Demokrasi için
   birleşik mücadele zorunlu

Demokratik Türkiye Girişimi tarafından düzenlenen sempozyumlar dizisinin ilki yapıldı.

Demokratik Türkiye Girişimi tarafından düzenlenen "Çalışma Yaşamı ve Demokrasi" konulu sempozyum önceki gün gerçekleştirildi. Petrol-İş İstanbul Şubesi'nde yapılan sempozyuma TÜMTİS Genel Başkanı Sabri Topçu, Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın, Yol-iş 1 No'lu Şube Başkanı Ali Akdağ, BES 3 No'lu Şube Başkanı Nafi Maraş, Haber-İş İstanbul 1 No'lu Şube Başkanı Levent Dokuyucu gibi sendika temsilcilerinin yanısıra Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel ve parti yöneticileri ile Tuzla tersane işçileri, Tuzla deri işçileri, Kurtköy sanayi işçileri, Sarıgazi Belediyesi işçileri, eski Bakırköy Sümerbank işçileri, Telekom işçileri, TÜMTİS üyesi ambar işçileri, çeşitli ilçelerden tekstil işçileri ve çeşitli işkollarından kamu emekçileri katıldı. İlk oturumda "İstihdam Politikaları ve Demokrasi" konulu sunum gerçekleştiren ODTÜ İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cem Somel, demokrasiyi geniş anlamda insanın kendi kaderini belirleyebilmesi olarak tanımladı. "İşsizliği artırmak, istihdamı taşeronlaştırmak, emekçileri esnek çalıştırmak, işçileri geçici işçi olarak istihdam etmek, memurları sözleşmeli yapmak gibi sınıflararası ilişkiler içinde belirlenen politikalar olup işyerindeki bireysel ilişkilere kuvvetle yansır" diyen Somel, çalışanları yoksullaştıran ve mesai dışı hayatını kısıtlayan bu politikaların aynı zamanda, emekçilerin işyeri dışında siyaset yapma imkânını yani burjuva anlamda demokratik katılımı da sınırladığının altını çizdi. İşçilerin, özellikle işsizler ve tüm emekçi kesimlerle birleşik mücadelesinin zorunlu olduğunu kaydeden Somel, dış borçlarda özel alacaklılara olan borçların iptalinin de düşünülebileceğini belirterek "Zaten borçlar için konular faizlerle onlar bu riskin maliyetini fazlasıyla garantiye almış oluyorlar" diye konuştu.

