'Böyle bir yapıda
   başbakan olsanız ne yazar'

"Çocuklar sınırdışı edilip Türkiye'ye gittikten sonra, Kıbrıs'ta mahkemeye başvurdular. Geri dönüp öğrenimlerini tamamlamak için. Buradaki yargı organı öğrencileri haklı buldu ve dönüp öğrenimlerini tamamlamalarına karar verdi."

Kuzey Kıbrıs'ta uzun yıllar aktif politikanın içinde yer alan ve başbakan yardımcılığı görevinde de bulunan Özker Özgür, koalisyon ortağı DP ile girdiği çelişkinin ardından istifa ederken Ankara'nın müdahalelerinden de yakınarak "Davul bizim sırtımızda, tokmak Türkiye'nin elinde" demişti. Özgür ile bu "davul", "tokmak" ilişkisini konuştuk. - Kuzey Kıbrıs'ta uzun yıllardır aktif politikanın içindesiniz. Bir dönem de başbakan yardımcılığı görevinde bulundunuz. İstifa nedeninizden başlayarak, Kuzey Kıbrıs'ta o koltuklarda oturanların Ankara ile ilişkilerinde neler yaşadığını antatır mısınız? - Biz CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) olarak yıllarca Kıbrıs'ın birleşmesini savunduk. Temel tezimiz de bağımsız, bağlantısız, iki toplumlu federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti idi. 1994'te DP (Demokratik Parti) ile koalisyon yaparken de bu amacı taşıyorduk. Çünkü Ulusal Birlik Partisi (UBP) "Bir çakıl taşı vermeyiz" politikası güdüyordu. Oysa DP, çözüme daha yatkın gözüküyordu. Fakat, koalisyon oluştuktan 8 ay sonra DP, Meclis'e 28 Ağustos 1994'te bir karar tasarısı getirerek federasyonu tek seçenek olmaktan çıkarmak istedi. DP, UBP ile işbirliğini yaparak bu kararı almıştı. DP'nin koalisyon protokolünü deldiği bu noktadan sonra benim CTP'deki arkadaşlarla da görüş ayrılığım başladı. Ben o dönem Başbakan Yardımcısı ve CTP Genel Başkanı olarak Meclis'te kürsüye çıktım, "Eğer bu karar Meclis'ten geçerse bu hükümet düşer" dedim. Böyle dediğim halde karar geçti ve arkadaşlar hükümette kalmakta ısrar ettiler. Ben, "Bu hükümetten çekilmeliyiz" dedim, ancak diğer arkadaşlar kalmak gerektiğini savunuyordu. Ve ben bunun üzerine istifa ettim. -Ankara ile ilişkiler bakımından da sizin eleştirileriz vardı o dönemde ve onlar da sizi istifaya iten faktörlerler arasındaydı sanırım... - Biz TL'nin enflasyoncu yapısından kurtulmak için, istikrarlı bir muhasebe birimi oluşturup önlemler almak gerektiğini düşünüyorduk hükümet olarak. Ve bu konuda toplumsal bir konsensus vardı. Sivil toplum örgütleri, sendikalar ve sanayi odaları da böyle düşünüyorlardı. Fakat TC Elçiliği bunu bize uygulatmıyordu. - Uygulatmıyordu derken, bunu nasıl yapıyor? - Elçi mesela Başbakan'a diyor ki, "Bu TL'yi tedavülden çıkarmaya dönük bir girişimdir. Buna müsaade edemeyiz" diyor. Başbakan da Hakkı Atun... -Mülayim bir kişi. - Evet mülayim bir tip. "Hayır uygulayacağız" diyemiyor. Sonra ben dedim ki, elçilik elçilik diyorsunuz, gelin Ankara'ya gidelim ve Çiller hükümetini ikna edip bunu uygulayalım. Çünkü bunun Türkiye'ye bir zararı yok. Bize de büyük faydası var. Gittik Ankara'ya. O zaman Kıbrıs işlerinden sorumlu kişi Abdülbaki Ataç'tı. Onunla görüştük. İkna oldu gibi geldi. Gidin bunu uygulayın, bizim bürokratlara da bakmayın, bizim bürokratlar işi yokuşa sürmekten başka bir şey bilmezler, dedi. Kırbıs'a döndük ve bunları Başbakan Sayın Hakkı Atun'a anlattım. "Ya öyle mi!" dedi. Buna rağmen yine bürokrasi engelini aşamadık ve uygulayamadık. Bunun gibi halka verdiğiniz sözü tutamamamıza neden olan müdahaleleri oluyordu asker-sivil bürokrasinin. Sivil hükümete rağmen, asker-sivil bürokrasi ağır basıyordu, hâlâ ağır basıyor. - Türkiye o dönemde Konfederasyonu tartışmaya başlamıştı. - O dönem Kıbrıs'ta da Denktaş ve UBP birlikte konfederasyonun kapısını açmaya çalışıyorlardı. - Peki hükümetten çekilmenize neden olan ve pek basın ile paylaşmadığınız başka şeyler de oldu