Başbakan Erdoğan'a
   suikast girişimi iddiası

Başbakan Tayyip Erdoğan'ı, Kütahya'da katıldığı tören alanında slogan atarak protesto eden Mustafa Bağdat adlı kişinin suikast hazırlığında olduğu iddia edildi.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ı, Kütahya'da katıldığı tören alanında slogan atarak protesto eden Mustafa Bağdat adlı kişinin suikast hazırlığında olduğu iddia edildi. Kütahya Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Şerif Eren, Bağdat'ın üzerinde bulunan silahın "kullanılmaya elverişli olduğunu" söyledi. Başsavcı Eren, Erdoğan'a suikast hazırlığında olduğu iddiasıyla gözaltına alınan kişinin" herhangi bir örgütle bağlantısı olup olmadığının araştırıldığını söyledi. Eren'in basın toplantısında verdiği bilgiye göre; 2005-2006 eğitim-öğretim yılının açılış töreni için Kütahya'ya gelen Erdoğan, saat 12.10 sıralarında Linyit İlköğretim Okulu'ndan ayrılırken, protokol otobüsüne binmeye hazırlanan bir kişinin hareketlerinden şüphelenen polis, bu kişiyi gözaltına aldı. Mersin nüfusuna kayıtlı, 1973 doğumlu Mustafa Bağdat olduğu öğrenilen kişinin elindeki poşette, iki ekmekle bir tabanca bulundu.

Araştırma sürüyor Eren, şüpheli kişinin herhangi bir örgütle bağlantısı olup olmadığının, Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığı denetiminde, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından araştırıldığını belirtti. Bu kişi hakkındaki soruşturmanın nöbetçi Cumhuriyet Savcısı tarafından başlatıldığını anlatan Eren, şöyle devam etti: "Müessif bir olay, Kütahya emniyetinin uyanık davranış ve gerekli tedbirleri alması sonucu önlenmiştir. Bunun dışında biraz önce bahsettiğim gibi gerek TCK'nın 285. maddesi gerek Ceza Mahkemeleri Kanunu'nun 157. maddesi bu soruşturmanın gizli yürütülmesine amirdir. Biz bu konuda çok hassas davranıyoruz ve de vereceğimiz bilgi bundan ibarettir." Başsavcı Eren, Bayram'ın poşeti içinde bulunan tabancanın "ilk izlenime göre, kullanılmaya elverişli olduğunu" ve "içinde mermi bulunduğunu" belirtirken, henüz balistik muayene yapılmadığını da sözlerine ekledi.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


