İliştirilmiş Brüksel medyası

Türk medyası Irak işgaliyle basın literatürüne giren "iliştirilmiş gazetecilik" faaliyetinin en müstesna örneğini Brüksel'de sergiledi. İki gün boyunca Türk medyasının AB zirvesine karşı takındığı tutum, "gazeteci nasıl olmaz"ın en iyi örneğiydi.

Brüksel zirvesi hakkında çok şey yazılıp çizilecek. Medya daha şimdiden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı Avrupa fatihi ilan etti bile. Öyle bir haber bombardımanına tutuldu ki kamuoyu, medyanın mı yoksa hükümetin mi AB'den tarih aldığını kestirmek gerçekten güç. Zira Irak işgali ile birlikte basın literatürüne giren "iliştirilmiş gazetecilik" faaliyetinin en müstesna örneğini Brüksel'de sergiledi, Türk medyası. İki gün boyunca Türk medyasının AB zirvesine karşı takındığı tutum, "gazeteci nasıl olmaz"ın en iyi örneğiydi. 16 Aralık akşamı Hollanda Başbakanı Balkanen'de AB Konseyi binasının girişinde Dışişleri Bakanı Bot ile birlikte, bir saati aşkın bir süre gelen liderleri karşıladı. Bir grup gazeteciyle binanın ikinci katından izlediğimiz bu manzara oldukça ilginçti. Adeta, bir küçük tiyatro sahnesi. Sonra liderler önemli kararların alınacağı toplantıya, gazeteciler ise ilk kararların açıklanacağı konferans odasına geçtiler.

