'8 Mayıs kurtuluşun günüdür'

Deneyimli Alman sendikacı Werner Pfennig, ırkçılık ve faşizme karşı mücadeleyi anlattı.

Faşizmden kurtuluşu, 8 yaşında bir çocuk olarak yaşayan Werner Pfennig, yaşamını faşizme ve tarih çarpıtıcılığına karşı mücadeleye adamış. Savaşın sonunu Köln'de evlerinin bodrumunda geçirmek zorunda kalan Pfennig, "8 Mayıs'ta kapitülasyonun imzalanması herkes için kurtuluştu" diyor. Eski Nazilerin yeni kurulan Almanya'da yeniden işbaşına getirilmesi ise onun için kötü bir başlangıçtı.

Evrensel: 8 Mayıs'ın bugünkü anlamı nedir? Werner Pfennig: 8 Mayıs öncelikle faşizmden kurtuluşun günüdür. Almanya'da bugünün kurtuluş mu, yoksa yenilgi mi olduğu 60 yıldır tartışılıyor. Bu kurtuluşun dışarıdan gelen bir kurtuluş olduğunu, Sovyet Kızılordusu ve müttefik güçlerin Almanya'yı faşizmden kurtardıklarını da söylemek zorundayız. Çünkü Almanya kendi gücüyle faşizmi yenemedi ve onun dünyanın başına musallat olmasını engelleyemedi. 8 Mayıs'ın 60. yıldönümünün anlamı, bundan önceki yıllarda olduğu gibi faşizme karşı mücadeleyi sürekli kılmak, yeni ve eski Nazilere meydanı bırakmamak, ırkçılık üzerinden anlayışla politika yapılmasına bir daha kesinlikle izin vermemek, savaş hazırlıklarına ve savaşlara karşı mücadeleyi sürdürmektir.

Almanya'nın Yugoslavya ve Afganistan'a karşı savaşlara destek vermesi, ordunun görevlerini yeniden tanımlaması, BM Güvenlik Konseyi'nde koltuk talep etmesi veya ülke içindeki demokratik hakların sınırlanması değişik yorumlara neden oluyor. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Almanya'nın kuruluşunda karar altına alınan anayasa, demokratik ve sosyal bir ülkenin temeli sayılır. Anayasa, Almanya'nın daha demokratikleşmesi ve sosyal devleti geliştirmesi için aslında iyi bir zemindi. Ama gelişme başından itibaren, ne yazık ki bu yönde olmadı. Demokratik hakların altı oyuldu ve bugün de oyulmaya devam ediliyor. Savaştan sonra bir daha ordu kurmama konusunda kararlı olduğu söylenmesine karşın, kısa sürede ordu kuruldu ve silahlanmaya başlandı. Başından bugüne kadar Almanya'yı yeniden bir süper güç haline getirmek isteyenler vardı. Ve bunlarla sürekli mücadele halinde olundu. Son yıllarda yaşananlar bu konuda daha duyarlı olmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Almanya iki saldırı savaşında yer aldı. Ordu artık salt bir savunma ordusu olmaktan çıkartıldı. Bugün binlerce Alman askeri yurtdışında görev yapıyor. Güvenlik Konseyi'nde koltuk talebi, bu gelişmelerin bir sonucu. Ülke içinde de birçok gelişme var. İçişleri Bakanı Otto Schily'nin çıkardığı güvenlik paketleri vatandaşların hak ve özgürlüklerini kısıtlıyor. Bugünlerde bu paketlere bir yenisi eklenecek. Sosyal haklar kısıtlanıyor, milyonlarca insan işsiz, gençlerin eğitim sorunları artıyor, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurum giderek büyüyor. Bütün bu gelişmeler demokrasimizin tehdit altında olduğunu gösteriyor.

