Siyanüre karşı Uşak yürüyüşü

İzmir, Bergama, Eşme, Sivrihisar, Havran/Küçükdere Elele Hareketi üyeleri Uşak Valisi ve siyanürün taşınacağı yol güzergahındaki ilçe kaymakamlarıyla görüşerek, siyanürün geçişine izin verilmemesini istediler.

İzmir, Bergama, Eşme, Sivrihisar, Havran/Küçükdere Elele Hareketi üyeleri Uşak Valisi ve siyanürün taşınacağı yol güzergahındaki ilçe kaymakamlarıyla görüşerek, siyanürün geçişine izin verilmemesini istediler. Madene verilen ÇED olumlu belgesi ile ilgili dava da ileri bir tarihe ertelendi. Ertuğrul Barka başkanlığındaki heyet Uşak Valisi Kayhan Kavas'ı makamında ziyaret etti. Vali Kavas'a henüz gerekli izinleri tamamlamayan, ÇED ile ilgili davası süren madene siyanür getirilmesi girişimleri olduğunu aktaran heyet üyeleri, bunun çevre ve insan sağlığı açısından büyük bir risk anlamına geldiğini belirttiler. Mahkeme kararlarını uygulayacağını söyleyen Vali Kavas ise, siyanür liçi yönteminin taraflarca iyice tartışılmasının yararlı olacağını dile getrdi. Daha sonra Uşak Belediyesi'ne giderek başkan yardımcısı ile görüşen heyet üyeleri valiliğe sundukları dosyanın bir örneğini de buraya verdiler. Daha sonraBelediye ziyaretinin ardından Ulubey ilçesine geçerek Kaymakam Şenol Esmer ile görüşen heyet üyeleri altın madenine ilk etapta getirilmesi planlanan 70 ton siyanürün yasal prosedürlere uyulmadan getirildiğini anlattılar. Ulubey Kaymakamı Esmer'de TÜPRAG tarafından ilk etapta getirilmesi planlanan 70 ton siyanürün gelmesine de kesinlikle izin vermeyeceğini belirtti. Grup üyeleri daha sonra topluca maden karşıtı eylemleriyle tanınan İnay köyüne gittiler. 250 kişililik bir toplulukla karşılanan heyet burada yaptıkları görüşmeler hakkında köylüleri bilgilendirdi. İnay köylülerinden Eğitimci-Yazar Muammer Sakaryalı TÜPRAG şirketinin köylülere 30 adet damızlık koç verdiğini aktararak, "Buna karşı bizler yasal zeminde haklı mücadelemize devam edeceğiz" diye konuştu. Heyet üyeleri daha sonra Eşme, Alaşehir, Salihli ve Turgutlu kaymakamlarının yanı sıra, Manisa Valiliği'ne de giderek konuyla ilgili bilgilendirmede bulundu.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Kürt sorununda 'çözüm' tartışması -2-
   Başbakan laf yarıştırıyorHAZIRLAYAN: Şahin Bayar

Ender İmrek*

Başbakan, "düşünmezseniz sorun yoktur" ya da "yaratılan sanal bir sorundur" diyerek görmezden geldiği Kürt sorununun adını koymak zorunda kaldı. Bu her şeye rağmen iyi bir gelişme! Kürt sorununun 'terör sorunu' olarak tarif edildiği ve askeri çözüme, yani 'bitirilmek' üzere şiddete havale edildiği; bölgede operasyonların arttığı, kültür ve sanat etkinliklerinin yasaklandığı, baskın ve aramaların sıklaştığı, yaygınlaşan çatışmaların cenazeleri çoğalttığı, ormanların ateşe verildiği, 'faili meçhul' cinayetlerin uç verdiği, ama barış ve demokratik çözüm talebinin başta Kürt halkı olmak üzere tüm halktan yükseldiği bir dönemde böylesi bir açıklama yaptı. Sınır ötesi operasyonu ve Kandil Dağı'na seferden söz edildiği, demokratik kurumlara, ilerici parti, çevre ve aydınlara yönelik saldırı, provokasyon ve linç girişimlerinin arttığı, Genelkurmay Başkanı Özkök'ün "gönüllü seferberlik" çağrısı yaparak, "kısıtlanmış yetkilere rağmen terörle mücadeleyi sürdürüyoruz" dediği ve hükümetten daha fazla yetki istediği, hükümet sözcüsünün ise "ne istediniz de yapmadık" diye askerlere yanıt verdiği, işçi ve emekçiler içinde kaygı ve endişenin arttığı "çatışmalı kaos ve karanlık yüklü günlere geri mi dönüyoruz" sorusunun sorulduğu, ama emek, barış ve demokrasi güçlerinin barış ve kardeşlik dediği, partimiz EMEP bölge örgütlerinin de Tunceli'den "şiddete son verilsin, Kürt sorununa demokratik çözüm" çağrısı yaptığı günlerde AKP, önce aydınlar üzerinden ardından da Diyarbakır'dan yeni bir 'hamle' yaptı! İHD'den istifası ve suçlamalarıyla Hürriyete manşet olan, bir anda gerici, ırkçı ve şoven çevrelerden baş tacı olarak itibar gören Adalet Ağaoğlu'nun ve belirlenen burjuva liberal aydınların ilavesiyle birlikte Başbakanlık'ça kabul edilen "aydınlar grubu" üzerinden yaratılan 'hava' ve verilen 'mesaj'ların oldukça ilgi gördüğü söylenmelidir. Çünkü halk barış ve demokrasiye susamış durumda. Halkın, barış ve demokratikleşme özlemi içinde olduğu koşullarda, barış ve kardeşliği çağrıştıran sözler sahte bile olsa ilgi toplamaktadır! Ancak halk gerçekten barış ve kardeşlik istemektedir. Bunu bildiği içindir ki, 3 yıllık icraatıyla, emek, demokrasi, barış ve kardeşlik karşıtı, yasakçı ve tahammülsüz olduğunu göstermiş olan, ülke kaynaklarını, işletme ve fabrikaları peşkeş çeken, açlığı, işsizliği ve sefaleti artıran, Kürt halkı indinde hızla itibar yitiren, emperyalizm işbirlikçisi AKP, umut olmayı sürdürmek için böyle bir 'hamle' yapma ihtiyacı duymuştur.

'DAHA ÖNCE DE TELAFUZ EDİLDİ' Başbakan'ın, "Kürt sorunu vardır ve demokratikleşmeden taviz verilmeden çözmek gerekir" yönlü açıklaması henüz somut bir gelişmeye, hükümeti sorumluluk altına sokan bir duruma denk düşmemektedir. Başbakan Erdoğan, üstüne basarak sorunun adını telaffuz etti. Ancak gelmiş geçmiş başbakanlar da aynı şeyi yaptılar. Başbakan somut adımlar atmak yerine, Baykal ve diğer şoven tayfayla laf yarıştırmaya, top sektirmeye devam ediyor. Şimdilik görünen Erdoğan'ın da önceki 'devlet adamlarının' yaptığını tekrarlayacağıdır. Bilindiği gibi, Özal, "federasyon dahil, her şey tartışılmalıdır", Demirel, kabineyi de Diyarbakır'da toplayarak "Kürt realitesini tanıyoruz", Yılmaz, "AB'nin yolu Diyarbakır'dan (Kürt sorununun çözümünden) geçer", Çiller, "Bask modeli de tartışılmalıdır" gibi açıklamalarla Kürt sorununun varlığını kabul ettiklerine dair açıklamalarda bulunmuşlardı. Baykal, Erbakan, İnönü ve hükümet ortağı olmuş parti liderleri de benzeri açıklamalarda bulunmuşlardı. Devlet Bahçeli bile, Diyarbakır'a gidişinde belediyeyi ziyaret ederek bir meşruiyetin hakkını vermişti! Ancak kan ve göz yaşı dinmedi, Kürt halkının varlığı kabul edilmedi ve seksen yıllık şiddet politikası devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin son başbakanı hem aydınlar üzerinden, hem de Diyarbakır'a giderek, "Sorun vardır, her soruna ad koymak gerekmez, ama adını koymak gerekiyorsa, Kürt sorunudur" dedi. Ama, halk gereğini yapmasını çözüm için adım atmasını beklemektedir. Başbakan'ın "Kürt sorunu vardır ve demokratikleşmeden taviz vermeden çözmek gerekir" yönlü yaklaşımı diğer başbakanların söylediklerinden ve seçim dönemlerinde söylenen sözlerden farklı bir etki yaratmış ve AKP'yi halkla karşı karşıya bırakmıştır. Dahası, barış ve demokrasi güçlerinin elini güçlendirmiştir. Gözler AKP'nin üzerindedir. Ancak emek, barış ve demokrasi güçlerinin mücadelesi olmadan başarılı olmak mümkün gözükmüyor.

