12 Aralık 2004 03:00

İnsan hakları için mücadele çağrısı

İnsan Hakları Derneği (İHD), kazanımların korunması ve daha da ilerletilmesi için birlikte mücadele edilmesi çağrısında bulundu.

Paylaş
İnsan Hakları Derneği (İHD), kazanımların korunması ve daha da ilerletilmesi için birlikte mücadele edilmesi çağrısında bulundu. İHD İstanbul Şubesi üyeleri ve insan hakları savunucuları önceki akşam 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası açılış kokteylinde buluştu. İHD İstanbul Şube binasında düzenlenen kokteyle EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek, 78'liler Vakfı Girişimi Başkanı Celalettin Can, DEHAP İl Başkanı Cemal Kavak, Barış Anaları, TUYAB'lı aileler ve insan hakları savunucusu katıldı. İHD İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin gecede yaptığı konuşmada, insan hakları ihlallerinin sürdüğünü söyleyerek, özellikle sistematik işkencenin varlığına dikkat çekti. Kürt sorununda çözümsüzlüğün dayatıldığını belirten Keskin, tahammülsüz bir devlet yapısının olduğunu vurguladı. Nafiye Başaran adlı bir anne ise, herkesi barış yürüyüşüne katılmaya çağırdı. İHD Genel Başkan Yardımcısı Kiraz Biçici de, "Bugün ve yarın barış içinde yaşamanın tek koşulu halkların kardeşliği" diyerek herkesin insan hakları haftasını kutladı.

