İnsan hakları,
   Orta Asya ve Kafkaslar'a da lazım!

Mazlum-Der'in Harb-İş Konferans Salonu'nda düzenlediği panelde 11 Eylül sonrası gelişmeleri, Orta Asya ve Kafkasya'daki insan hakları ihlallerini ve devlet politikaları masaya yatırıldı.

Mazlum-Der, Orta Asya ve Kafkasya'daki insan hakları ihlallerini ve devlet politikalarını masaya yatırarak, bu soruna karşı Türkiye ve dünya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışıyor. "Orta Asya ve Kafkasya'da İnsan Hakları Sorunları; Politikalar" başlığıyla Harb-İş Konferans Salonu'nda önceki gün düzenlenen panelde konuşan Mazlum-Der Genel Başkanı Ayhan Bilgen, insan hakları sorununun küreselleştiği bir süreçte, duyarlılığın da sınırları aşması gerektiğini ifade etti. Bilgen, Türkiye'nin, bölgede insan hakları merkezli bir politika geliştirmemesinde, kendi iç sorunlarının büyük rol oynadığına dikkat çekerek, "senin teröristin varsa, benim de teröristim var" diye özgürlüklerin kısıtlanmasına tepki gösterdi. İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Yusuf Alataş ise bölgedeki ihlaller konusunda, ancak çarpıcı bir ölüm olayının ardından açıklama yapmakla yetindikleri eleştirisini yöneltti. Alataş, ön yargılardan kurtularak, karşıt görüşlülerin de haklarının savunulmasının önemine dikkat çekti. Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Öğretim Üyesi Bekir Berat Özipek, küreselleşmenin, "insan haklarını ihlal eden bir ülkenin iç işlerine karışmak" gibi olumlu bir süreç başlattığına işaret ederek, insan hakları savunucularının; yarayı kaşıyanları kınamaktansa, yarayı kapatmaya çalışması gerektiğini dile getirdi. İnsana Yardım Vakfı adına konuşan Eyüp Tuncer ise "devlet terörünün" 11 Eylül'den sonra daha çok konuşulduğunu, insan hakları ihlallerinin bazı ülkeler tarafından yasallaştırılmaya çalışıldığını söyledi. Aynı vakıftan Özden Öner, insan hakları ihlallerinin sorumluları olarak emperyalizm ile Amerika, İsrail ve İngiltere gibi ülkeleri gösterdi.

Toplumsal örgütlenme lazım Kafkas Vakfı Şube eski Başkanı Fahri Huvaj da bireye yönelik ihlali ortaya çıkarmanın kolay olduğunu belirterek, "Ancak insan topluluklarına yönelik ihlallere karşı çıktığınız zaman devlete karşı çıkmış olursunuz, bu çok daha tehlikeli bir durumdur" dedi. Huvaj, Kuzey Kafkasya'da, Türkiye ile mukayese edilemeyecek düzeyde ihlaller olduğuna dikkat çekerek, Adige halkının yüzyıllardır Rusya ile yaşadığı ilişkiyi örnek gösterdi. Huvaj, 1600'lü yıllarda topraklarından göç etmek zorunda bırakılan halkın; bölgede kalanlarının, Sovyetler Birliği zamanında dil ve kültürlerini geliştirmek imkanını yakalarken, Türkiye'ye göç eden ezici çoğunluğunun, dillerini konuşamadığına dikkat çekti. Huvaj, Sovyetler'in, toplumsal hakları tanıma konusunda çok ileride olduğuna işaret ederek, Anadolu'nun, "kültürler ve dillerin mezarlığı değil, zengin bir bahçesi" olması gerektiğini söyledi. Özbekistan Erk Partisi Türkiye Temsilcisi Pirmuhammed Halmed ise Özbekistan'da muhalefetin her türlüsünün yasaklandığını, ifade özgürlüğü ve serbest dolaşım hakkının kısıtlandığını, 3 milyondan fazla Özbek'in ülkeyi terk ettiğini dile getirdi. 26 milyonluk Özbekistan'da 400 bin mahkûmun ve 1 milyon polisin olduğunu belirten Halmed, 13-14 Mayıs'ta Andican'da çıkan olaylarda, iki binden fazla insanın öldürüldüğünü savundu. Doğu Türkistan Derneği Ankara Şube Başkanı Hayrullah Efendigil ise Sincan Uygur bölgesinde, kitapların yasaklandığını, muhaliflerin kurşuna dizildiğini, çiftçilerin topraklarına el konulduğunu, fabrikaların özelleştirilerek işsizliğin başgösterdiğini, gençlerin eğitim imkanlarının elinden alındığını ifade etti.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Göç yolu mu göründü? Ali Rıza Kılınç Bölgede askeri operasyonlar devam ederken, geri dönüşlerin yaşandığı köylerde yine göç endişesi başladı. Göç Haftası nedeniyle Diyarbakır Barosu Zorunlu Göç Komisyonu'nun ziyaret ettiği Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Kayacık köyü bunlardan biri. 90'lı yıllarda boşaltılan Kayacık köyünde geçtiğimiz ay mayın patlaması sonucunda iki asker ve iki köylü yaşamını yitirmişti. Köylüler, "Bir daha göç etmek istemiyoruz. Köylerimizde yaşamak istiyoruz. Operasyonlar durdurulsun" diyorlar. Yaşanan mayın olayı konusunda yorum yapmaktan çekinen köylülerin gelişmeler karşısında kaygılarının arttığı da gözden kaçmıyor.

