17 yaşındaki Erdal Eren'in Avukatı Nihat Toktay, Erdal'ın idam edildiği Ulucanlar Cezaevi'ne bugün hâlâ gidemediğini söyledi. Toktay 12 Eylül'de yaşananlara ilişkin sorularımızı yanıtladı. Erdal Eren davası aslında 12 Eylül yargılamalarının da bir simgesi oldu. Erdal Eren davasının seyri nasıldı? Ankara'da Hoşdere Caddesi'nde yurtsever, devrimci gençlik tarafından bir eylem düzenlenir. Hem protesto mitingidir bu hem de bir gün önce öldürülen Sinan Suner'in öldürülmesini protestodur. Erdal Eren de bu mitinge katılan birisidir. Ve mitinge 3 bine yakın kişi katılır. Miting yapılır, sloganlar atılır, dağılırken başlarında bir asteğmen ile bir jandarma timi olaya müdahale eder ve kitlenin üzerine ateş açar. Bu çatışmada bir jandarma eri sırtından vurularak öldürülür. Çevre taramasında Erdal Eren silahıyla birlikte yakalanır. Erdal Eren'le yakalanan 21 sanık vardır. Davasının özü budur. TCK'nın 450'inci maddesine göre idam istemiyle dava açıldı. Erdal Eren davası devrimci mücadeleye gözdağı verebilmek için seçilen, hedeflerden ya da pilot davalardan birisidir. Bu ceza davası 1 ay 5 gün veya 40 gün içinde, 3 celsede karara bağlandı. Sıkıyönetim mahkemelerinde, 10-12 yıl süren davalar vardır. En kısa dava açma süresi 4-5 aydır. Hatta bir, bir buçuk seneden önce açılmayan davalar vardır. Erdal Eren davası en hızlı, en seri şekilde ve hiçbir delil toplanmadan biten davalardan biridir. Üç celse, celseler arası da bir hafta, onar gün. Bu süreyi de mahkeme ile kavga ede ede aldık. Askeri Yargıtay'da iki defa bozuldu. Ve iki defa da hiç mahkemeye gelmeden başsavcılık tarafından geri çevrildi. Yargıtay Daireler Kurulu'na geldi dava, tabii bu arada 12 Eylül oldu. 12 Eylül'ün gelmesiyle dava kesinleşti ve Erdal Eren 13 Aralık 1980'de idam edildi. Erdal Eren bu cezayı hak etmemişti. Çünkü dava dosyasındaki deliller incelendiğinde Erdal Eren'in bu suçu işlemediği açıkça görülür. Nedir bu deliller? Dosyada öldürülen askere yapılan bir otopsi vardır. Otopsi raporunda denir ki; kurşunun giriş deliği etrafında yanık halesi mevcuttur. Yanık halesi adli tıpta, tabancayla atışlarda 5 cm ile 40 cm arasındaki atışlarda meydana gelir. Yakın atış. Erdal Eren ile öldürülen asker arasındaki en kısa mesafe 12.5 metredir. 12.5 metredeki tabancanın yanık halesi meydana getirmesi mümkün değildir. Yine otopsi raporunda denir ki; kurşun soldan sağa doğru ve aşağıdan yukarı doğru bir yol izler. Erdal Eren ile ölen askerin yerine baktığımızda, ölen asker yolda vurulmuştur. Yoldan sonra 30 cmlik bir tretuvar, yani kaldırım vardır. Kaldırımın üzerinde yarım metrelik bir bahçe duvarı onun üzerinde yarım metrelik korkuluk ve korkuluğun üzerine yığılmış en az 1 metre yüksekliğinde kalaslar vardır. Erdal Eren'in bu kalaslar arkasından ateş ettiği iddia edilir. Bu yükseklikleri hesapladığımızda nereden bakarsanız iki metreye yakın bir yükseklik meydana gelir. İki metre yüksekten ateş edildiğinde, merminin aşağıdan yukarı değil, yukardan aşağıya bir yön izlemesi gerekir. Bir de Erdal Eren'in duruşu ile askerin duruşu arasındaki şeyden askerin vurulması mümkün değildir. Yani en azından askerin çok ters dönmesi gerekiyorduki, çatışmada vurulsun. Artı olay yerinde yirmi bir sanık vardı. Tanık olarak dinlenmedi. Bir de Erdal Eren'in yaşı söz konusu idi. Babası Erdal Eren'i bir yaş büyük yazdırmış. Bu iddia da bulunduk. Yargıtay kararlarına göre kişinin yaşının tespitinin kemik grafiğinin çekilerek, Adli Tıp Kurumu tarafından yapılması gerekir. Ama sıkıyönetim mahkemesi, 'kişinin fizyolojik gelişmesine, tahsil durumuna bakıldığında 18 yaşını doldurmuş' ibaresi ile bizim iddiamızı reddetti. Bu bulgular yan yana getirilseydi, gerçekten incelenseydi Erdal Eren'e verilecek ceza, ölümle biten kavgaya karışmak yahut da korsan gösteriye katılmaktır. Bu dava, sıkıyönetim mahkemelerinin niteliğini ortaya seriyor. Daha Erdal Eren davası bitmeden önce Evren'in "Asmayalım da besleyelim mi" açıklaması vardı. Bu sıkıyönetim mahkemelerine verilen bir emirdir. Arkasından da 12 Eylül gelmiştir. 