Yapacağımız çok şey var...

Yapacağımız çok şey var...

"Bana Bir Şiir Oku Hamriyanım", "Gölge Kokusu", "Cennetin Arka Bahçesi", "Ben Öykülere İnanırım" gibi eserlerinden tanıdığımız Habib Bektaş Ocak ayından itibaren Evrensel'de "Mektup" adlı öşesiyle okurlarımızla buluşacak. Habib Bektaş, yazarlık serüveni, eserleri ve Almanya üzerine sorularımızı yanıtladı.

Yazmak ne zaman bir ihtiyaç ya da kendinizi ifade etmenin aracı oldu? Yıllar öncesine dönüp baktığım zaman şöyle bir şey görüyorum: Sanıyorum, yazmak, dolayısıyla yazmanın bir ihtiyaç haline gelmesi, hemen öyle birdenbire olan bir şey değil. Belki bir örnek vermem de gerekiyor: Ben şunu alacağım, şunu yapacağım, şunu yaptıracağım diyebilir belki insan. Ama bugünden yarına ben artık yazmak istıyorum, demek zor. Ve sadece insanın kendisinden kaynaklanmıyor. Yazma eylemine gelinceye kadar bir yol kat ediyorsunuz. Yakın çevrenizin, kendi "ben"inizin, içinde yaşadığınız toplumun olumlu veya olumsuz etkileri oluyor. Ve siz bir bakmışsınız ki, yazmaya başlamışsınız. Tabii o ilk aşamada insanın yazdığı kendisine pek yavuz geliyor. Burada yavuz sözcüğünün altını çizmek gerek. Sonra sonra, ustalaştıkça, ustalaşmak söz konusuysa, yazmak zorlaşır, yazan daha zor beğenir, ilk başta kendisine karşı daha acımasız olur, attığı çöp sepetinde biriken kâğıtlar, dosyalarındakilerden daha çok olur. Ve böyle sürer gider. Yazma edimi belki de doğar doğmaz başlar. Çok sevdiğim bir yazar dostuma, bir zamanlar genç bir yazar adayı, ödül de kazanan bir öyküsünü ne kadar zamanda yazdığını sormuştu. Dostum, "Elli yılda!" demişti. O zamanlar elli yaşındaydı. Dostumun söylediği de yazma ediminin yazı masasında başlayıp, yazı masasında bitmediğini gösteriyor. Ama ilk yazma denemelerim, ya da ilk şiirimin yayımlanması, on altı, on yedi yaşlarıma rastlar. Bana yol gösterecek ustalardan uzaktım. Taşrada yaşıyordum. Daha çok el yordamıydı. Uzun bir emekleme döneminden sonra başladı her şey, diyebilirim. Yani birdenbire olmuyor, olmadı.