Bütçeyi güçler belirler Kamu Harcamaları ve Kamu Gelir Sistemi başlıklı sunumu gerçekleştiren İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İzzettin Önder ise, bütçenin yükünü sırtlayanların emek kesimi ve sermaye dışı kesimler olduğu halde, aktarımların büyük çoğunun sermaye ve rantiye sınıfına gittiğini vurguladı. Önder, bu yönü ile bütçenin, kamu kesimlerini baskılayan bir işlev yüklendiğini belirtti. Önder, bütçenin içindeki faiz ödemelerini tümör olarak tanımladığı sunumunda, "Bütçe, toplumda sosyo-ekonomik güç ilişkileri sonucu oluşmuş dengenin bir fotoğrafıdır." dedi. Önder, bütçe gibi araçlarla insanların eğitim, sağlık gibi temel haklarını yok edenin sermaye sınıfı olduğu ve bu yüzden de emekçi sınıfların mücadelesinin hedefinin sermaye sınıfını ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Ekim Devrimi baskısından kurtulan kapitalizmin krizlerini aşmak için son olarak kamu hizmetlerini piyasalaştırılmayı hedeflediğini söylediği konuşmasında ise Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Özgür Müftüoğlu Türkiye'de de Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK) ile bunun gerçekleştirilmeye çalışıldığını dile getirdi. Kamunun yeniden yapılandırılması ile sosyal hakların ticarileştirildiğini söyleyen Müftüoğlu, "Eğitim, sağlık, sosyal güvence gibi hizmetlerin ticarileştirilmesi demek bundan sonra cebinde ne kadar para varsa o kadar sağılık, o kadar eğitim demektir" dedi. Kamu personelinin örgütlenmesinin de KYTK ile imkânsızlaştırıldığını belirten Müftüoğlu, KYTK'ya karşı mücadelenin bütün toplumun sorunu olduğunu da hatırlattı. Müftüoğlu, çalışanların sözleşmeli personel, part time çalışan gibi birçok statüye ayrılarak işyerinde çalışma barışının ortadan kalkmasının demokratik çalışma koşullarını imkânsızlaştıracağını da ekledi. Kendini emekçinin yanında ya da sol olarak tanımlayan ancak AB yanlısı olan kesimleri de eleştirerek, "Bunlar emekçilerin bir araya gelip birleşik mücadele etmesini engelleyen kesimlerdir ve topluma karşı bence en büyük ihaneti gerçekleştiren de onlardır. ABD'den de AKP'den de sermayeden de daha tehlikelidir bu kesim çünkü bizim yanımızdaymış gibi görünüp bunu yapıyorlar" yorumunda bulundu. 3. oturumun son sunumunu ise Mersin Üniversitesi Öğretim Üyesi Yüksel Akkaya gerçekleştirdi. Sendikal Örgütlenme, Demokrasi ve Özgürlük üzerine düşüncelerini aktaran Akkaya, bir ülkede demokrasinin olup olmadığının özgürlüklerin varlığı, siyasal yapı ve eylemlere bakılarak değerlendirileceğini söyledi. "Dolayısı ile bu yaklaşım kendisini çalışma yaşamının bir parçası olan sendikal örgütlenmede gösterir. Çalışma ilişkilerindeki özgür ve demokratik ortam o ülkedeki demokrasinin ve özgürlüklerin de durumunu açıklar" dedi. Türkiye'de sendikal örgütlenmenin artık bir 'delilik' olarak görüldüğünü söyleyen Akkaya, işyerlerinde giderek daha otoriter, faşizan çalışma ortamları yaratıldığını ifade etti. Demokratik uygulama olarak lanse edilen 'Sosyal diyolog' gibi uygulamaların ise emekçiler için bir katılım zorbalığı olduğuna dikkati çeken Akkaya, bu yolla sermayenin kendi çıkarları için aldığı kararları emekçileri de ortak etmeye zorladığnın altını çizdi.

İlerici sınıf tavrı Sempozyumun son oturumun da kamunun yeniden yapılandırılması ve istihdam politikalarına değinen Petrol-İş Araştırma Uzmanı Ayfer Eğilmez ise devletin salt yansız bir yapı olarak olarak sunulduğunu belirterek, kamunun kâr yerine toplumun çıkarını gözetme, eşitsizlikleri giderme özelliğinin silinmek istendiğini ifade etti. Kamunun hizmeti sunan değil alan, müşteri memnuniyeti üzerine hareket en bir anlayışa getirilmek istendiğini söyleyen Eğilmez, çalışanlar açısından fazla mesai ücreteleri ile ek ücretlerin kaldırılacağını, iş güvencesi yok edilerek sendikaların devre dışı bırakılacağını kaydetti. Eğilmez, "Emekçi örgütlerinin kapitalizm içinde alternatif aramaktan öte, ilerici bir sınıf tavrıyla hareket etmelerinin zamanı değil mi?" dedi. KESK adına sempozyuma tebliğ sunan MYK Üyesi Güven Gerçek, Kamu Personel Rejimi ve 4688 sayılı Yasa üzerine değerlendirmede bulundu. Bir ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin alanının sorunlu olmasının çalışma yaşamında da bir demokrasiden söz edilemeyeceği anlamına geldiğini belirtti. Türkiye'de baskı ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller nedeniyle sendikalaşma oranının oldukça düşük olduğunu, TİS'ten ancak 500-600 bin civarı işçinin yararlanabildiğini kaydederek, sendikalara üye olan 800 bin kadar kamu emekçisinin de toplusözleşme hakkını kullanamadığını belirtti. Emekçilerin işçi, memur, sözleşmeli, gibi statü ayrımlarıyla bölündüğünü, statü ayırımana dayalı bir sendikal mevzuat getirilerek mücadelenin bölünmesinin hedeflendiğini aktaran Gerçek, 4688 sayılı Yasa'nın sendikal hak ve özgürlüklerin kullanımını sınırlamak ve yasaklar getirmek için çıkarıldığını söyledi. Bu yasanın tümüyle kaldırılarak özgürlükçü ve demokratik bir içerikte ele alınması gerektiğini hatırlatan Gerçek, kamu reformuyla sendikal hareketin ciddi bir saldırı ve tasfiye planı ile yüz yüze olduğunu söyledi. Personel rejimi reformuyla kamu emekçilerinin sözleşmeli çalıştırılarak işgüvencelerinin ellerinden alınacağını belirten Gerçek, saldırılara karşı sendikaların ve emekten yana örgütlerin etkin eylem yapmalarının zorunlu olduğunu dile getirdi. Gerçek konuşmasında Kürt sorununun çözüm bekleyen demokratikleşme sorunları içindeki önemine de dikkat çekti.