Faşist NPD ve DVU partileri, iki eyalet parlamentosuna girmeyi başardılar. Bu bir tehlike mi, yoksa geçici bir durum mu? Elbette ki tehlike. Biz VVN/BdA (Nazi Takibatına Uğrayanlar Birliği/Antifaşist Birlik) olarak her zaman bu tehlikeye dikkat çekip önlem alınmasını talep ettik. Ne yazık ki geleneksel partilerin temsilcileri uyarılara kulak tıkadı. Anayasanın 139. maddesine göre faşist örgütlerin dağıtılması gerekir. Ama yasama organları bu maddenin artık geçerliliğini yitirdiği görüşünde. Bu yasa yürürlükte olmasına karşın kullanılmıyor. NPD'yi kapatma davası o kadar baştan savma hazırlandı ki, başarıya ulaşması mucize olurdu. Davada şahit olarak gösterilen 30 kişinin hepsi Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın ücretli çalışanlarıydı. Yani bu şahitler hem Naziydi, hem de anayasayı koruma görevlileriydi. Mahkeme bunları şahit olarak kabul etmedi ve davayı geri çevirdi. Son 10 yıl içinde 120 insan neonazi saldırılarında öldü, geçtiğimiz yıl 16 bin aşırı sağcı suç işlendi. Bütün bu yaşananlar daha duyarlı olmamız gerektiğini gösteriyor. Göçmenlerle birlikte yaşamı güçlendirmeli, onlara karşı sürdürülen politikalara karşı daha cesaretli olmalıyız. "Arkadaşıma Dokunma" kampanyası bence çok önemliydi, benzeri bir kampanya yeniden canlandırılabilir.

Son yıllarda sendikalar, sosyal ve siyasi hak mücadelesinde pek öne çıkmadı. Sendikalara daha fazla görev düşmüyor mu? Uzun yıllar sendikacılık yaptığım için, sendikalara yönelik bazı eleştirileri daha açık ifade etmem ukalalık olmaz sanırım. Sendikalar toplumsal, ekonomik ve politik birçok konuda tutuk davranıyorlar. Toplumun genel olarak demokratikleşmesi aynı zamanda yeni sosyal, ekonomik talepler ve bunlar için verilecek mücadeleyle bağlantılıdır. Örneğin Almanya'da 20 yıl önce çalışma sürelerinin kısaltılması için verilen mücadele, bütün toplumu kapsamıştı. Bütün ilerici güçler bu mücadele içinde yer almışlardı. İşçilerin kültürel, sosyal ve politik alanlarda daha aktif olmaları toplumun demokratikleşmesini sağlayacaktır. Ama sendikalar bu konuda somut talepler ileri sürmedikleri gibi, işyeri anlaşmalarında çalışma sürelerinin uzatılmasını onaylıyorlar. Sosyal hakların gasp edilmesi, Hartz IV yasaları... Bunlara karşı sendikaların daha kararlı mücadele etmesi gerek.

Son haftalarda hem Sosyal Demokrat Parti (SPD), hem de sendikalar söylemlerini radikalleştirdi. Belki de sendikalar söylemlerini eyleme dönüştürürler... Devam eden kapitalizm tartışmalarını sosyal demokratların yaptığı kötü bir seçim şakası olarak değerlendiriyorum. Dikkat ederseniz "kötü kapitalistler" dışarıdakiler, ulaşılması güç olanlar, hatta kim olduğu bile tam bilinmeyenler. SPD kapitalizmi çok sert eleştiriyor gibi gözüküyor, ama somut bir şey söylemiyor. Hiçbir vaatte bulunmuyor ve aslında kapitalizmi yenilemeye çalışıyor. Bu gözden kaçmamalı. Kapitalizmin tarihin söylediği son söz olduğuna inanmıyorum; alternatifimizin olduğuna, insanın insan tarafından sömürülmediği, bütün insanların dostluk ve kardeşlik içinde yaşadığı bir düzenin kurulacağına inanıyorum.

www.evrensel.net