Teknolojiye güvenmek

Gençler bilmezler eskiden gazete ve yayınevlerinde düzelticiler çalışırdı. Bu iş genellikle şair, öykücü gibi edebiyatçıların sırtındaydı. Musahhih denilen bu düzelticilerden biri de Nâzım Hikmet'ti.

Ateşim çok fazla sayılmaz 37,5. Ama 36 dereceyle yaşamaya alışık olduğumdan beni sersem etmeye yetiyor. Bir haftadır komik tedbirlerle ayakta durmaya, söz verdiğim toplantılara katılmaya çalışıyorum, ıhlamur demlemeleri, ısırgan çayları, C vitaminleri, serum fizyolojik damlatmalar falan filan. SSK'nın kapısı çalınamaz durumda. Neyse bunlar benim özel sorunlarım ama... Gazete yazısı da aksadı. Gerçi köşe yazarı olmadığımdan kimsenin fark ettiğini de sanmıyorum, ama özür dileyen ben olayım. Bu arada benim ateşimi yükselten tek başına grip değil. Gazetemizdeki, özellikle kültür sayfasındaki, yanlışlar. Biri benimle ilgili. 16. Yüzyıl başlarında yaşamış kadın şairimiz vardır Mihri Hatun. Benim de bu konuda yazılmış bir kitabım. Kadıncağızın adı, kitap tanıtılırken, sevgili çalışma arkadaşlarımın gayretiyle Mihri Sultan olmuş. Hem de 1. sayfadan. Bugün düzeltirler, yarın düzeltirler diye bekler, sayfayı dikkatle incelerken sayfada, üstelik başlıklarda yeni yanlışlar keşfettim Örneğin, "Yıldızlar Kayar Ya" olması gereken bir başlık "Kayarya" olmuş. İyi ki "kanarya" değil diye sevinmek gerekliydi, olmadı. Sayfa sorumlularına telefon edip onların da sinirlerini bozdum. Bu arada Gözleme'de "Y.S" imzalı bir yazıda Sülün Osman ile Mazhar Osman birbirine bir karışmış ki... Az kalsın Mazhar Osmanlık olacaktım. Haydi kültür sayfasını sanata bulaşanlarla etkinlik yapan ilçelerden başkası okumuyor, Gözleme'ye bu yapılır mı? Hadi bana "Bu yanlışı düzeltici yaptı" deyin de... Gençler bilmezler eskiden gazete ve yayınevlerinde düzelticiler çalışırdı. Bu iş genellikle şair, öykücü gibi edebiyatçıların sırtındaydı. Musahhih denilen bu düzelticilerden biri de Nâzım Hikmet'ti. Onun bir bahar şiirini anımsayacaksınız "Ben şair musahhih" diye başlar. Günde okumak zorunda olduğu kötü satırın hesabını yapar. Eskiden gazetelerde köşe yazarlarının yaptığı, muhabirlerin kotardığı her yanlış, ertesi günkü düzeltilerde düzelticilerin üstüne atılırdı. Biraz daha büyük yanlışlar da "tashih ve tertip hatası" sözüyle yine düzeltici olan musahhihlerle birlikte sayfa düzenini yapan mürettiplerin sırtına yıkılırdı. Hatta "Bu dünya nasıl düzeltilir ki, bütün yanlışlar düzelticilerden çıkıyor" diye özlü sözler bile vardı. Arap harflerinde yapılan yanlışlarda da düzelticiler kınanır, "bir nokta ile gözü kör ettikleri" söylenirdi. Şimdi ne düzeltici var, ne de genel hatalara bakan redaktör. Ne gazetelerde ne de yayınevlerinde. Nasılsa bilgisayarların yanlışın altını çizme programı var. O program da "Habur"u "hamur"un yanlış yazılmışı sanıyor. Ne var ki ben, bu konuda hep geç kalanlar gibi, teknoloji denilen canavara inanıyordum. Adresleri, mektupları bile bilgisayarımda koruyordum. Bu yüzden bilgisayar göçünce yaya kaldım. Kimsenin bende adresi yok. Yazılar da uçtu. (Ekmek parası işlerinin yedeklenmesi var neyse) Eh yazamayınca ne yapacaksınız? Televizyonu açtım. Anaa... Sınırları tutuşmuş bir Türkiye haritası. Başında yün takke bir delikanlı vatanın verdiği tattan, düşmanları yurttan atmaktan, titreyip kendine gelmekten falan söz ediyor. Adı da Mehmet'miş. Yahu bir hastalandım, Türkiye varolan dışında bir işgale mi uğradı diye telaşa kapılmama kalmadı, bu kez bir Ahmet günde birkaç infazdan, müebbet bir ceza mı sevda mı ne ondan söz etmeye başladı. Ne tür bir sevda kavrayamadım. O maralım falan diyor ama bakışı o ceylanı yiyecek kurt gibi, her neyse sevdaya karışılmaz. Notları karıştırayım da rahatlayayım dedim, defterlerden birinde şöyle eski bir not: "Betül Şen; 26.06.1974 yılında doğdu, 05.08.1994 yılında eşi tarafından, kumsalda bıçaklanarak öldürüldü... Ve kuma gömüldü Betül'ün elleri 20 yıllık hayatıyla..." Ülkemizde yadırganmayacak bir öykü. Değişik olan yanı bu genç kadının şiirlerinin kardeşlerince kitaplaştırılması. Bu kitaplaştırmaya bir televizyon sponsor olmuş, kitabın geliri Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı'na bağışlanacakmış. Kitap çıkmış mı... Bilemiyorum. Bir e-posta notu var: " [email protected]". Demek kitabın adı Ve Kuma Gömüldü Ellerim'miş. Bir mesaj atıp sormalıyım. Bir de yarım şiir var notlarım arasında, adı 8 Saat Şarkısı.: "Yorulduk çok çalışmaktan Aldığımız para yetmiyor yaşamamıza Düşünmemize zaman yok Güneş ışığını hissetmek istiyoruz Çiçekleri koklamak Tanrı da bizden yana biliyoruz, Alacağız 8 saati Güçlerimizi bir araya getirdik Doklarda, dükkanlarda ve fabrikalarda Sekiz saat çalışma, Sekiz saat dinlenme Bunu başaracağız." Bunu tanıyorum, 1 Mayısı hazırlayan günlerden bir şiir. Türkçesini düzeltmeye çalışmışım, İngilizcesi elimde olsa daha başarılı olurdum. Şimdilik o şiirin aslını aramaktan başka bir işim yok. Hele şu nalet ateşimi bir düşürebileyim.

[email protected]

www.evrensel.net