Sendikalar sessiz 2821, 2822 sayılı yasalardaki değişikliklere değinen Avukat Kamil Tekin Sürek de, DİSK ve Hak-İş'in çalışanları ilgilendiren bir sempozyuma duyarsız kalmalarını eleştirdi. 2821 sayılı Sendikalar ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi kanunlarında yapılmak istenen değişikliklerle çalışanların, 42 yıl önceki düzenlemelerin durumuna bile gelemediğini belirtti. İşkolu sayısının 18'e indirilmesinin olumlu fakat yetersiz olduğunu ifade eden Sürek, işkolu barajını yüzde 5'e indirme yerine sıfır barajın uygulanmasını istedi. 312 gibi maddelerden ceza alanların sendika kurucusu olamadıklarına, noter şartı kaldırılmayarak sadece yüzde 25'lik bir indirim yapıldığına dikkat çeken Sürek, otobüs, tren, banka gibi alanlarda çalışanların grev yasağı kalkmasına rağmen petrol, doğalgaz gibi önemli işkollarında yasakların sürdüğünü söyledi. Hayatı durduramadıktan sonra grev yapmanın anlamının kalmadığının altını çizen Sürek, dayanışma, siyasi grevlerin hâlâ yasak olduğunu dile getirdi. Sendikaların bu düzenlemelere sessiz kalamayacaklarını vurgulayan Sürek, "Vakit yok, seslerini bugünden itibaren çıkarmaları lazım" dedi.


Açılış konuşmasını Cengiz Bektaş yaptı Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) Genel Başkanı Cengiz Bektaş, sempozyumda tartışılacak konuları aktardı. 30 Eylül 2003'te 30 sanatçı, aydın, akademisyen tarafından Demokratik Türkiye İçin Çağrı Bildirgesi'ni kamuoyuna sunarak çalışmalarını başlatan Girişim, demokrasi ihtiyacını, mevcut yasa ve antidemokratik uygulamaları her alanda her kesimin tartışmasına açmıştı. 3 sempozyum halinde tamamlanacak olan Demokratik Türkiye Sempozyumlar'nın devamında "Kişi Hak ve Özgürlükleri, Siyasal Haklar" ve "Sosyal ve Kültürel Haklar" başlıklı iki sempozyum daha gerçekleştirilecek.