Haklarımıza sahip çıkalım Eskişehir-Bilecek Tabip Odası ve Eskişehir Barosu da, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla etkinlikler düzenledi. Tıp Öğrencileri Kolu'nun düzenlediği panelde ise Prof. Dr. Gülten Seber ve Osmangazi Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Cem Kaptanoğlu birer konuşma yaptılar. Konuşmacılar, insan hakları alanında imza altına alınmış hakların hayata geçmesi için herkesi konunun takipçisi olmaya çağırdılar. İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şubesi ise, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Adanalılara, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni dağıttı. İHD binasında bir açıklama yapan İHD Şube Başkanı Sabri Kahraman, bildirgenin kabul edilişinin 56.yıldönümünde düş kırıklığı yaşadıklarını belirterek, "Tüm baskılara direnerek, temel özgürlükler içerisinde insanca yaşam hakkı için mücadelemizi sürdüreceğiz" diye konuştu.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Çocuk ve şiddet
   Çözüm: Kurşuna dizelim!Hazırlayan : Av. Ali Ertan Akgün Zifiri karanlık bir ''mahzen''de ''yargılanmadan hapsedilmiş'' günlerin fiili olarak bitmesini beklerken, bizi o ''mahzen''e atan ''sahiplerimiz'' bize diyecekler ki, ''Seni buraya attık. Zamanı geldiği zaman dışarı çıkabilirsin. Dışarıda ne mi var? İşte dışarının dünü ve bugünü! Günde 1 dolara 'yaşayan' 1.5 milyon, günde 2 dolara 'yaşayan' 7 milyon insan var. Uyuşturucunun ve fuhuşun kollarında on binlerce insanın yaşamı solarken, milyonlarca insan işsizlikten çırpınıyor bir akıntıda. Asgari ücret 318 milyon, açlık sınırı 500 milyon, yoksulluk sınırı ise 1.5 milyar TL'dir. İşkence ve faili meçhuller kanıksandı sanki. Sevdasını bedeninde kırmızı karanfil yapan onlarca can katledildi. Siyasi olarak AB, ekonomik olarak IMF, DB ve DTÖ yolumuzu aydınlatan deniz fenerlerimizdir! Ayçiçeğinin var olan tek yüzü sürekli olarak güneşe dönükken, bizim iki yüzümüzden birisi Washington'a, diğeri de Brüksel'e dönüktür. Kızılırmak, kırmızı gelinliğiyle hamileyken dalgalara, kangren oldu gülümsemesi Ortaçağın irinli-isli karanlığında! Oyuncaklarını saramayan 12 yaşındaki bir ''nişan tahtası'', mermileri sardı. 11 yaşında bir çocuk, okulundan, kilometrelerce ötedeki evine giderken, kar ve tipi cellat gibi yaşamını ortadan ikiye böldü. Çocuğunun işkenceyle bedeninin ve ruhunun dağlanmasına isyan eden bir annenin çığlığı yankılandı kör vicdanlarda: "O daha bir çocuk!". Beslenmemesi için'' 17 yaşındaki bir yiğit, yaşı büyütülerek idam edildi, gözlerinden saçılan kıvılcımlar zafer işareti yaparken. "Minarenin süngüsü", "Selvinin dalını budadı! Düzenli kitap okuma oranı Japonya'da yüzde 14 iken, Türkiye'de on binde 1 olan bir yerde, milyonlarca Kürt dili olmadan doğarken, milyonlarca Alevi zorunlu din dersleri v.b. yöntemlerle asimile edilmek istendi/isteniyor! İşte, küçük mutlu bir azınlık ile mutsuz büyük bir çoğunluğun olduğu bir ülkenin profilindeki labirentler! Sana iki seçenek: Ya bu yaşama selam vermek ya da aydınlığın, özgürlüğün olduğu, insanın insanı sömürmediği bir yaşama "tramplenle atlamak" için ''mumyalanmak''! Birinci seçeneği kabul edip de, "mahzenin kapısı" açılıp, irade dışı hapislik bittiği zaman, farklı bir yaşam kulvarına ağlayarak adım atarız. Bu ağlama, uzayı fetheden ama bu ikileme çözüm bulamayan teknolojiye bir isyan mıdır? Bu ağlama, yaşamın ilk diliminde acıların beşiğini; yaşamın ilerleyen dilimlerinde işkencelerin, adaletsizliklerin, yoksulluğun yaşamını sallayacağına dair sinyallere "cenince" bir karşı-duruş mudur? Bu ağlama, bir sinyalmidir ki! Bu sinyaller, yaşamın bir evresinde simsiyah gölgeler olarak tornadan çıkmış gibi mi yoksa aynı bahçenin "farklı mahsulleri" olarak mı netleşerek karşımıza çıkacaktır? Soruları bir yana bırakıp, yaşamın diğer gerçeklerinden somut örneklerle devam edelim. Bir müvekkilimin okur yazarlığı yoktu. İfade tutanaklarına parmak basardı. O parmak izi, acının, sefaletin, hüznün, yoksulluğun izdüşümüydü adeta. Mapushanede bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. O anda, cezaevinden tahliye olmam aklıma geldi. Eşime mesaj çektim; "Müvekkilimin tahliyesiyle yeniden doğdum!" diye. Ben, "yeniden doğmuştum" ama hakimin babacan bir şekildeki öğüdü beynimdeki çengelde asılı kalmıştı: "Dikkatli ol! Aklını başına topla! Eğer bir daha gelirsen çok zor kurtulursun!" Okur-yazarlığı yoktu ama aklı vardı. Aklını nasıl kullanacaktı? İşe girmek için kapıları çalacaktı. Çaldığı kapıların üzerinde, "Sabıkalı olanlar giremez!" yazısını görecek ve açılmayan