12 Eylül gelmeseydi, Erdal Eren idam edilir miydi? Bu deliller değerlendirildiği zaman Erdal Eren idam edilmeyebilirdi. Neden? Çünkü Askeri Yargıtay iki konuda dosyayı bozmuş. En azından başsavcılık itiraz edip, dosya mahkemeye gider, yargılama sürerdi. Ve bu yargılama aşamalarında, en azından bir keşif yapılsaydı, yaşı tespit edilseydi, Erdal Eren bugün yaşıyor olacaktı. 12 Eylül hukukçular, savunmanlar üzerinde nasıl bir etki yarattı? 12 Eylül'ün savunmanlar, avukatlar üzerine etkisi çok büyük oldu. Birçok arkadaşımız, sıkıyönetim mahkemelerine gittiğinde geri dönemeyeceklerini düşündüler. Birçok arkadaşımız yaptığı savunmadan dolayı mahkum oldu. Erdal Eren'in davasından dolayı ben de mahkumiyet aldım, 6 ay cezaevinde yattım. Onlarca avukat hakkında dava açıldı, işkenceden geçirildi. Bunlar avukatlar üzerindeki en büyük baskıdır. Avukatların büroları basıldı, arandı. Cezaevi kapılarında, mahkemelerde, gece yirmidörtlere kadar beklemek zorunda kaldık. Evlerimize dönemedik. Hatta birçok arkadaşımız cezaevinde askerler tarafından dövüldü. Konya'da yargılandık biz. Bir savunmada, işkence ile ifadeleri alınan sanıkların ifade zaptının altında 'soruşturma komisyonu' ibaresi vardı. Soruşturma komisyonu ama ne ad var ne bir şey. İmza dahi yok. Bizim 'ne idüğü belirsiz kağıt parçaları' söylemimizden 'şerefli Türk askeri ve polisinden müteşekkil güçlere hakaret ettiğimizden' dolayı ağır cezada yargılandık. İki yıl gidip gelmek zorunda kaldık. Beş arkadaştık, beşimiz birden yargılandık. Sonunda beraat ettik ama, bu da 12 Eylül'ün avukatlar üzerindeki baskısının örneklerinden birisidir. 12 Eylül hukuku devam ediyor mu? Evet aynen devam ediyor. DGM'ler 12 Eylül hukukunun devamıdır. DGM'ler 12 Eylül hukukunun daha da ağırlaştırılmış halidir. Terörle Mücadele Yasası'nda yapılacak değişiklik, daha da ağırlaştırılacağını gösteriyor. Mücadele yükseldikçe daha da ağırlaşacağının göstergesi. DGM'ler de yani şimdiki ağır ceza ihtisas mahkemeleri de 12 Eylül hukukunun sürdürücüsüdür. Türkiye'nin demokratikleşmesi için 12 Eylül'ün yaralarının sarılması lazım. Yaraların sarılması için, 12 Eylül'de çıkartılan yasaların, anayasa dahil, ortadan kaldırılması gerekiyor. Artı 12 Eylül'ü yapanların, A'dan Z'ye kadar yargılanmaları gerekiyor ki, Türkiye demokratikleşebilsin. 17 yaşındaki bir insanın idamına tanık oldunuz, işkenceler gördünüz, işkence görenleri de savundunuz. Neler hissettiniz? Yaşadıklarınız insan psikolojisini nasıl etkiliyor? Büyük tahribatlara neden oluyor. Kendimden örnek vereyim, daha halen Ulucanlar Cezaevi'ne gidemiyorum. Çünkü Erdal Eren'in infazı orada yapıldı. Oraya gittiğimde tüylerim diken diken oluyor, sürekli gözlerimin önüne geliyor infaz. Onun için ben cezaevine gitmem. İdamla yargılanan birinin davasını almaktan korkuyorum. Erdal Eren'in idamından sonra 4-5 ay hiç kendimi toparlayamadım. Hep rüyamda gördüm. Cezaevinden çıkan gençlerin birçoğu psikolojisi bozuk olarak çıktı. Birçoğu tedavi görmek zorunda kaldı, belki bugün görenler de var. Bunların hepsi 12 Eylül'ün baskısının ürünleridir.