Tarım politikaları bağımlılık getiriyor Sempozyumun 2. oturumunda ise tarım politikaları tartışıldı. "Tarım Politikası Nereye Gidiyor" konulu bir tebliğ sunan Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya, Türkiye'de IMF ve DB aracılığıyla tarımın nasıl çökertildiğini rakamlarla ortaya koydu. Türkiye'de ABD'ye göre verimliliğin daha fazla olduğu ürünler de, ABD ile kıyaslandığında devlet desteğinin çok sınırlı kaldığına verilerle dikkat çeken Özkaya, AB üyeliğinin tarıma etkilerini de anlattı. AB'nin büyük ülkelerinin kendi tarımlarına milyarlarca Euro destek verirken son olarak AB'ye üye olan ülkelere ise tarım için çok az mali destek verdiği ve verilen desteğin de 2014 yılı ile sınırlı olduğunu istatistiklerle açıklayarak, "Alkışlanılan AB, Türkiye'nin DB politikalarını uygulayarak tarıma desteğini çekmesini istiyor" dedi. İzleyicilerden özellikle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar hakkında sorular alan Özkaya, GDO'lu tohum kullanımının çiftçileri ve ülkeleri uluslararası GDO tekellerinin eline teslim etmek anlamına geldiğini belirtti.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Doğumlar neden sağlıksız?Ata Soyer(*) Türkiye' de sağlık eşitsizliklerine bakıldığında, kır-kent, doğu-batı, sınıf, cahil-okumuş gibi çelişkilerin öne çıktığı görülür. Örnek verecek olursak, bebek ölüm hızının ortalama binde 43 olduğu verisinden hareketle, kırda bu sayının 55'e çıkarken kentte 35 olduğu hesaplanmıştır. Türkçesi kırdaki annelerin bebekleri, kenttekilere kıyasla 1.6 misli daha fazla ölmektedir. Aynı örneğe devam edecek olursak, Batı'da binde 32.8, Güney'de binde 32.7 olan bebek ölüm hızı, Doğu'da binde 61.5'tir (fark 1.9 kat). Bir başka eşitsizlik, gelir dilimleri arasındadır. En yoksul yüzde 20'ye dahil annelerin bebekleri, en zengin yüzde 20'dekilere kıyasla 3.9 misli daha fazla ölmektedir. Benzer eşitsizlikleri uzatmak mümkün. Ancak, Türkiye gerçekleri açısından bir başka "faktör" daha vardır. Bu "faktör" pek dile getirilmemekle birlikte biliriz ki, eşitsizlikler de önemlidir. Birlikte izleyelim. 1- TNSA (Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması) verileri, bazı araştırmacılar tarafından ileri analize tabi tutuldu. Bu analizler içinde, Dr. Ayşe Akın ve Dr. Şevkat Bahar Özvarış' ın "Türkiye'de Doğum Öncesi Bakım" ve "Türkiye' de Doğum ve Doğum Sonrası Bakım" başlıklı iki çalışması, bize oldukça ilginç ipuçları sunmakta. Ülkemizde, her yıl yaklaşık 1.5 milyon doğum olduğu belirlenmiştir. Son beş yıllık değerlendirme sonucu, ülkemizdeki doğumların yüzde 22.8'inin "anadili Kürtçe" olan kadınlar tarafından yapıldığı hesaplanmıştır. Bu bilgiyi, yıllık doğum sayısına uyarladığımızda, "ana dili Kürtçe" olan kadınların yaptıkları doğum sayısının yaklaşık 342 bin olduğu ortaya çıkmış olur. 2- Temel soru şu; "ana dili Kürtçe" olan kadınların, diğer kadınlara kıyasla sağlık ölçütleri daha mı kötüdür? Sağlık hizmetlerine ulaşım açısından, "anadili Kürtçe" olanların dezavantajları var mıdır? "anadili Kürtçe" olan kadınların bazı sağlıklı olmayan davranışları mı, onların sağlıklarının daha bozuk olmasına yol açmaktadır? 3- İlki için, bir bilgiye sahip değiliz. Ancak, Doğu-Batı arasındaki 2 misline yakın farkın, bizim için yeterli olduğunu söyleyebiliriz. Doğu'da yaşayan kadınların bebekleri, Batı'daki annelere kıyasla 2 misli daha fazla ölmektedir.