12 EYLÜL ile neler yaşandı?HAZIRLAYAN: Fatih Polat

SUNU 12 Eylül'de "hürgeneralliğe" terfi eden Rahmi Yıldırım'ın anlatımları bugün de devam ediyor. Bugün ayrıca bir fotoğrafın hikayesi de var. Dünkü bölümde yer alan, 17 Ocak 1984 tarihinde THKP/C Üçüncü Yol davasının ilk duruşmasında çekilen ve yayın yasağı konulan fotoğrafın sahibi gazeteci Deniz Teztel, 21 yıl sonra hem o fotoğrafın hikayesini hem de uzun yıllar izlediği 12 Eylül duruşmalarına dair izlenimlerini anlattı. Ayrıca belki bu sununun hemen yanındaki sancak muhafızlarını da merak edenler olmuş olabilir. En başta yer alan sancak muhafızı, 12 Eylül'de TSK'dan tasfiye edilen, daha sonra don gömlek mahkemeye çıkarılan ve bugün de paşaları eleştirdiği yazısından ötürü halen yargılanmakta olan gazeteci Rahmi Yıldırım'dan başkası değil. Yarınki bölümde Prof. Dr. Alparslan Işıklı, 12 Eylül'ün üniversite üzerindeki sonuçlarını, Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu ve Adnan Özyalçıner de kültürel yaşama etkisini anlatıyor.
Üsteğmenle birlikte aynı kaderi paylaşan kaç insan vardı? Sorunun resmi yanıtı 1988 yılında alındı. TBMM'de Muğla Milletvekili Tufan Doğu'nun yazılı soru önergesine Milli Savunma Bakanlığı'nın verdiği 13 Ekim 1988 tarihli yanıta göre, 12 Eylül döneminde 153'ü teğmen, 216'sı üsteğmen, 26'sı yüzbaşı ve 2'si yarbay olmak üzere toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447 askeri öğrenci ordudan çıkartıldı. Soru önergesinde ordudan çıkartılanların isim listesi ve haklarında hangi davaların açıldığı, davaların nasıl sonuçlandığı da soruluyordu. Ama bu sorulara yanıt verilmedi. Üsteğmenin kanaati o ki, gerçek sayı daha yüksektir. "Tutum ve davranışlarıyla yasadışı görüşleri benimsediklerinin anlaşıldığı" gerekçesiyle, hiçbir mahkeme kararı olmadan, re'sen emeklilik adı altında yirmili yaşlarında ordudan çıkartılan, Devlet Başkanı Kenan Evren'in "Ben onlara hain lafını bile az bulurum" diyerek, kendi ifadesiyle "adaletin pençesine teslim ettiği" subaylar arasında kimler yoktu ki? Jandarma Üsteğmen Ahmet Şener, 1983 yılında Cizre'de hudut bölük komutanı iken, sınırda çıkan silahlı çatışmada kurşunlara hedef oldu. Bu olayla başlayan gelişmeler, Irak sınırından 30 kilometre içerilere uzanan sınır ötesi harekâtın düzenlenmesine vardı. Üsteğmen Şener, hastanede yattığı süre içinde en yüksek komutanların ve makamların geçmiş olsun dileklerine mazhar oldu. Sonra, hastaneden "vatan haini" olarak taburcu edilip sorgulandı ve re'sen emekliye ayrıldı. Piyade Üsteğmen Hasan Gizer, 1980 1 Mayıs'ında sıkıyönetim görevlisi olarak devriye hizmeti yaparken otomatik silahlarla tarandı. Hedefini bulan kurşunlar, çelik başlığa ve teçhizatın metal aksamına takılıp kalmasa, Üsteğmen Gizer, belki de "vatan haini" olmaya fırsat bulamayacaktı. İşkenceciler, Mustafa Kemal'in Çanakkale'de göğsüne isabet eden şarapnel misketinden saati sayesinde kurtulmasından esinlenerek, kendisini "Atatürk" diye çağırıyorlardı. Üsteğmen Gizer, Metris Cezaevi'nde, kendisini tarama eyleminin sanıklarıyla birlikte yattı. Metris Cezaevi'nde yatanlar arasında, daha önce kendileri de cezaevlerinde görev yapan üsteğmenler Enver Çal ve Burhan Karal da vardı. Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, talihi yaver gidip, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla yargılanmaya ve "vatan haini" ilân edilmeye fırsat bulabilen şanslı bir subaydı. Urfa Suruç'ta hudut bölük komutanıyken, hududu geçmeye çalışan mütecavizlerle çıkan çatışmada, kurşunlar, sol kulağında si bemol - do diez notalarını anımsatmakla yetinmişlerdi. Jandarma Üsteğmen Fahrettin Çoban ise o kadar talihli değildi. Sorgulamalar sırasında, okuldaki lakabı bir anda "örgüt içi kod isme" dönüşen Üsteğmen Çoban hakkında ısrarla itiraflarda bulunulması isteniyordu. Ama arkadaşları, Fahrettin Çoban ile cezaevi avlusunda birlikte volta atma mutluluğuna erişemediler. Üsteğmen Çoban'ın hudut bölük komutanı iken, arazi etüdü sırasında serseri bir mayına basıp öldüğü haber alındı. Üsteğmen Çoban, "vatan haini" olmaya fırsat bulamadan "şehit" olmuştu. Piyade Binbaşı Abdülkadir Kılavuz önce "vatan haini" oldu, sonra da "şehit". 1978 mezunu Abdülkadir Kılavuz, üsteğmenliği sırasında, Kenan Evren'in "Ben onlara hain lafını bile az bulurum" diyerek, "adaletin pençesine teslim ettiği" subaylar arasındaydı. Sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra göreve iade edildi. 12 Eylül döneminin "haini" Abdülkadir Kılavuz, Ağustos 1994'te Cudi'deki operasyonda binbaşı rütbesiyle "şehit" oldu. Kendisini zorunlu hissettiği bir tercihte bulunarak üniformasını bizzat çıkartıp sosyalist harekete katılan Piyade Teğmen Ömer Yazgan ise, yakalandıktan sonra Türk Ceza Yasası'nın 146/1'inci maddesinden idam edildi. Ömer Yazgan ve üç arkadaşı hakkında idam kararı veren yargıçlardan Askeri Hâkim Yüzbaşı Eyüp Menteş, başka bir davada idam cezası vermemek için sanık yakınlarından rüşvet almak suçundan hüküm giydi. Yargıcın hüküm giymesi, Ömer Yazgan ve arkadaşlarının davasının yeniden görülmesini gerektiriyordu. Ancak, buna ilişkin başvuruya karşın Yazgan ve üç arkadaşı idam edildiler. Sorgular sırasında işkence literatüründe bilinen bütün yöntemlere maruz kalan genç askerlerden bileklerini kesmek, pencereden atlamak yoluyla intihara teşebbüs edenler oldu. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı'nın Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı'na göre, 1981-18 sicil numaralı Jandarma Teğmen Ahmet Erdoğdu, 18 Ocak 1982 tarihinde Mamak Cezaevi'nde gece kendisini ranzaya asarak intihar etti.