Farklı yazınsal türler ve farklı diller kullanıyorsunuz. Okurlarınıza farklı yazın türlerinde; şiirle, romanla, öyküyle, kimi zaman Türkçe kimi zaman Almanca, kimi zaman çocuklara kimi zaman yetişkinlere sesleniyorsunuz. Bütün bu farklılıkların ortak bir noktası var mı? Ya da ortak noktaları neler? Bence, edebiyat içi de olsa, ortak noktadan önce, çeşitli dallarda yazmanın nedenini araştıralım, derim. Hayır, hazır bir yanıtım yok, sesli düşüneceğim! Sanıyorum en büyük etken, bir şey söylemek istiyorsunuz, bir bakmışsınız ki, söylemek istediğiniz şey, belli bir kalıbı, biçemi dayatıyor size. Ben, diyor, nedenlerini de size anlatarak, öykü olmak istemiyorum, bu konuda o kadar çok ayrıntı var ki, ancak romanın kalıplarına sığarım. Ya da, o konuda süzülüp gelmiş sözcüklerle ancak bir şiir özgünlüğünde ortaya çıkabilirim. Bir ikinci neden de, belki, diyorum, genç yaşta Orta Avrupa'ya gelmiş, buradaki edebiyat geleneğini az çok, bir parça gözlemlemiş, öğrenmiş, etkilenmiş olmak. Az çok'un altını çizmek isterim. Çünkü belli bir yaştan sonra bir geleneği, hele Orta Avrupa dediğimizde, öğrenmek kolay değildir, onun için az çok diyorum. Hadi sezmek diyelim. Farklılıkların ortak noktasına gelince, bunu ben bilemem ki! Ürettiklerimi nasıl çözümleyebilirim! İnsan kendisine, kendi ürettiklerine karşı ne denli tarafsız olabilir! Ama ortak noktalar mutlaka vardır, diye düşünüyorum. Bir marangoz, yani bir zanaatkâr, birçok evlere kapılar yapar, pencereler, dolaplar! Çoğunca, işin erbabı, pencereye bakınca, kapıyı kimin yaptığını bilir! Yani burada eskilerin "üslup" dediği biçem söz konusu oluyor, ve dünyaya bakış. - Almanya'daki yaşamın değişik yönleri de eserlerinizin konusunu oluşturuyor. Birer cümleyle ifade edecek olursak eserlerinizde bazen arada kalmışlıklara (Gölge Kokusu), bazen Türkiye'den gelen alışkanlıklara karşın buradaki yaşama katılma ya da tutunma çabasına (Bana Bir Şiir Oku), bazen ise umutlarımıza özlemlerimize (Şirin wünscht sich einen Weihnachtsbaum) göndermeler yaptığınızı söyleyebilir miyiz? Siz eserlerinizde Almanya'yı ya da Almanya'da yaşayan Türkiyelileri nasıl tanımlıyorsunuz? Yazdıklarımın Almanya'daki yaşamı kucaklaması, ki umarım kucaklıyordur, bence doğal. Çünkü ben o coğrafyada yaşıyorum. İstesem de istemesem de, ki istememek için bir neden yok, içinde yaşadığım coğrafya, o coğrafyadaki gelişmeler, odak noktası insan olmak kaydıyla yazdıklarıma yansıyacaktır. Almanya'da yaşayan Türkiyelilerin yazdıklarıma nasıl yansıdığına gelince: önce buradaki yaşamı saptamak gerekiyor, bir bütün olarak. Sonra da bu toplumda Türkiyelilerin konumlarını. Edebiyat, hayatın bire bir yansıması değil elbette. Kabaca, ve kısaca şöyle özetleyebiliriz, belki: hayatın bir başka boyutta yeniden yaratılması. Bu yaratılma aşamasında, üretmek de diyebiliriz, üretenin durduğu yer de önemli. Anlattıklarımdan yola çıkarsak, Almanya'da yaşayan Türkiyelileri, yeteneğimin, gücümün, zamanımın, gözlemlerimin ve pek az da olsa bildiklerimin bana sunduğu olanaklar çerçevesinde eserlerime yansıtmaya çalışıyorum. Yalnız burada bir şeyi vurgulamak istiyorum, daha doğrusu bir zamanlar çok yapılan ve hâlâ zaman zaman önümüze çıkan bir zaafı, bence yanlışı: Yazara göre kimi doğru'ları söylemek için, daha doğrusu roman kahramanlarına söyletmek için roman yazmak, bence amaçlanan doğru'ları bile çekilmez hale getirebilir. Eğer roman yazılacaksa, her şeyden önce kendi kuralları içersinde, önce roman olmalı. O iyi bir romansa, zaten o doğrular sezilir. Roman, "yararlı roman" olmazdan önce, roman olmalıdır, diye düşünüyorum. Farkındayım, söyleşinin sınırlarına göre fazla açıldım. Neyse, şimdilik bu kadar.