Doğum sıklığı 4- Bu sağlıksızlıkta, annelerin ne derece sorumluluğu vardır? Ne tür sağlıksız davranışları vardır ki bu annelerin, sonuçları olumsuz çıkmaktadır? Bir risk, annelerin genç yaşta evlenmesi olabilir. Son 5 yılda "anadili Kürtçe" olan annelerin yüzde 15.9'u 20 yaş altındayken, bu oran "anadili Türkçe" olan annelerde yüzde 14.1'dir. Pek fark görünmüyor. Bir başka riskli davranış olan 35 yaş üstünde doğum yapma durumuna bakıldığında, fark biraz daha anlamlı görünmekte: "anadili Kürtçe" olanlarda yüzde 9.1, "anadili Türkçe" olanlarda yüzde 6.3. Bir diğer risk faktörü, sık aralıklı doğum yapmaktır. Yani, iki yıldan daha kısa süre ara ile doğum yapılması, anne ve çocuk sağlığı açısından önemli bir risk teşkil eder. "Anadili Kürtçe" olan annelerin yüzde 38.7'si sık aralıklı doğum yaparken, "anadili Türkçe" olan annelerde bu oran, nispeten düşüktür: yüzde 25.1. Sonuçta, "anadili Kürtçe" olan annelerin, sağlıksız davranışlara biraz daha fazla sahip olduğu söylenebilir. Ancak, bu sınırlı farkın, onların sağlıklarının daha kötü olduğunu açıklamada yeterli olup olmadığı, sağlık hizmetlerine ulaşmadaki farklılığı bilmekle ortaya çıkacaktır.

300 bin kadın hiç bakım almıyor 5- Özellikle anne ve çocuk sağlığında, sağlık hizmetlerine ulaşım açısından iki kritik faktör vardır: Birincisi, doğum öncesi bakım alınması, diğeri de doğumun sağlıklı koşullarda yapılması. Türkiye'de 1.5 milyon doğum yapan kadının neredeyse üçte biri (%31.9) doğumdan önce tıbbi bakım al(a)mamaktadır. Bu oran, "anadili Türkçe" olanlarda yüzde 22.1'e düşerken, "anadili Kürtçe" olanlarda yüze 59.7'dir. Başka bir deyişle, her 3 Kürt kadınından 2'si doğum öncesi bakımla tanışmadan doğuma girmektedir (2.7 kat). Ek olarak, "anadili Kürtçe" olan kadınların yüzde 28.7'si de yetersiz doğum öncesi bakım almaktadır. Dolayısı ile, yeterli doğum öncesi bakım alan Kürt kadını oranı sadece yüzde 11.6'dır. 342 bin "anadili Kürtçe" olan kadının bir yılda doğum yaptığı varsayılırsa, yeterli bakım alanların sayısı, 40 bin kadardır. 300 bin kadın ise ya hiç bakım alamamakta, ya da yetersiz bakım almaktadır. 6- Durum saptamasının biraz daha ötesine gidelim. Doğum öncesi bakım alamayan annelerin, neden bu bakımı alamadıkları sorgulandığında, ihtiyaç duymadığını ifade edenlerin dışında, yüzde 16 kadın maddi yetersizlik, yüzde 11 kadın bakımın nerede verildiğini bilmemek, yüzde 5 kadın da yakında sağlık kurumu olmaması gerekçelerini göstermişler. "Anadili Kürtçe" olan kadınlarda maddi olanaksızlık gerekçesi yüzde 21.5 "anadili Türkçe" olanlarda yüzde 8.5 olarak ifade edilmiştir. Bu durum, "anadili Kürtçe" olmakla, "yoksul" olmanın birbiri ile çok yakın ilintili olduğunu da göstermektedir. Sağlık hizmeti sunumuna bağlı gerekçe ile hizmet alamama, "anadili Kürtçe" olanlarda yüze 12'yken, "anadili Türkçe" olanlarda sadece yüzde 4'tür. Bilememe hali nedeniyle yararlanamama, her iki grupta benzerdir; yüzde 17.5 ve yüzde 15. Bu sonuç, bize her iki Kürt kadınından birinin, ihtiyacı olduğu/gereksinim duyduğu halde, doğum öncesi bakıma ulaşamadığını göstermektedir. 7- Pekiyi, bu kadınlar, doğum öncesi bakımı hangi sağlık kurumundan almaktadır? İşin ilginci, sağlıkta kamu ağırlığından şikâyet edenler, sağlığın aslında fiilen özelleşmiş olduğunu bir kez daha görecekler: Doğum öncesi bakımın yüzde 60'ı özel sağlık kurumlarında yapılmaktadır. Geri kalan bakımlar ise, kamu hastaneleri ve kamu birinci basamak arasında bölüşülmektedir. Yüzde 20 devlet hastaneleri, yüzde 26 sağlık ocağı, sağlıkevi, ana çocuk sağlığı merkezi, yüzde 7.6 SSK sağlık kurumları, yüzde 2.7 üniversite ve diğer kamu sağlık kurumları. Kurumsal yararlanmada, "anadil" farkı var mı? Kamu birinci basamak sağlık kurumlarından yararlanmada, "anadili Türkçe" olanların "anadili Kürtçe" olanlara kıyasla daha avantajlı olduğu (yüzde 17.5 ve yüzde 10.2), kamu hastanelerinden yararlanmada fark olmadığı (yüzde 23.2), özel sektörden yararlanmada ise "anadili Kürtçe olanların" önde olduğu (yüzde 66.2 > yüzde 58.6) görülmektedir. Çarpıcı bir çelişki ile bu bölümü bitirelim; maddi yetersizlik nedeniyle, beş Kürt annesinden biri doğum öncesi bakım alamazken, doğum öncesi bakım alan Kürt annelerin üçte ikisi özel sektörden bakım almaktadır...