Neden tasfİye edİldİler? Tasfiye operasyonu 1981 yılı sonlarında başladı. Tasfiyenin yürütülmesinde Gladio'nun Türkiye'deki ayağı özel örgüt de görev aldı. Operasyon kapsamındaki askerler, özel örgütün Ankara ve İstanbul merkezlerinde işkenceden geçirildiler. Harbiye sıralarında ve kıta yaşamlarında birbirlerini tanıyan genç askerler, arkadaşlık ilişkilerini "örgütsel ilişki" diye "itiraf" etmeye zorlandılar. Bu "itiraflar" kimi kez skandal boyutlarına ulaştı. 81 subayın yargılandığı THKP/C Üçüncü Yol davasında İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nin verdiği 1986/34 esas ve 1986/185 karar sayılı gerekçeli hükümde, bazı subayların soygun ve gasp eylemlerine katıldıklarını "itiraf" ettikleri; ancak, yapılan araştırma sonunda bu subayların eylem tarihlerinde, bizzat bu dava dolayısıyla emniyette gözaltında olduklarının saptandığı belirtildi. Sorgulamaların başlangıcında ısrarla yüksek rütbeli subay ve general ismi aranıyordu. Belliydi ki cuntacılık suçundan yargılanacaklardı. Ancak, tasfiyeyi hak edecek nitelikte general bulunamamış olmalı ki, genç askerler "ordu içinde yasadışı örgüt" suçundan sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandılar. Devlet başkanlığını darbeyle ele geçiren "our boys" Evren Paşa, işkencecilere teslim ettiği genç subayları "Onlara 'hain' lafını bile az bulurum" sözleriyle suçladı. Ancak, tespit edilebildiği kadarıyla sadece üç subay hakkında mahkumiyet kararı verildi. Gazeteci Rahmi Yıldırım, Re'sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım'ın ve başka üsteğmenlerin bireysel tarihlerinden alıntılar yaptı. Sürçü lisân ettiyse affola!


Deniz Teztel, 21 yıl önce çektiği fotoğrafı anlattı O dönemde gözaltında kalma süreleri çok uzundu. İnsanlar 90 gün gözaltında kalıyordu. Tutuklanmalarının ardından da ancak 2 yıl sonra duruşmaya çıkabiliyorlardı. O fotoğraf da 1984'te çekilmişti. Demek ki dört yıl sonra duruşmaya gidebilmişler. O günlerde yanlış hatırlamıyorsam Metris'te tek tip giydirilmesi gündeme gelmişti ve bazı gruplar tek tipe karşı çıktılar. Tutuklu olan herkes karşı çıkmadı. Örneğin DİSK'in yöneticileri giyiyorlardı tek tip elbiseyi. Birçok örgüt davası vardı, bazıları tek tipi giyiyordu, bazıları da giymiyordu. Bu fotoğrafın sanıklarının da ilk duruşması. Duruşmaya öyle geldiler ve o fotoğraf çekildi, ondan sonra da zaten hepsi dövülerek çıkarıldı. Ama hiçbir şekilde o fotoğraflar yayınlanmadı. Zaten duruşmalarda dövülenlerin fotoğraflarını kullanmak da yasaktı. Bunlarıın hepsi yıllar sonra gündeme geldi. O zamanlar, ne bu kadar gazete ve televizyon vardı, ne de bu kadar gazeteci vardı. Biz belli bir grup, Cumhuriyet'in, TRT'nin, Tercüman'ın, Hürriyet'in ve arada sırada Anadolu Ajansı'nın muhabirleri olarak 12 Eylül davalarını izlerdik ve 5-6 kişiydik. TRT zaten sadece DİSK ve Barış Davası gibi büyük duruşmalara kamera getirirdi, onun dışında biz hep oralarda dolanırdık. Sabah giriyorduk ve akşamları 23.00'te falan çıkıyorduk. Dolayısıyla oradaki güvenlikçiyle, askerle, subayla zaten doğal bir ilişki oluyordu, hakimi ve savcısı tanıyordu. Onlar açısından bu fotoğrafın çekilişini engellemek gibi bir şeye gerek de yoktu. Çünkü "Çekersen çek, nasıl olsa yayınlayamayacaksın" diye düşünüyordu. 12 Eylül duruşmalarında hukuk diye bir şey yoktu. 12 Eylül ile ilgili olarak 1992 yılında Cumhuriyet'te yaptığımız dizi de "Süngünün Ucundaki Hukuk" başlığını kullanmıştık. Ne yasa, ne hukuk hiçbir şey yok. Davalar da çok sanıklı davalardı. Örneğin DİSK yargılamaları 52 yöneticinin yargılanması ile başladı, bu daha sonra 1400 küsura çıktı. Bu fotoğraftaki ilk duruşma da 123 sanıkla başlanmış, ama büyük bir olasılıkla 500'ü bulmuştur. Ayrıca insanlar hakkında bir tane dava açılmıyordu. Her iddianamede bir insan için tekrar idam istenirdi. Bir insan için 5 idam, 6 idam istenebiliyordu. Bana sorarsanız 12 Eylül'ün etkisi bugün de devam ediyor. Aradan 25 yıl geçti ama hiçbir şey değişmedi. Dokunulmazlık devam ediyor, hâlâ Kenan Evren yargılanamıyor.

www.evrensel.net