Hem çocuklara yönelik öyküler, kitaplar yazıyorsunuz hem de romanlarınızda çocuk kahramanlara yer veriyor, bir çocuğun gözünden de yaşamı anlatıyorsunuz... Çocuklar yapıtlarınızda neden önemli bir yer tutuyor? Bu soru bana çok soruldu. Özellikle Türkiye'de. Bektaş'a dışardan sorular sormam söz konusu olsaydı, inanın, ben de bu soruyu mutlaka sorardım. Kimbilir, belki ben de iflah olmaz bir çocuğum, ondandır! Şaka bir tarafa. Düşünelim üzerinde. Sanıyorum bunu biraz da kendi çocuklarıma, onları gözlemlememe borçluyum. Çocuklar, dünyamıza, dünyadaki yaşamımıza tarafsız bakıyorlar. Ve düşündüklerini çekinmeden söylüyorlar. Onlarda bir bozulmamışlık, çürümemişlik görüyorum, ve açıklık. Çocuklar, biz büyüklerin, nasıl büyüklükse, döndürüp dolaştırıp kuşa benzeterek anlatmaya çalıştığımız hayatı, zaman zaman birkaç sözcükle veya davranış biçimiyle öylesine yalın, öylesine anlaşılır ve öylesine etkileyici iletiyorlar ki, hayran olmamak elde değil. Burada da, bence, şu çok önemli, ki büyükler için de geçerli: roman örneğinde kalalım. Yazar, çocuğu romanda sadece bir şey söyletmek, etkileyici bir şey söyletmek için yaşatıyorsa, bence, bu yaşatmaya çalışmak olur, çocuk romanda karton olarak, şablon olarak kalır. Bu kuralı, varsa böyle bir kural tabii, kendi eserlerimde ne denli uygulayabildim, bilemem. - Son dönemlerde Almanya'da iyice gerginleşen/gerginleştirilen bir ortama tanıklık ediyoruz. Entegrasyon, göç, terör konuları televizyonlarda, basında yürütülen tartışmalar kimi olumlu örnekleri dışında tutarsak yerli ve göçmenler arasında karşılıklı önyargıların gelişmesine olanak sağlar nitelikte sürüp gidiyor. Entegrasyonun sağlanmasında, karşılıklı önyargıların kırılmasında sanatın ve sanatçının rolü sizce ne olmalıdır? Karşılıklı önyargıların kırılmasında sanatın ve sanatçının rolünün büyük olduğunu, bizden önce yaşamış sanatçılar, edebiyatçılar kanıtlamış. Elbette günümüze kalan, zamana direnen sanatçılar. Ama dilerseniz biraz açalım konuyu. Önyargı, çoğunca bilmemekten, tanımamaktan kaynaklanır. Sadece ondan değil elbette. Ama insan iyi tanıdığı bir insana, topluma veya olguya karşı önyargılı olmaz. Olumsuz bir durum dahi görse, en çok tavır koyar, donanımlıysa sorunu çözmeye çalışır. Sanatçıların, edebiyatçıların yaptıkları nedir? Onlar yüzyıllar öncesindeki toplumları, olguları bile bizim önümüze sererler, onların ışığında yaşadığımız dönemin, geleceğin nasıl biçimlenebileceğini bize sezdirirler. Ad vermeden andığım sanatçılar, edebiyatçılar, edebiyattan ödün vermeden insan'ın insan gibi yaşamasını ilke edinen has sanatçılardır. Bu da, bütün toplumlardaki uyumun sağlanmasında, önyargıların kırılmasında sanatın işlevini bize fısıldıyor, içinde yaşadığımız zamanı göz önüne alırsak, çığlık çığlığa haykırıyor. Nedir, belirli çevrelerce bütün dünyada sahte gündemler yaratılıyor. Yaratılıyor sözcüğünün altını çizmek gerek, diye düşünüyorum. İş gittikçe zorlaşıyor. Su başlarını devler tutmuş. Biraz abartarak söylüyorum şimdi: bilmemkim "sanatçı"nın donunun rengi, bilmemkim "sanatçı"nın kimle çıktığı gibi dangalakça şeyler belli medya organlarında bayrak gibi tepeye dikiliyor. Sonra da siz ekmekten, aştan, açlık çeken çocuklardan, özlemini duyduğunuz güzelliklerden bahsedince, o medya organlarının biçimlediği çevrelerce "deli midir nedir bu adam" oluyorsunuz. Tüm bunlara karşın, yapılacak, bunu yazmak bağlamında ve kendim için söylüyorum, çok şey var. Ocak ayından itibaren yazılarınızla Evrensel'de Mektup köşesiyle okurlarımızla buluşacaksınız. Bu yazıların temaları neler olacak? Hayat! Başarabilirsem elbette.


Habib Bektaş kimdir? Habib Bektaş 1951 yılında doğdu. Okuma yazma öğrenecek kadar okula gitti. Yazmayı asıl mesleği olarak görse de, yaşayabilmek için yazmanın yanısıra birçok iş yaptı. Uzun yıllardır Almanya'da (Erlangen) yaşıyor. Şiir, öykü, roman, tiyatro oyunu, radyo oyunu, araştırma dallarında eserler veren Habib Bektaş'ın, Türkiye'de yayımladığı romanlar bazı ödüllere değer görüldü.

www.evrensel.net