Keçi ayaklı Tanrı Pan

Rüzgâr Tanrısı Hermes'ten gebe kalan perikızı Diryops; keçi ayaklı, kuyruklu, boynuzlu ve keçi sakallı bir bebek dünyaya getirdi. Anası doğurduğu bu bebekten çok utandığı için onu kaptığı gibi taşlık kayalık bir dağbaşına bırakıp geldi.

Rüzgâr Tanrısı Hermes'ten gebe kalan perikızı Diryops; keçi ayaklı, kuyruklu, boynuzlu ve keçi sakallı bir bebek dünyaya getirdi. Anası doğurduğu bu bebekten çok utandığı için onu kaptığı gibi taşlık kayalık bir dağbaşına bırakıp geldi. Ama tez serpilen bu bebek, hemen bir keçi gibi kayadan kayaya atlayıp zıplamaya başladı... Kısa bir süre sonra da, dağdaki çobanların koyun-keçi sürülerini gizlice güdüp yedmeye başladı. Bu arada kaval çalmasını da öğrendi. Babası Tanrı Hermes bir gün onu Olimpos'a götürüp oradaki tanrılarla tanıştırdı. Ne var ki Pan; o ulu tanrıların, onun keçi görünüşüyle gizliden gizliye alay etmelerine, dudak altından küçümsemelerine çok içerledi! Üstelik Olimpos'un ağır ve yapmacık iklimine; tanrı ve tanrıçaların tantanalı yaşamlarına da bir türlü ısınamadı!

İnsanları çok özledi Ormanların, çobanların, üretkenliğin ve biliciliğin tanrısı olan Pan; dağların katışıksız temiz havasını, üstlerinden hoplayıp sıçradığı büyük kayalıkları; ardı sıra koştuğu perikızlarını, yıldızları ve de insanları çok özledi… Nihayet bir gece, Olimpos'un yüksek tepelerinden birine tırmanıp keçi ayakları üstünde kaykıldı ve bir zıplayışta çok özlediği dünyanın kayalık dağlarına, iki ayak iki el üzerine usulca kondu! Dünyaya yeniden dönmenin sevinciyle hoplayıp zıplamaya başlayan Tanrı Pan; artık bundan böyle de Olimpos'taki tanrılar ülkesine bir daha uğramamaya, Cehennem'in ırmakları üstüne and içti... Vahşi kırlar, taşlı keçi yolları, ağaçlıklı ırmak kıyıları; eşkıyaların, isyancıların ve ayıların yaşadığı dağlardaki kayalık derin boğazlar, mağaralar, keçilerin otladığı bayırlar artık hep onun gönlünce gezip tozduğu mekânlardı... Bu seçkin mekânlarından birinde tanrı Pan, akşam üzerleri kavalını üflemeye başladığında; dağlardaki ağaçlardan apar topar sökülüp gelen uykulu kuşlar, çevredeki mağaralarda uyuklayan ayılar, kaplanlar, çobanların otlattığı sürüler ve dağlardaki bazı yalnız gezerler, onun bu öksüz ve yoksul ezgilerine dalar giderlerdi... İşte o zaman ona kulak kesilen bütün canlılar anlardı ki, Tanrı Pan gene perikızlarından birine gönlünü fena kaptırmıştır… Ve de sevdiği güzel ona yüz gönül vermemektedir! Çok yaygın bir söylentiye göre, üretkenliğin ve cinsel gücün de tanrısı olan Pan, böyle karışuk-kuruşuk yaratılmışlığı yüzünden çok çekmişti. Perikızları, daha başka güzeller; onun böyle keçi mi insan mı olduğunu bilememeleri yüzünden ona kolay kolay yüz vermiyorlardı…

