Başmusahipli Habora

Başmusahipli Habora

Hani bir yazar var. Bir kitap okumuş ve hayatı değişmiş. Kitaplar insanın hayatını böyle etkiler mi, bilmiyorum. Ama ben bir "insan" tanıdım ve çok onurlandım.

Hani bir yazar var. Bir kitap okumuş ve hayatı değişmiş. Kitaplar insanın hayatını böyle etkiler mi, bilmiyorum. Ama ben bir "insan" tanıdım ve çok onurlandım. Gezegenimiz için, ülkemiz için, yaşadığım kentimiz için O büyük onur, büyük kazanç. Uzun boyu, aklaşmış ve çoğu dökülmüş ince telli saçları, sevimli gülüşü ve hâlâ bırakmadığı "Birinci"siyle Bülent Habora. Ondan çok şey öğrendim ve öğreniyorum: Yazı yazmayı, fotoğraf çekmeyi, tavla oynamayı, insanları sevmeyi, içinde bulunduğu örgüte ölümüne bağlı olmayı, yoksulluğa aldırmamayı ve daha neler neler... Merakla beklediğim anıları en sonunda Yar Yayınları'ndan çıktı: "Başmusahip Sokağı Anıları". Bir solukta okudum. Sıcağı sıcağına da sordum...

Sevgili Bülent Habora, ben bu anıların bir bölümünü sizin ağzınızdan dinlemiştim. Kitabınızı elime aldığımda belki de bir ön yargım vardı, "Çoğunu nasıl olsa biliyorum" diye. Okuyunca öyle olmadığını, olaylar ve insanlar yığını halinde verilmediğini gördüm. Roman tadında, öyküler canlılığında bir anlatımla karşılaştım. Roman size çok mu uzak? Ne dersiniz? Bu soruyu sorduğun an, hani bazıları vardır ya, "Benim hayatım roman" derler, işte o takıldı kafama. Şöyle bir düşünüyorum da, gerçekten bir roman olurmuş yaşamım. Her yerde, her konumda, her ortamda yaşadım. Bir örnek vereyim, İstanbul'un Avrupa yakasında, Nişantaşı'nda, birkaç yüz metrekarelik görkemli bir dairesinde mürebbiyelerin, hizmetçilerin, hatta sürekli bir aşçının görev yaptığı bir ortamdan (Annemin 1. Paylaşım Savaşı zengini babasının eviydi), üç saat içinde, önce tramvay, sonra yandan çarklı vapur, arkasından yine tramvayla, tümüyle tersine bir yere, babaannemlerin evine gidiyordum. İstanbul'un Asya yakasında, Suadiye'deydi ev. Ahşap, yıkıldım yıkılacak, derme çatma, bahçesinden ve evin biraz da içinden lağımın aktığı bir ev... Üç saatte değişen bir ortam ve insanlar... Herkesin hayranlıkla izlediği dönemin ünlü starları ve onların yanında emekçiler, örneğin plantonluk görevlileri, tren makinistleri, kapıcılar, temizlik işçileri, başbakanlar ve diğerleri. Tümüyle bir iletişimim, bir dostluğum vardı. Adnan Menderes'le "Adnan Amca," diye konuşurdum; Eminönü'nde, buz gibi plantonluk kulübesinde Zafer'le de yada bir kahvede kapıcı Hüseyin'le de aynı çizgide ilişki kurardım. Zaman zaman duygusal, zaman zaman gerçekçi, hatta "sert" olurdu bu konuşmalar... Roman yazmayı düşündüm. Hatta notlarını da, müsveddesini de hazırladım. Güneydoğu'daki bir askerle ilgili. Tam temize çekme aşamasına geldiğimde, olay Amerika'da gerçekleşti. Vietnam'da savaşan bir Amerikan askeriyle ilgiliydi. Ben de o olaydan esinlenmiş durumuna düşeceğim için, rafa kaldırdım dosyamı...

"Başmusahip Sokağı Anıları"nı Homeros'un Odesa'sının anlatış tekniğine benzettim. "Geriye dönüş", "ileriye dönüş", "ara geçiş"li düz anlatımlı anı tekniğinden çok farklı bir hava ve söyleyiş getiriyor. Neden ya da nereden esinlendin? Öncelikle söyleyeyim, hiçbir yerden esinlenmedim. Ben biraz art niyetli miyim ya da kötü niyetli miyim desem, bilemiyorum. Her yazıda, her haberde, ilerde, şöyle ya da böyle kullanabileceğim bir açık yakalamayı seviyorum. Sıradan konuşmalarda bile kafamı buna takıyorum. Benim için en mümbit arazi anılar oluyor. Üüüffff neler çıkıyor onlardan, neler. Onun için anı okumak hoşuma gidiyor. Anı kitaplarını da bu yüzden çok seviyorum, bir şey yakalarım diye... Ama tümü de tek düze, biraz kronolojik oluyor. Sanırım bilinçaltı, onlardan farklı olmasını düşünmüş olabilirim...