kapılardaki o yazı tokat gibi yüzünde patlayacaktı. O zaman aklını nasıl kullanacaktı? Tek seçenek, banka hortumlamak mıydı? (O hortumun, okur-yazarlıkla ilgisinın olup olmadığını es geçelim!) Banka hortumlamak denilen şey, "kibar hırsızlık" mıydı? Aklını kullanıp da bankayı hortumlasaydı, o zaman mapushanenin hüzünlü yolları görünmeyecekti belki. Ki, o zaman şimdiki gibi itilip kakılmayacak, "saygıdeğer" birisi olacaktı! Bir başka müvekkilim, 17 yaşındaydı. Savcının tutuklama yetkisi olmadığını bilmeksizin, ifadesini alan savcıya, "Beni tutuklayın!" dedi. Savcı, "Bu suçla tutuklanmazsın!" şeklinde yanıtladı. Bunun üzerine sanık, "Tutuklamazsanız bu akşam, daha ağır bir suç işlerim!" dedi. Şaşırmıştım, ama savcı şaşırmamıştı. Müvekkilim çıktıktan sonra, şaşkınlığımı anlamış olacak ki, "Dün de buradaydı!" dedi. Bakışlarında hüznün sesi vardı sanki, "yarın da burada olacak!" der gibiydi. Savcılık makamından dışarı çıktığımızda müvekkilim, "Bugün daha ağırını yapacağım, cezaevine girmek istiyorum!" dedi. Düşündürücüydü, ama gerçekti. Nedenini anlattı bana. O anda yaşamın bittiğini, dünyanın pili bitmiş bir saat gibi durduğunu hissettim. O çocuğun o durumda olmasında toplumun bir bireyi olarak benim de suçlu olduğumu biliyordum. Biliyordum ama o anda elimden fazla bir şey gelmiyordu. Anlatmak istedim bazı şeyleri. Yılların acısı ellerinde değil, yüreğinde nasırlaşmış bir kişiye birkaç dakika anlatsam ne değişirdi ki! Bu anlatma, ağustosun kavurucu sıcağında, çok hafif bir rüzgar gibi sessiz sedasız teğet olarak geçip gider gibiydi. Anlattım. Ve öyle de oldu! İzmir'in Alsancak semtinde geçen yılın aralık ayının sonlarına doğru, bir çocuk gördüm, yerde yatıyordu. Gülmesi dahi emeklememişti. Kimi çocuklar dansın değişik figürlerini "leyla"nın rengarenk ışıklarında, kirli bir resim olarak çizerlerken, kimi çocuklar mendil satıyordu çocukluğunun saflığı, hüzünle ele ele gezerken. Kimi çocukların babalarının ceplerindeki destenin üzerindeki yürek firardayken, kimi çocukların babası alınterini gözlerinin içine depolamıştı. Gün usul usul dinlenceye çekilip, karanlığa nöbeti devretmek üzereydi. Dilimden mısralar döküldü. Bir kaldırımın kenarında/yerde yatıyordu/günün ölmeye yaklaştığı/bir zaman diliminde/15-16 yaşlarında/bir çocuk-Uyuyakalmış çocuk/yaşamın ağırlığı altında/ezilmişçesine/elinde bir parça ekmek/uslu uslu duruyor, ekmek parçası/haberi olmaksızın/çocuğun uyuduğundan… Ekmeğin arasında/ne peynir ne zeytin var/katıksız yavan/ekmeğin arasında/bir dilim sevgi de yok… Yatıyordu sessizce/üşümüştü belki de/yüreğimi çıkarıp örttüm üstüne/baktı/gözleriyle, elimi tuttu/okşadı, usulca… İşte bu çocuk, "sokak çocuğu"ydu! Bu çocuk ve bu onun gibileri için bir öneri gündeme getirildi. Yeni, "F tipi!" Yani madde bağımlısı gençleri Yassıada'ya göndermek! Bu öneriye CHP'li Bakırköy Belediye Başkanı destek verirken, imza kampanyası da başlatıldı. İmza kampanyasını başlatan ise, CHP Bakırköy Kadın Kolları. Evet, kadınlarımız! Yaşamımızın yarısı, kavgamızın omuzdaşları, analarımız, kızlarımız, eşlerimiz… İmza kampyanyası düzenleyen bu kadınlar, kavgamızın omuzdaşı olabilirler mi? O "madde bağımlısı" çocuklar, AMATEM'de değilde, Yassıada'da eğitileceklermiş! Onları eğitelim de, peki, "işkence bağımlısı" bazı polisleri nerede eğitelim? "Banka hortumlama bağımlısı" insancıkları nerede eğitelim? "Faili meçhul cinayet işleme bağımlısı" adamcıkları nerede eğitelim? "Emeği sömürme bağımlısı" insancıkları nerede eğitelim? "Özgürlük ve halk düşmanlığı bağımlısı" adamcıkları nerede eğitelim? Yoksa onlar eğitimli mi? Bu "sokak çocukları" için Yassıada gibi yerlerde ''Ada F tipi'' yapmayalım. Devletimizin milyarlarca dolar bütçe açığı var! "Ada F tipi" inşa ederek, bir yığın parayı çar çur etmeye, IMF zaten izin vermez ki'! Ne IMF'yi üzecek, ne de memurun, işçinin cebini hortumlamayacak bir çözüm var. Maliyetinin düşüklüğü yanında, sürekli bir maliyeti de yok! Zaten ''sokak çocukları'' potansiyel suçlu! Potansiyelini kaldıralım, doğrudan suçludur onlar! Çünkü, sömürünün sorumlusu onlar! Katliamların sorumlusu onlar! Baskıların, işkencelerin, faili meçhullerin sorumlusu onlar! İşsizliğin, yoksulluğun, fuhuşun, uyuşturucunun sorumlusu onlar! O halde suçlu olan bu çocukları Yassıada'ya gönderip de, delik olan bütçemizin, deliğinin büyümesine imkân vermeyelim! Onlar ''vebalı''lardır! O ''vebalı'ların toplum içinde bulunmasını önleyelim! Bu ''tehlikeli''sorunu kökten çözelim. Çözüm mü? Çözüm: Kurşuna dizmek! Haydi silah başına, "Sokak çocuklarını" kurşuna dizelim!