İki doğumdan biri sağlıksız 8- Doğumun sağlıksız koşullarda yapılması da, anne ve çocuk sağlığının (ölümlerinin) en temel faktörlerinin başında gelmektedir. "Anadili Türkçe" olan annelerin sadece yüzde 7.9'u sağlıksız koşullarda doğum yaparken, "anadili Kürtçe" olan annelerde bu oranyüzde 49.7'dir. Yani iki Kürt kadınından biri, sağlıksız koşullarda doğum yapmaktadır. 9- Toparlarsak, bir yılda gerçekleşen 1.5 milyon doğumdan yaklaşık 342 bini "anadili Kürtçe" olan kadınlarda oluyor. Bu 342 bin kadının 85.5 bini yaş, 132 bini doğum aralığının sık olması yönünden riskli davranış içinde. Ancak bu riskler, sağlık hizmetlerine ulaşma ile ilgili risklerin yanında çok hafif kalmakta. Çünkü 342 bin Kürt kadının 206 bini, hiç doğum öncesi bakım almıyor. Geri kalan kadınlardan sadece 44 bini kamu sağlık olanaklarından yararlanabiliyor (13-14 bin kamu birinci basamak, 30 bin kamu hastanesi). Bunların dışında 90 binin üzerindeki Kürt kadın, özel sağlık sektöründen doğum öncesi bakım almakta. Doğum öncesi bakım al(a)mayan 200 binin üzerindeki kadının beşte birinden biraz fazlası (44 bin) bu konuda maddi yetersizliği gerekçe gösteriyor. 25 bini, hizmetten şikâyet ediyor. 37 bini de, bilgi eksikliği ya da diğer gerekçeleri öne sürüyor. 10- Aynı durum, doğumun yapıldığı koşullar için de geçerli. 342 bin Kürt kadının 170 bini, sağlıksız koşullarda doğum yapıyor. 28 bin Kürt kadını, evde sağlık personeli ile doğum yaparken, 130 bini ise hastane koşullarında doğuruyor. 206 bin Kürt kadının, doğum öncesi bakım açısından hizmet alamama, 170 bin Kürt kadının doğum yapma açısından kesin risk altında olduğunu söyleyebiliriz. Doğal ki, bu iki rakamı toplamıyoruz. "Duplikasyonlar" mevcut tabii ki. Ama, her üç Kürt kadından ikisinin (ve de doğuracakları çocukların) risk altında olduğunu söylemek mümkün. Bu Türkiye için de, dünya için de çok yüksek bir oran. 11- Buraya kadar, riskleri ve nedenlerini belirlemeye çabaladık. Bu riskleri azaltmanın yolu ayrı bir tartışma konusu. Ama, bazı ipuçları bulmaya çalışalım. Öncelikle, yoksul bırakan nedenlerle, "anadili Kürtçe" olmakla birlikte bulunan iki ana faktör olarak öne çıkıyor. Yoksullukla ilgili nedenleri, sağlık açısından ortadan kaldırmanın en iyi yolu, hiç ayrım yapmadan topluma parasız sağlık hizmeti sunmaktır. Parasal engel getiren tüm uygulamalar, bu alanda eşitsizliği derinleştirmekte, en yoksul olanlar en mağdur olmaktadır.