Söyleyecek ve anlatacak çok şeyleri olan birinin söylemiyle kitap başlıyor. Anılara giriş yapılırken, bunca bölüm ayrılan kitabın gerçek boyutu bu olmamalı gibime geliyor. Siz, "devamı yok," bile deseniz, kitap, "devamı var," diyor. Var mı? "Devam" demiyeyim de... Bu kitapta sözünü birkaç satırla ya da paragrafla anlattığım bazı olaylar ve durumlar var. Şu son İstanbul'a gidişimde bazı önemli dostlarım, "Neden şunları, şunları es geçtin?" dediler bana. Herşeyi yazsaydım, belki 1500 sayfa olurdu kitap. Örneğin "Yeşilçam" var, "basın dünyası" var ve hepsinden önemlisi "yakın dostlar" var, Güngör Gençay, Vedat Günyol, Şükran Kurdakul, Zihni Anadol ve diğerleri gibi. Bir de bu kitapta, bazı eleştirmenlerin takıldığı (Yazılarından öğrendim) "Mesaj" diye algıladıkları bölümler var. Onları aydınlığa çıkarmayı düşünüyorum. Özellikle basın alanında... Notlarım hazır, iş yazmaya, temize çekmeye kaldı...

Biz sizi hep bir İstanbul beyefendisi olarak tanıdık. Sonra kalkıp, İzmir'e geldiniz. Bu tersine bir gidiş. İzmirliler İstanbul'a göçerken, siz İzmir'e... Ben bir İzmirli olarak bundan çok hoşnutum. Bu benim için, bütün İzmir için olduğu gibi büyük onur kaynağı. Ama anılarınızda bu göçün hikâyesi yeterince anlatılmıyor gibi... Ne dersiniz!.. Ben en çok doğduğum kentte, İstanbul'da yaşadım şu 65 yıllık ömrümde. Sonra İzmir geliyor. Tam 13 yıl. Bazı önemli dostlarım, "Sen İzmir'de yaşayamazsın" demiş, bir, bilemediniz iki yıl "İzmir ömrü" biçmişlerdi bana. Ama 13 yıl oldu... Adana'da, ki benim ikinci doğum yerim Adana'dır, orada yazarlığa ve birinciye başladım. 5-6 yıl kaldım ve önce İstanbullu, sonra Adanalı oldum. Ankara var, 4 yılla, Zonguldak var bir yılla, Konya var iki yılla... Evet kaçışlarımı, hele İstanbul'dan kaçışımı tam anlatmadım. Özetle söyleyeyim: İstanbul beni, çocuğunu kırdı. Gerçek İstanbullular değil, sonradan olma İstanbullular yüzünden. Ve İzmir'e göçettim. İlginçtir, İzmir'de de gerçek İzmirliler değil, sonradan olma bazı İzmirliler aynı oyunu sahnelediler. Bazı kafadarların (Bu deyim, çok sevdiğim, saydığım bir dostumundur. Ben "Takımdaş" demiştim, o "Kafadarlar" diye düzeltti benim sözümü.) n'aptığını satırarasında yazdım. "Yeşilçam-Babıali" adlı kitabım günışığına çıkınca, isim isim vereceğim. Kızacaklar bana o kişiler, ama yetti bu "Bizans oyunları". Ben "Bizans"tan kaçmıştım, ama "Bizans köylüsü"nün içine düşmüşüm... Neyse...

Sevgili Bülent Habora, anılar çıktıktan sonra eksik bıraktığınız ya da haksızlık ettiğiniz olaylar, dostlar var mı? Hem de nasıl... Daha doğrusu bir-iki tane... Örneğin Ayhan Hünalp'i öldü sanıyordum, bu yanlışı yapmışım. Demek çok yaşayacak. Örneğin sevgili Hayri Erdoğan'a (Evrensel Basım Yayın'ın yöneticisi) satırların da satır arasında, yani "Süper satır arası", haksızlık etmişim. Biraz ben suçluyum biraz da başkaları suçlu bu konuda. Evet, "Yeşilçam ve Babıali"de ya da "Yakın Dostlar"da bu yanlışlarımı düzelteceğim. Hatta bana üreticiliğim konusunda kol kanat geren, ama bu kitapta sayfaların yeterli olmaması dolayısıyle biraz da es geçtiğim eşimin kardeşlerine yer vereceğim... Galiba bu yeni iki kitap, bir yerde "Başmusahip Sokağı Anıları"nın devamı olacak...

Daha çok konuşmak isterdim. Ama sayfa darlığı değil, gazetenin yer darlığı yüzünden teşekkür ederek bitirmek istiyorum... Ben de çok teşekkür ediyorum, söylemek istediklerimi söylettiğin için...

www.evrensel.net