Ya çocuk ve gençlere dönük şiddet? Adli dosyalara göre, işyerinde şiddete maruz kalan mağdurların yüzde 21.3'ü (27 kişi) 19 yaş ve altında. İşyerinde şiddete maruz kalan çocuk/gençlerin dörtte üçüne yakınında, şiddetin kendilerinden 6 yaş ve daha büyük kişiler tarafından uygulanmış olması düşündürücüdür. Bu aynı zamanda çocuk/genç istismarına da işaret etmektedir. Olay zamanı açısından değerlendirildiğinde; çocuk/gençlerin en fazla yaz mevsiminde ve haziran ayında şiddete maruz kaldığı saptanmıştır. Bu okulların kapanmasına paralel olarak işyeri ve eklentilerinde gerek çalışarak gerek çalışmadan bulunan çocuk/genç sayısının artışına bağlı olabilir. İşyerinde çocuk/gençlere gelebilecek şiddet sadece kaza dışı yaralanmalarla sınırlı değildir. Olguların % 55.6 fiziksel şiddet iddiasıyla yargıya yansırken 44.4 cinsel suça maruz kalma iddiasıyla yargıya yansımıştır. Günay (10), yüzde 78'i erkek ve yüzde 84'ü 18 yaş ve altında olan cinsel suç mağdurlarının yüzde 20'sinde olay yerinin işyeri ve eklentileri olduğunu bildirmiştir ki bunlar sadece yargıya yansıyan olgulardır. İşyerinde çocuğa yönelik istismar her zaman kaba dayak-dövme-hırpalama gibi fiziksel ya da cinsel şiddet olarak karşımıza çıkmaz. Bilerek ya da bilmeyerek çocuk/gencin fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde olmasını engelleyecek her tür davranış şiddet ve istismarı kapsamında değerlendirilmelidir.