Savaş Ay çektiği fotoları anlattı Emin Çölaşan'la beraber Mamak Cezaevi'ne gittik. Çölaşan özel izin almıştı. Sonra karıştır barıştır koğuşuna gittik. Orada Taha Akyol, Doğu Perinçek, Yaşar Okuyan, Süleyman Arif Emre bulunuyordu. Yaşar Okuyan koğuş sorumlusuydu. İdamlıklar hücrelerde tutuluyordu. Erdal Eren'in hücresine gittiğimizde dışarıdan kabloyla aydınlatıldığını gördük. Hücrede Cezaaevi Komutanı Albay Raci Tetik vardı. Mahkumlara yukarıya bakma talimatı verilmişti. Erdal'da yukarı bakıyordu. Yanımızdaki albay, Erdal'a gözlerimize bakabileceğini söyledi. O da yukarıya bakmayı bırakıp gözlerimize doğru baktı. Kendisine gazete getirilmediği, avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini söyledi. Biz orada gazeteci olduğu bilinmeyen, askerliğini yapan bir gazeteciyle görüştük. Gazeteciden infazın 24 saat içinde gerçekleşeceğini öğrenmiştik. O fotoları çekip İstabul'a döndükten sonra infazın gerçekleştiğini öğrendik. Bizim için çok çarpıcı olmuştu.


Son Celse adlı programı yayınlatmadılar... ATV'de Son Celse diye bir program hazırlandı. Hukuk tarihinde yanılgı olan davaların incelenmesiydi. Programın ilk bölümü yayınlandı. İkinci bölüm için ise Erdal Eren çekimleri yapıldı. Program ekibinin çabalarıyla yeni tanıklar çıktı. Bir ev kadını, olayın geçtiği yerde bir kuaför bulunmuştu. Yargıtay'daki Raportör Ahmet Turan, sıkıyönetim mahkemesinde görevli olan albaylardan Tarımcıoğlu, adli tıp uzmanı bir profosör gelmişti. Adli tıp uzmanı raporu gördükten sonra, 'bu adli rapor sayılmaz' dedi. Adli Tıp bugün de Türkiye'de kanayan bir yaradır. 'Böyle bir rapor düzenlenmesi mümkün değildir' dedi. Dosyada çok ilginç bir şey daha vardı; Adli Tıp'ta otopsiyi yapan doktor da numune hastanesinde bir beyin cerrahı asistanıydı. Daha sonra yaptığımız araştırmalarda bu doktoru bulamadık. Yani Ankara gibi koskoca bir kentte bir otopsi doktoru bulunamaması çok manidardır. Adli Tıp uzmanı profosör, bunun rapor sayılamayacağı sadece bir kağıt parçası olduğunu belirtti. Olayı gören kadın da, kuaför de ölen asker ile Erdal Eren'in karşı karşıya olduğunu söylediler. Zaten başka bir şey söylemelerine gerek yoktu. Asker sırttan vurulmuştu. Yüzyüze bir kişinin sırttan vurulması mümkün değildir. Raportör Ahmet Turan da 'ben davanın başından beri bu askerin Erdal Eren tarafından öldürülmediğini iddia ettim. Arkadaşları da bu konuda iknaya çalıştım. Erdal Eren'in öldürmediğini ve askerin ya arkadaşları ya da polis tarafından öldürülmüş olabileceğini söyledim' dedi. Fakat bunların hiçbirisi açıklanmadı. Jüri de vardı, savunmalardan sonra bu davanın farklı bir dava olduğuna karar verildi. Programın reklamları yapıldı ATV'de yayınlanacak diye. Sonra MGK'nın devreye girmesiyle programın ortadan kaldırıldığını öğrendik. Hatta, programı yapan ekip de ATV'den tasviye edildi. Bu program yayınlansaydı ne olurdu? En azından bizim iadeyi mahkeme, konusunda bir başvurumuz olacaktı bu yeni delillere dayanarak. Kamuoyu desteğini de arkamıza aldığımızda farklı sonuç çıkardı.