Sağlık ocakları yetersiz 12- Türkiye' de yıllardır uygulanan "kamusuzlaştırma" politikası, en çok "anadili Kürtçe" olanların hizmet aldığı yörelerde etkili olmuştur. Örneğin, ülkemizde iki problemli bölge vardır, sağlık ocaklarının yetersizliği açısından. Biri, İstanbul nedeniyle Marmara Bölgesi. Diğeri ise, nüfusun yüzde 16'sının yaşamasına karşın, sağlık ocaklarının sadece yüzde 7'sine sahip olan Güneydoğu Anadolu Bölgesi. Türkçesi, bölgede sağlık ocağı sayısı, teorik olarak bulunması gereken sayının yarısından azdır. 400'ün biraz üzerinde olan sağlık ocağı sayısı, en az ikiye katlanmalıdır. Bizim, ülke ölçeğinde öne çıkardığımız, "kamusal hizmetin ağırlıkta olması" fikri, bölge için çok anlam ifade etmemektedir. Çünkü, fiziki olarak "kamu", bölgede çok sınırlıdır. Bir de, sağlık ocakları ve diğer sağlık kurumlarındaki insangücü ve olanaklara bakalım. Türkiye'de 6000 civarındaki sağlık ocağının 720'sinde, 12 bin kadar sağlıkevinin 8 bininde ebe yoktur. Güneydoğu'da sağlık ocağı olmayan 80'in üzerindedir (420 sağlık ocağında). Ebesi olmayan sağlıkevi oranı ise, yüze 84'tür. Ara sonuç; yetersiz sağlık kurumu, yetersiz sağlık kurumunda yetersiz sağlık personeli. Doğal ki, bu yetersizliğin sonucu, yetersiz hizmet oluyor. Örneğin, bir yılda ortalama olarak bir bebeğin (ilk bir yaş) izleme sayısı 3.23'ken, bölgede bu sayı, 1.99'un altındadır. Hatta Ağrı, Batman, Gaziantep, Hakkari, Mardin, Şanlıurfa'da 1'in altındadır. 13- Hep nicelik yetersizliğinden söz ediyoruz. Buna bir de, nitelik yetersizliğini eklersek, hizmete ulaşmada sıkıntıların boyutunun ne denli büyük olduğunu görebiliriz. Örneğin, bölgede çalışan sağlık personeli genellikle yeni mezundur, ya da sürgündür. "Anadili Kürtçe" olanlarla iletişim gibi sorunu yoktur; ya dil bilmez ya da "Türkçe bilmemeyi" bir aşağılık durum gibi niteler. Bu da, zaten sınırlı olan hizmeti, yetersiz kılan bir başka faktördür. Doğum öncesi bakım alamayan Kürt kadınlarının, hizmet yetersizliği ve bilgi yetersizliğini önemli ölçüde gerekçe olarak göstermeleri, durumu desteklemektedir. 14- Burada noktalayalım. Türkiye'deki eşitsizliklerin, özellikle sağlık eşitsizliklerinin, bilinen, ama çok söz edil(e)meyen bir etmenini deşmeye çalıştık. Bu etmenin, genelin içinde doğru yere oturtulması, eşitsizliklerin aşılmasında bize olanak sunabilecektir. Tüm sorunlar, bu "basit" önerilerle aşılabilir mi? Hayır, ama işe bir yanından başlamak gerekmez mi?

(*) Halk Sağlığı Uzmanı, İzmir

www.evrensel.net