Medyanın kriz yönetimi AB'nin kararlarını açıklayacak Balkanende ve AB Komisyonu Barasso'nun basın toplantısına saatler kala, konferans salonuna oturan gazeteciler aynı zamanda sağdan soldan bilgi toplamaya çalışıyorlardı. Ama Türk medyasının Brüksel'de sadece bilgi toplamak ve haber yapmaktan öte görevlere de soyunduğunu, istemeden tanık olduğumuz bir kaç telefon konuşmasından anladık. Toplantı başlamadan, hemen arkamda oturan Mehmet Ali Birand'ın cep telefonu çaldı. "Ertuğrul (Özkök), burda herşey yolunda, iş bitti diyebiliriz, sen merak etme" diyerek "büyük şef"e bilgi veriyordu, Birand. Ama Özkök'ün cevabı hiç hoşuna gitmemiş olacak ki birden hiddetlendi ve "Fatih (Altaylı) nerden çıkarıyor bunları kardeşim" dedi. Birand telefonunu kapatır kapatmaz, yanında oturan Hasan Cemal bu kez 'ceb'ine sarıldı: "Ya Nuran sadece bir şey soracağım. Kıbrıs meselesinde bir sorun mu var?" Aldığı cevaptan dolayı yüzü biraz ekşiyen Cemal, "Anladım, anladım" diyerek başını salladı ve yanında oturan Birand ve Yalım Eralp'e dönerek, "Kıbrıs konusunda sorun çıkarıyorlarmış abi. Rumlar yine tiyatro yapıyor" diyerek görüşmelerde Kıbrıs krizinin patlak verdiğini anlattı. Türk gazetecilerin ne dediklerini duymak için fazla bir zahmete de gerek yoktu aslında. Zira, onlarca basın mensubunun bulunduğu salonda bir tek Türk gazeteciler cep telefonları ile bağıra çağıra konuşuyorlardı. Üstelik bu konuşmalar haber merkezlerine haber geçme telaşından çok, AB ile pazarlığı anımsatıyordu. Tam bunları düşünürken, yine Türkiyeli bir gazetecinin merkeze bilgi geçmesine kulak misafiri oldum: "Şu anda fazla bir sorun yok. Bir tek eskiden beri bizim üyeliğimize karşı çıkan bir takım geri zekalı ülke var.." "Kriz" havası kısa bir süre içinde Konsey binasında ve Erdoğan'ın kamp kurduğu Conrad oteline yayıldı. Moraller bozuldu. "Bu Avrupalılardan nedir çektiğimiz? Her şey ortada kardeşim, adamlar ille de bir engel çıkaracak" yönlü sohbetlerin yoğunluğu giderek artıyordu. Gizli görüşmeyi yakalayan muhabir! Hareketli saatlerin ardından basın konferansında konuşan Balkanende ve Barasso, Kıbrıs konusunda uygun bir çözümün zirveden çıkması gerektiğini söylediler. Balkanende ayrıca, alınan kararları gecenin ilerleyen saaterinde Erdoğan ile yapacağı görüşmede aktaracağını ve herşeyin artık Türkiye'nin elinde olduğunu vurguladı. İlk gece bu sözlerle sona erdi. Erkesi saba erken saatte televizyon karşısına geçtiğimde Türk basının yakaladığı müthiş! haberi kulaklarıma inanamayarak dinledim. Brüksel'den bildiren CNN Türk muhabiri genç bir kadın, gece Balkanende ile Erdoğan arasında gizli bir görüşmenin yapıldığını heyecanlı bir biçimde bildiriyordu. "Vay beee..." demekten kendimi alamadım. Balkanende neredeyse tüm dünya basınının önünde "gece Erdoğan ile görüşeceğim" dememişmiydi! Günün ilerleyen saatlerinde AB'nin "Saat 13.00'e kadar Kıbrıs'ı tanıyacaksınız" ültimatomunu verdiği kulaktan kulağa yayıldı. Basın merkezinde Balkanende'nin açıklamasını beklerken, birden Erdoğan'ın saat 14.00'te kaldığı otelde basın toplantısı yapacağı konuşulmaya başlandı. Halbu ki, normal koşullarda Erdoğan'ın basın merkezinde Türkiye'ye ayrılan odada açıklama yapması planlamıştı. Conrad Oteli'nde... Otel'e adım atar atmaz şöyle bir manzara ile karşılaştık: Son derece lüks otelin lobisinde prolarını tüttüren, cep telefonuyla haber geçen, koltuklara gömülmüş kelli felli köşe yazarları ve onların yardımcıları... Milletvekilleri, bürokratlar...Ve en önemlisi de, uydu üzerinden yayın yapan CNN Türk, NTV, TV8 kanallarının başına toplanmış, Brüksel'de ve hatta kaldıkları otelde ne olup bittiğini öğrenmeye çalışan onlarca gazeteci... Acar gazetecilerin çoğu içinde bulundukları otelde neler olduğunu, İstanbul'la kurulan canlı bağlantılarla televizyon üzerinden öğrenip, "demek ki öyle" deyip dudak büküp, sonra da telefona sarılıp haber geçiyor... Bu tür uluslararası zirvelerde, ülkeler belli başlı önemli gelişmeler konusunda belli aralıklarla basını bilgilendirmek için brifingler verir, bütün gazetecileri olup bitenler konusunda eşit bir şekilde bilgilendirirdi. Dün ise, görüşmeleri sürdüren devlet temsilcileri, yakın temas halinde oldukları bir kaç gazeteciye bilgi vererek, onların süzgecinden bütün kamuoyunu bilgilendiriyorlar. Ve en önemlise de, zirveyi haberleştirmek için Ankara/İstanbul'dan kalkıp Brüksel'e kadar gelen, kamp kuran gazetecilerin çoğu da, "hükümete iliştirilmiş gazeteciler"den bilgi sahibi olabiliyorlar. En iliştirilmişler! Zirvenin en iliştirilmişleri elbette Hürriyet/Milliyet/CNN Türk'ten Taha Akyol, Fatih Altaylı ve Zeynel Lüle idi. Bunların çoğu, Conrad Otelinde, "Türk delagasyonu" adına tutulan odalarda kalıyordu. Maslaflarının kim tarafından karşılandığı bilinmiyordu ama, dışarıdan bakan bir göz bu ekibin hükümet kabinesinin ağır topları olduğunu düşünebilirdi. İliştirilmişler arasında ise ilginç bir rekabet ortamı göze çarpıyordu. Örneğin Zeynel Lüle, canlı bağlandığı CNN Türk'te Kıbrıs sorununun aşıldığını anlatıyordu. Lüle, anlaşmadan şu cümle çıkarıldı, bu cümle konuldu vs. gibisinden bir haber geçiyordu. Merkezdeki sunucu, Lüle telefonu kapatınca, "Taha Akyol hattımızda çok sıcak, önemli haberler iletecek" anonsunu yaptı. Yayına bağlanan Akyol, "Bana Zeynel'i tebrik etmek düştü. O benim vermek istediğim haberi verdi" diyerek, Lüle'nin kendisinden erken davrandığını söyledi. Ekrandan yansıyan bu gelişmenin perde arkası ise aslında bizim gözümüzün önünde şeyle cereyan etmişti: Lobiye oturan Akyol'a diplomatlardan telefon geldi. Söylenenleri not etti ve birlikte oturduğu gazetecilere, "Uzlaşma sağlandı" müjdesini verdi. Sonra da haberi geçmek için telefonuna sarıldı. Ancak Zeynel Lüle ondan daha atik davranmıştı. Muhtemelen "iliştirilmişleri" bilgilendirmekle görevli bürokrat bu kez Akyol'u değil, Lüle'yi önce aramıştı.

Philips Morris sponsorluğu Zirvenin yapıldığı ana binada sigara içmek yasaktı. Türk heyeti için Conrad Otel'de kurulan basın merkezinde ise serbestti. Zirvelerde pek de alışık olmadığımız bu özel durumun "Türkler çok sigara içtiği için düşünülmüş" olabileceği bir an aklımıza geldi ama gerçek çok geçmeden ortaya çıktı. Conrad Oteli'de Türkiye delegasyonun sponsorluğunu Philips Morris/Sabancı üstlenmişti. Basına dağıtılan defterlerin üzerinde Philips Morris/Sabancı amblemi vardı. Anlaşılan Türk medya mensuplarına ait sigaralı bölüm, sigara tekelinin bir armağanıydı.

www.evrensel.net