-BİTTİ-

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Kürtler ayrılık değil barış istiyor Derya Karaçoban Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED) Genel Başkanı Nursel Aydoğan, Kürtlerin verdiği mesajın doğru okunması gerektiğini söyledi. Barış talebini dile getirmek ve Abdullah Öcalan'a yönelik tecridi protesto etmek amacıyla 4 Eylül'de Gemlik'e gitmek isteyen ancak güvenlik gerekçesiyle ilçeye sokulmayan grupta yer alan Aydoğan, "Bu ülkeyi bölmek, başka bir devlet kurmak gibi bir düşüncemiz yok. Biz sadece kimlik, özgürlük, dil ve kültürel haklarımızı istiyoruz" diye konuştu. Aydoğan sorularımızı yanıtladı. - Linç girişimlerinin yayılma eğilimi gösterdiği koşullarda Gemlik'e gitme kararı nasıl alındı? - TUHAD-FED olarak bu eylemi yaklaşık 1 ay önce organize ettik. Bu eylemi organize etmemizin temel iki amacı vardı. Birincisi İmralı Adası'nda tutuklu bulunan Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi kamuoyuyla paylaşmak. Ve bu tecrit nedeniyle giderek artan gerginlik ve bunun da beraberinde getireceği kaos ortamına dikkat çekmek. Bu konuyla ilgili hükümeti uyarmak. Hem de insanlık suçu olarak kabul ettiğimiz tecride hayır demekti. İkincisi ise, barışın sağlanması konusunda nerenin muhatap alınmasıyla ilgili görüş ve düşüncemizi iletmekti. - Gemlik'te nasıl bir açıklama yapacaktınız? - Türkiye'deki yasalar çerçevesinde kurulmuş bir sivil toplum örgütüyüz. Dolayısıyla Gemlik'e gidip basın açıklaması yapmak bizim en doğal hakkımızdı. Yaptığımız yasal ve meşru bir eylemdi. Bu çerçevede TUHAD-FED olarak üye ve bize destek veren kurum ve kuruluşlarla birlikte 3 Eylül'de yola çıkıp 4 Eylül'de Gemlik'te olacak şekilde eylemimizi başlattık. Eylemi demokratik çerçevede düşündük. Karşı taraftan da bu şekilde değerlendirilseydi, görüş ve düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaştıktan sonra geri dönecektik. - Böylesi bir saldırı bekleniyor muydu? - Karşı bir grup saldırısını beklemiyorduk. Çünkü bu bizim barış için yaptığımız bir eylemdi. Dünyanın hiçbir yerinde barışçıl amaç ve niyetlerle yapılan eylem ve etkinliklerin proveke edilmemesi gerekiyor. Desteklenmesi gerekiyor. Türkiye'de Türk halkının Kürtlerle bir sorunu yok. Türkiye'de Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Abazalar ve pek çok milliyet yaşıyor. Onların da Kürtlerle bir sorunu yok. Bu ülkede bütün milliyetler tarihi çok derinlere dayanan bir süre içinde daima kardeşçe ve barış içinde yaşamışlardır. Devlet yetkililerince de belirtilir; Türkiye'de Kürtler ve Türkler et ile tırnak gibi birbirlerine kenetlenmişlerdir. Gerçekten öyle. Dolayısıyla Türkiye'de halkların birbirine düşmanlığı yoktur. Biz bu saldırıyı Türkiye'de yaşayan çeşitli milliyetlerin Kürtlere olan bir saldırısı şeklinde değerlendirmiyoruz. Bozüyük'teki linç girişimi tamamen orada örgütlendirilmiş sivil karşıt güçlerin bir girişimidir. - Son dönemlerde artan 'toplumsal linç' olaylarına karşı ne tür önlemler alınmalıdır? - Bize göre Bozüyük'te şoven dalganın yükseltilmesi için bir prova yapılmıştır. Sonuçları itibariyle yükseltilen şoven bir dalganın sonuçlarının ne olabileceği izlenmek istenmiştir. Milliyetçilik çok tehlikeli, halkları birbirine düşman eden, kan davalı duruma getiren bir durumdur. Bizler bu ülkede yıllardan beri şovenizmin gelişmemesi için elimizden gelen çabayı gösterdik. 21 Mart'tan sonra da Türkiye'de bir milliyetçilik dalgası yayılmaya başlandı. Türkiye'nin her tarafında bayrak yürüyüşleri yapıldı. Bayrak yürüyüşleri Diyarbakır'da, Van'da da yapıldı. Ama bu bölgede yaşayan insanlar olarak yükseltilmek istenen dalgaya pirim vermedik. Çünkü milliyetçiliğin, kardeşliğin önündeki en büyük düşman olduğunu biliyoruz. - Bundan sonra tutumunuz ne olacak? - Kürtlerin ne demek istediği iyi anlaşılmalı. Kürtler bu ülkede ayrılık istemiyor. Barış istiyor. Başbakan'da ifade etti; Demokratik Cumhuriyet cümlesini kullandı. Ama bunun altının doldurulması gerekiyor. Demokratikleşen bir Türkiye'de Türkiye ulusu oluşmalıdır. Bu ulusun altında tüm halklar kendilerini, kendi kimliklerinde, dillerinde ifade etmelidirler. Ortak bir şemsiye altında Türkiye'deki tüm halkların birleşmesi ve dilini, kültürünü ifade etmesi... Barışın sağlanması için çalışmalarımıza devam edeceğiz.

www.evrensel.net