Lise Bahçeleri'nde Bütün bunları düşünüp canının çok sıkıldığı bir gün Tanrı Pan, adını çok duyduğu Aristoteles adlı bir filozofun kendi felsefesini öğrettiği Lise Bahçeleri'nde gezdi tozdu; bu arada filozofun bir dersini gizlice dinledi, ama onun anlattıklarından da şaşkına döndü! Çünkü filozofa göre tanrılar; yüz kişiden on kişiyi ayrıcalıklı ve soylu olarak yaratmış; kalan doksan kişiyi de sırf onlara hizmet etmek ve hiçbir insancıl hak isteminde bulunmamak üzere köle ve "canlı alet" olarak yaratmıştı! Kralları ve soyluların bol ödenekli hocası olan bu filozofu cankulağıyla dinleyen, kölelerinin sırtından geçinen ve sözde tanrıların ayrıcalıklı yarattığı o soylu asalaklara haliyle çok öfkelendi… Öfkesinden gene dağlara doğru vurdu kendini… Ve bu yüzden kölelerin onlara karşı olan duygularını, o andan itibaren kutsal bir isyan öfkesine dönüştürdü... Üstelik Tanrı Apollon'a bile bilicilik yetisini vermiş olan bu keçi ayaklı ve bilici Tanrı Pan, gün gelip söz konusu asalakların soylarının bu kölelerce tümden kurutulacağını bildiği için de, eyyamcı filozofa gülüp geçti… Aşktan yana başı hiç gülmeyen bu iyi yürekli tanrı, gene de kendini dizginleyememiş, Sirinks adında çok güzel bir perikızına tutulmuştu. Ne var ki bu alımlı güzel perikızı, Tanrıça Artemis'e tapınıyor; onun gibi bakir ve temiz olarak yaşamını sürdürmek istiyordu! Ve tapındığı bu tanrıçanın armağan ettiği fildişi bir yayla, tıpkı onun gibi, dağlarda bayırlarda dolaşıyor; avcılık yapıyordu...

Pan korkusu: Panik İşte Aritoteles'in Lise Bahçeleri'nden dönüşü sırasında, uzun zamandır izini sürdüğü ama kendisine yüz vermeyen bu güzel Sirinks ile karşılaştı. Ona yaklaşıp bütün içtenliğiyle gönlünü açtı: Böyle av peşinde koşacağına kendisiyle birlikte yaşamayı önerdi. Kendi yaşadığı mağaraların serinliğinden, tanıdığı ağaç gölgeli akarsulardan, büyük kayaların oluşturduğu boğazlardan, oralarda çaldığı kavalla birlikte çam ağaçlarında estirdiği serin yellerden söz etti... Ama perikızı bu keçi ayaklı, keçi sakallı tanrının dediklerine hiç kulak asmadı ve ondan koşar adım uzaklaşmaya başladı. Haliyle Pan da koşaraktan onun ardına düştü... Çok uzun süren bu koşu sırasında Pan'ın çıkardığı sesler, estirdiği yeller, ağaçların çıkardığı uğultular o yöredeki bütün canlıları ürküttü. O yüzden çevredeki canlılar, duydukları bu korkuya; "Pan korkusu" anlamında "panik" adını verdiler… Bir süre sonra can havliyle koşan bu güzel perikızının karşısına, büyük Ladon nehri çıktı. Artık önünde su, ardında Tanrı Pan vardı! Umarsız kalan kızcağız, superilerini yardımına çağırdı ve hemen kendini azgın sulara bıraktı! Irmak güzel Sirinks'i bir anda yuttu ve içinde aktığı yatağını kurutup sazlığa dönüştü…Çok sevdiği perikızının böyle saz tarlasına dönüşmesine çok üzülen Tanrı Pan, hoplayıp zıpladı, dövündü. Kendince ağıtlar yaktı… Sazlar da tanrının ağıtlarına hışırtılı ezgileriyle yanıt verdiler. Tanrı Pan bu sazlardan birkaç tanesini kesti ve onları kuş kanadı şeklinde bağlayıp bir ağızlık taktı. Sonra da bir kaval gibi ağzına götürüp çalmaya başladı. Antikçağın insanları da; bu flüte keçi ayaklı tanrının sevgilisi Sirinks'in adını verdiler.. İşte o yüzden sazlıklardan süzülüp gelen o hışırtılı esintiler, Tanrı Pan'ın sevgilisi adına çaldığı bu flütten yankılanarak gelen hep aynı yanık ezgilerdir…

www.evrensel.net