İşyerinde 19 Yaş ve Altındaki Çocuk ve Gençlere Yönelik Şiddet: Doç.Dr.Yasemin Günay Balcı (1,2) , Dr.Burcu Eşiyok(1) (1) Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı (2) Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi




İstatiksel veriler, Küba Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Fidel Castro Ruz'un Parlementolar Arası Birliğin 105. Konferansı Oturumun'da yaptığı konuşmadan alınmıştır. (5 Nisan 2001)
  • Yeterli beslenemeyen insan sayısı, neredeyse Üçüncü Dünya Ülkelerinin tamamında, 1981 ile 2000 arasında 570 milyondan 800 milyona yükselmiştir.
  • Yine 1981 ile 2000 arasında işsiz sayısı 1,103 milyondan 1,6 milyara yükselmiştir.
  • Bugün dünyanın yüzde 20'lik en zengin kesimi tüketim oranının yüzde 86'sına sahipken yüzde 20'lik en fakir kesim yüzde 1,3'lük bir tüketim oranına sahiptir.
  • Zengin ülkelerde kişi başına düşen elektrik tüketimi tüm fakir ülkelerin 10 katına tekabül etmektedir.
  • Birlerşmiş Milletler rakamlarına göre, 1960'da dünya popülasyonunun yüzde 20'sine tekabül eden zengin ülkelerin girdisi fakir olanlara göre 30 kat daha fazlayken 1997'de bu oran 74 kata çıkmıştır.
  • FAO tarafından 1987-1998 arasında yürütülen çalışmalar göstermektedir ki geri kalmış ülkelerdeki her beş çocuktan ikisi gelişme yetersizliği gösterirken her üç çocuktan birisi de yaşına göre eksik kiloludur.
  • Üçüncü Dünya'da 1,3 milyar fakir insan yaşamaktadır. Bu her üç kişiden birisinin yoksulluk içersinde yaşadığını göstermektedir. Dünya Bankası son yoksulluk raporunda yoksulluk sınırında yaşayan insanların yeni yüzyıl başlangıcında 1,5 milyara ulaşacağını tahmin etmektedir.
  • Dünya nüfusunun en zengin yüzde 25'lik kısmı toplam et ve balığın yüzde 45'ini tüketirken en fakir yüzde 25'lik kısım sadece yüzde 5'ini tüketmektedir. Başka bir deyişle insanlığın çeyreğine tekabül eden kısmı diğer bir çeyreğinden 9 kat daha fazla et ve balık tüketmektedir. Ne kadar adil bir dünya öyle değil mi?




    Her 9 kişiden biri sabıkalı Son dönemde yaşanan ve medyaya yansıyan şiddet olaylarının sorumlusu çocuklar ve gençler ilan edildi. Her ne kadar bu çocukları ve gençleri kurtarmalıyız yaygarası içinde yürüse de alınan önlemler ve öne çıkarılan öldürme ve kapkaç olaylarının sorumlusu ilan edilmiş oldu. Hedef tahtasına konulan çocuklar üzerinden tüm kesimlere sokakta yürürken dikkat edin mesajı veriliyor. Tedirgin ve korku içinde yaşayan toplum hayali kuranlar için kaçırılmayacak bir propaganda. Devlete göre toplumun dokuzda biri suçlu. Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre son bir yıl içinde 700 bin kişi adli sicil kayıtlarına geçerek sabıkalı durumuna düştü. 2001 yılında 6 milyon 194 bin olan sabıkalı sayısı 3 yılda 8 milyonu aştı. Geçen yıl 7 milyon 317 bin olan sabıkalı sayısı bir yıl içinde 8 milyon 21 bine yükseldi. Adli sicil kaydı bulunanların yüzde 97'si erkeklerden oluşuyor. Adli sicile işlenen suçların büyük bölümü düşük cezalı suçlardan oluşuyor. Hırsızlık, gasp, adam yaralama gibi suçlarda da artış olduğu söyleniyor. Bu veriler son üç yılda ne değişti sorusunu akıllara getiriyor. Ancak bir sorumlu aranacaksa bunun çocuklar olmadığını söyleyebiliriz.

  • ÖNCEKİ HABER

    Barış için barış zinciri

    SONRAKİ HABER

    Reel kesim güven endeksi mayısta 6,6 puan düştü

    Sefer Selvi Karikatürleri
    Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa