Çiftçiyi gaz odasına mı koyacaklar?

Çiftçiyi gaz odasına mı koyacaklar?

Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı Yetkin, tarımın zaman yitirirmeksizin, kalıcı ve gerçekci çözümlere ihtiyacı olduğunu vurguladı.

Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin, Türkiye'de uygulanan politikaların bir enkaz ortaya çıkardığını ifade ederek, tarım nüfusunun onda birinin gerçekten ayakta kalarak, üretimini devam ettirdiğini, ancak geri kalan kısmının zorunluluktan kırsal alanda kaldığını dile getirdi. Yetkin, üreticinin ölümü bekler gibi kahvehanelerde beklediğini kaydetti. Yetkin'e yöneltiğimiz sorular ve yanıtları şöyle: Türkiye tarımı, Avrupa Birliği (AB) süreci ile birlikte çok tartışılır hale geldi ve bu sayede tarımın geldiği nokta farkedildi. Tarım bu noktaya nasıl geldi? Türkiye tarımının kan kaybetmesi, yapısal anlamda değişime uğraması 24 Ocak 1980 tarihine dayanıyor. Tarım politikalarında ulusal çıkarlarımıza aykırı, yeni politikalar uygulanmaya başlandı. Bu politikalara kadar Türkiye AB'ye ABD'ye ürün ihraç ediyordu. Bu süreçten itibaren, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü'nün Türkiye'ye biçtiği rol açıkpazar oldu. Bu politikalarda temel amaç, tekelleşmenin önünü açmak, üretmeyen, üretimden caydırılmış bir tarım sektörü yaratmaktı. Bu amaç için çok ciddi adımlar atıldı. Özelleştirme İdaresi kuruldu. Bu kurulduktan sonra KİT'ler teker teker buraya aktarıldı. Destekleme daraltıldı. Kan kaybede kaybede tamamen tarım alanı yabancı sermayenin kol gezdiği bir alan haline geldi. Dünya Bankası'nın ARİP projesi ile son darbe vuruldu. Bu darbe ile tamamen tüm desteklerin kaldırıldığı, tarım ürünlerinde ithalata dayalı bir tablo doğdu. Önümüzde duran tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Tarım alanında sadece yabancı sermayenin borusu ötmeye başladı. Bu ülkedeki üretici, tarımla ilgili tüm kurum ve kuruluşlar mağdur durumda. Türkiye çok stratejik ürünlerde, pamuğundan, yağlı tohumlarına kadar tamamen ithalatla ihtiyacını karşılıyor. Ortalama yüzde 35'lik tarım nüfusunun belki de onda biri gerçekten ayakta kalıyor, bir miktar para kazanıyor. Ama geri kalan kısmı zorunluluktan kırsal alanda kalıyor. Üretici şu anda ölümü bekler gibi kahvelerde bekliyor. Uygulanan politikalar bir enkaz ortaya çıkarmıştır. Tamamen planlı programlı bir süreç sonunda bu noktaya gelindi. Tüm dünyada olduğu gibi AB ve ABD arasında sıkışmış kalmıştır. Güçlü olanların ayakta kaldığı, az gelişmiş olan ülkelerin haritadan bile silindiği bir ortamda, bu iki kutbun arasında sıkışmış kalmış durumda. Kimin ne yapacağı belli değil, yarının ne olacağı belli değil. Bu süreçte kendine yetmeyen ülkeler ise rüzgâr nereye savuruyorsa oraya gidecektir. Peki AB süreci bu durumu nasıl etkileyecek? Bu durum devam ederken, bir de AB süreci çıktı. AB'nin bu müzakere sürecinde istekleri var. Yıllardan beri onlarda uygulanan tarım politikaları var, ancak onlar tamamen kendileriyle çelişkili politikaları dayatıyor. Tarımsal nüfusu en aza indirin, hayvan hareketlerini kontrol altına alın, modernleştirin, gıda güvenliğini sağlayın gibi bir yığın maddeleri var. Kimse yüzde 35'in ne olacağını sormuyor. Ancak, Türkiye'nin kendine göre gerçekleri var. Ne yapacağız bu yüzde 35'i gaz odasına mı koyacağız? Bu bizim kendi gerçeğimiz. Bu gerçekle Türkiye'nin ne yapması gerektiğini çok net ortaya koymalı. Tarıma ayrılan kaynaklar artırılarak, tarıma dayalı sanayi geliştirilerek, bu nüfus azaltılabilir. Verimi artırmak için, kaynağa ihtiyaç var. Ancak bu kaynaklarla bunların yapılamayacağı ortada. Hem seni yoksullaştırıyor, hem elinden tüm araçları alıyor, hem de dönüp şunu şunu yapacaksın diyor. Tamamen tuzaklarla dolu bu süreç. Türkiye üreticisinin AB üreticisi ile rekabet şansı var mı? Türkiye'nin bu yapısı ile rekabet etme şansı hiç yok. Türkiye'nin maliyet unsurlarını dikkate alarak, tedbir alması gerekiyor. Tek pazar sisteminde Türkiye tarımı dibe vurur. Ayrılan kaynak artırılmadığı sürece tarım düze çıkmaz. 2010 yılına kadar tarımı ayrılan kaynağı GSMH'ın yüzde 1'i ile sabitleştirdiler, bu da doğru değil, kimi dönem yüzde 2, kimi dönem yüzde 3 olabilir. Bu da tarıma ayrılan kaynağın artmayacağı, stratejinin aynı olacağını gösteriyor. 2013 yılına kadar AB'nin tarıma ayırdığı kaynak aynı. Yani bize kaynak aktarılmayacağı ortada.




BİRLİKTEN BAŞKA KURTULUŞ YOK Türkiye tarımının kurtuluşunu nerede görüyorsunuz? Bu alanda mücadele veren örgütlerin bir ulusal duruşa, ulusal bir dayanışmaya ihtiyaçları var. Bu ülkenin tarımı bitiyor. Bu ülkenin topraklarında yabancı tarım ürünleri satılıyor. Hiç zaman yitirirmeksizin, kalıcı somut gerçekci bir çözüme ihtiyacı var. Türkiye iki anlayışa kilitlendi, bu tarımda da görülüyor, IMF güdümüyle uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda sürdürülen politiları savunanlarla, ulusunu, demokrasiyi savunanlar arasında örtülü bir mücadele var. Ancak tarımdaki refleks zayıf. Hepimizin ulusal çıkarlar doğrultusunda somut politikalar belirleyerek, bu politikaların uygulanması için mücadele etmemiz gerekiyor. Çok ciddi ve çok kritik noktadayız. Üreticisi de sanayicisi de rahatsız. Ulusal anlamda varlığımız tartışılır hale geldi.




HAYVANCILIKDA DA DURUM VAHİM Hayvancılıktaki kriz daha büyük değil mi? Et ithalatının Turgut Özal döneminde serbest bırakılmasının ardından hayvancılık çok büyük bir darbe yedi. İthalatın serbest bırakılması hayvancılığı sıfırladı. Bugüne bakıldığında iyi kötü destekler var, ancak bu destekler günü kurtarmıyor. Şu günlerde uluslararası anlaşmalar yüzünden, AB'ye ithalat açıldı, çok önemli bir miktar değil ama bu bir kapıdır, bunun sonu gelir.

www.evrensel.net