İki karakol arasında Köylülerin anlatımına göre, olay aralarında 150 metre mesafe bulunan iki karakol arasında gerçekleşiyor. Patlamada yaşamını yitiren Hüseyin ve Taha Çolak kardeşler istek üzerine Jandarma Karakolu'na traktörle yemek götürüyorlar. Yemeği karakola bırakıp geri döndükleri sırada patlayan mayın dört kişinin yaşamına mal oluyor. Mayın olayında iki kayıp veren Çolak Ailesi, henüz olayın şokunu atlatamamış. Ağabey Salih Çolak, traktörün gidiş ve gelişinin aynı teker izinde olduğunu iddia ediyor. Çolak, "Operasyonların yapılmasından yana değiliz. Daha önce yaşananlar ortada. İnsan istemese de korkuyor. Yeni bir göç istemiyoruz. Zorluklarla boğuştuk. Şimdi de iki kardeşim öldü. Artık ne desem boş değil mi?" diyor. Muazzam bir ovanın dağa yaslanan kısmına kurulan Kayacık köyünde edinilen ilk izlenim çok çarpıcı. Köyde, yıkılmış harabe evler ile yeni yapılan evler iç içe geçmiş durumda. İhtiyarlar, kadınlar ve çocuklar dışında gençleri görmek mümkün değil. Köyün girişinde kucağında bir miktar ot ile eşeği üzerinde rastladığımız Mahfuz Kocakaya, "Eğer burası eski günlere dönerse ben hiçbir yere gitmem, yeter artık!" diyor.

Sürgün yılları Bir eve yapılan ziyarete köyün ileri gelenleri de katılıyor. Aralarında kadınlar da yer alıyor. Köylüler, köyün boşaltılmasından geri dönüşe kadar yaşadıklarını anlatıyorlar. Hüseyin Akgönül kendinden örnek veriyor. Köyün boşaltılmasından sonra 15 nüfusla Diyarbakır'a yerleştiğini anlatıyor; "Bir ay içinde ancak üç dört gün çalışabiliyordum. O da inşaat işiydi. Açtık. Perişan olduk. Kendimizi zar zor buraya attık."

Artan kaygılar Avukatlardan biri "neden köyde genç yok" diye bir soru sorduğunda ise, Yakup Köse cavap veriyor; "İşin aslı çocuklar korkuyor. Gelmek istemiyorlar" diyor. Köylüler, artan operasyonları kaygıyla izlediklerini dile getiriyorlar ama bu konudaki düşüncelerini dile getirmekten çekiniyorlar. Ayşe Kocakaya, köylülerin bu tutumunu sert bir dille eleştiriyor. Kocakaya Kürtçe yaptığı konuşmasında, köylülerin baskı altında olduğunu ve bunu dile getirmekten korktukları iddiasında bulunuyor. Kocakaya, "Devlet bize ne yaptığını biliyor. Yıkık evimde iki yıl bile oturamadım. Biz buradan sürüldük. İşsiz güçsüz kaldık. Şimdi taşların içinde yaşıyoruz. Çocuklarım okula gitmiyor. Madem kardeşiz neden hâlâ sürünüyoruz. Barış istiyoruz. Operasyon değil. Operasyonlar biterse iyi olur" diyor.

www.evrensel.net