(*) EMEP Genel Başkan Yardımcısı


Doğru adımlar desteklenmelidir

Sedat Yurtdaş* Öncelikle, AKP Hükümeti'nin aydınlarla görüşmesine kadar, özel bir Kürt politikasının olduğunu sanmıyorum. Vardıysa da açıklanmadı. Olsa olsa AB sürecinde dile gelen genel "demokratikleşme" ve "insan hakları" kavramları çerçevesinde adı konmamış bir sorun olarak değerlendiriliyordu. Öyle ki, Avrupa'dan gelen diplomat ve resmi heyetlerin Diyarbakır'a gelmelerine dahi anlam verilemediği yönünde açıklamalar yapılıyordu! Dolayısıyla, partinin politikası devletin uygulanan politikalarının bir "bütünleyici parçası" olarak kendini ancak dolaylı bir şekilde ortaya koyuyordu. Ayrı bir söylem ve uygulamadan yoksundu. Herhangi bir özgünlüğü olmayan "bağlı" bir politikaydı. Konuya ilişkin politika, Sayın Erdoğan'ın ilki sanırım Aralık 2002'de Moskova'da "Eğer sorun var dersen sorun olur! Ama sorun yok dersen sorun olmaz!" şeklindeki anlam sıkıntısı çeken sözleri ile, yine bu yılın nisan ayında Norveç'te bir toplantıda sarf ettiği "sanal" şeklindeki sözleri oldu. Yani gerçekte ortada en hafif belirlemeyle tam bir "politikasızlık" vardı. Bu nedenle aydınlarla görüşmesinden bu yana söylediklerinin içeriği, anlamı ve altının doldurulup doldurulmayacağı yönündeki değerlendirmeleri de tamamen bir yana bırakarak, tabloyu oldukça yeni, farklı ve açıklayıcı bir durum olarak değerlendirmek gerekir. Sayın Erdoğan, aydınlarla görüşmesinin ardından: İlk defa Kürt sorunu diyerek sorunu gerçek anlamıyla adlandırıyor. Yine "Türkiye'de her konudaki sorunun çözümünün daha çok demokrasiden geçtiğine inanıyoruz" diyerek sorunun demokratik düzeyde çözülmesi gerektiğine vurgu yapıyor. "Devletin hatalar yaptığını", "sorunun hepimizin sorunu olduğunu" vurguluyor. Burada hemen aklıma, boşaltılan köyler, faili meçhul cinayetler, OHAL uygulamaları, Kürtçe yasağı vb. pek çok "hata" geliyor. Umarım hataların kabulü ile yetinilmez düzeltilmesi için uygun siyasi düzenlemeler sağlanır. Yine bu görüşlere karşı hemen tepki gösteren "muhafazakar", dar anlamda "devletçi" çevrelere karşı söylediği "Kandan, ölümden oy bekleyecek kadar siyasette seviyeyi alçaltıyorlar" sözleri, Türkiye'de öteden beri savaştan rant sağlayan çevrelerin tavrını teşhir açısından son derece yaşamsal bir belirlemeye katılıyor. Bu anlamda pek çok vurgusundaki ortak tespitlerde barışçı çevrelerle ortak bir söylem yakalandığını düşünüyorum. Bu nedenle bu tutumu, herhangi bir kompleks gösterilmeksizin desteklemeli, teşvik etmeliyiz. Bu anlamda asker kesimin geçmiş dönemki düzenlemeleri yeniden parlamentodan çıkarmaya çalışmasının önüne bir tür set çekilmelidir. Demokratik yönde yapılan yasal düzenlemeler, kazanımlar kıskançlıkla korunmalıdır.

EYLEMLER DURMALIDIR Doğrusu Sayın Erdoğan'ın Diyarbakır'daki konuşması bütünlükten yoksundur. Çünkü aynı konuşmada, MHP ve CHP gibi "muhafazakar" çevrelerin kullandığı bir retoriği de kullandığı dikkatten kaçmıyor. Ancak bu retorikte, "tek dil" ve "tek kültür" vurgusunun olmadığı da görülmeli. Bu nedenle ortaya çıkan bu tablo çerçevesinde, hükümetin Başbakan tarafından dile getirilen bu görüşlerde ne kadar samimi olduğu, altının doldurulup doldurulmayacağını, ne kadarının gerçekleştirileceğini görmek bakımından attığı/atacağı doğru adımların tereddütsüz desteklenmesi gerekir. Bunun için de mayınlama, bombalama vs. şeklinde son dönemde artan silahlı çatışmalara son vermek gerekir. Bu ülkede Kürt, Türk, Laz, Çerkez herkes yeterince acı çekti. Şiddetin yara sarmadığı yeni yaralar açtığı ortaya çıktı. Akan gözyaşının bir son bulması gerektiği ve yakalanan diyalog yaklaşımının derinleştirilmesi için herkesin üzerine düşeni eksiksiz yapması gerektiğinin zamanı da çoktan geldi, diye düşünüyorum.

(*) DEP eski milletvekili YARIN: Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Büşra Ersanlı

www.evrensel.net