mu? - Mesala Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın, Kıbrıs'ın Kuzeyinde üretilen ürünlerin AB pazarında gümrüksüz satılamayacağına dair bir kararı vardı. O karar alındığında Güney ile Kuzey arasındaki açık kapılar hemen kapatıldı. Çarşamba günü Bakanlar Kurulu toplantısına gireceğiz, gazetelere bir baktım, "barikatlar kapatıldı" haberi. Bunu ben başbakan yardımcısı iken gazetelerde okudum. Hemen başbakanı aradım. Dedim ki, "Sayın Başbakanım bu kararı kim aldı?" O da, "Yahu Özker ben de gazetelerde gördüm" dedi. Yani sözde memleketi siz yönetiyorsunuz. Ama Güney ve Kuzey arasındaki geçişler durduruluyor ve sizin haberiniz yok. İstifa ettikten sonra, Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde bazı öğrenciler harçların yükseltilmemesi için yürüyüş yaptılar. Bu öğrencilerin önde gelenlerini saptadılar ve bir tanesini de sınırdışı ettiler. Öğrenciler de Kürt'tü. Hemen arkadaşları aradım. Ne oluyor ayıp değil mi, diye. Ve bakanlar kurulu sınırdışı edilmeleri gündemde olan diğer üç öğrencinin sınırdışı edilmemesi ve sınırdışı edilen öğrencinin de geri dönebilmesi kararını aldı. Ama buna rağmen akşam diğer üç öğrenci de sınırdışı edildi. Asker-sivil bürokrasi buradaki bakanlar kurulunun, hükümetin kararını takmadı. Çocuklar sınırdışı edilip Türkiye'ye gittikten sonra, Kıbrıs'ta mahkemeye başvurdular. Geri dönüp öğrenimlerini tamamlamak için. Buradaki yargı organı öğrencileri haklı buldu ve dönüp öğrenimlerini tamamlamalarına karar verdi. Çocuklar dönüp geldiler, ama Mağusa Limanı'ndan adaya giriş yapamadılar. Yani buradaki asker-sivil bürokrasi yargı organını da takmadı. Meclis'inizi takmıyor, yürütme organını takmıyor, yargınızı takmıyor. Böyle bir yapı. Böyle bir yapıda başbakan yardımcısı olsanız ne yazar, olmasanız ne yazar! Sayın Talat, başbakan*, ne oldu? Geçen gün Talat, "Biz anlaşmak istiyoruz. Sayın Papadapulos Annan Planı ile ilgili değişiklik önerileri getirsin, biz de önerilimizi sunalım. Belki anlaşırız" dedi. Ama hemen ertesi gün Abdullah Gül, "Olmaz, Rum tarafı Annan Planı'nı olduğu gibi yeniden referanduma sunsun, evet çıkarsa görüşürüz" dedi. Yani siz başbakansınız, bir şey diyeceksiniz, Türkiye'nin Dışişleri Bakanı sizin söylediğinizin aksini söyleyecek ve siz hâlâ o koltukta oturacaksınız. Bu benim mizacım değil. Sayın Talat bunu yapabiliyor, ben beceremedim. O kadar eğilip bükülemedim ben. - Birleşik Kıbrıs gazetesinin 19 Kasım 2004 tarihli sayısındaki köşenizde şöyle bir cümle var: "Bir zamanların antiemperyalist öğrenci liderleri, bugün Kıbrıs'ın kuzeyinde en üst makamlarda oturuyorlar ama, Kıbrıs'ın NATO'nun askersel denetimi altına sokulduğunu ve batmayan bir uçak gemisi olarak kullanılmakta olduğunu değil dile getirmek, düşünmek bile istemiyorlar." Sayın Talat'ı kastediyorsunuz herhalde. - Aynen öyle.. - Peki Talat'ı öğrenciliğinden bilen ve uzun yıllar birlikte politika yapan birisi olarak nasıl bilirsiniz kendisini? - Ben öğretmenlikten gelmeyim. Ve 1975'te Eğitim ve Öğretmenler Sendikası tarafından kurucu meclise seçildim. 1976'da da CTP'den milletvekili seçildim. Talat'ın kuşağı da, o dönemlerde okullarından mezun olup geldiler ve partiye girdiler. O zaman keskin devrimciydiler. Biz somut koşulları dikkate alarak, Kıbrıs sorununun iki bölgeli bir federasyonla çözülebileceğini söylüyorduk. Bu arkadaşlar, bu formülün "taksim" olduğunu savunuyorlardı. Bunda sanırım biraz Türkiye Komünist Partisi'nin de etkisi vardı. Çünkü bu arkadaşlar TKP çizgisine yakındı. Neredeyse üniterci bir yaklaşım içindeydiler. Biz yavaş yavaş bu arkadaşları ikna ettik. 1994'e kadar bunu savunduk. İki bölgeli bir tek Kıbrıs. Fakat hükümete geldikten sonra bu arkadaşlar da bir başkalaşım yaşandı. UBP ve DP'nin federasyona karşı aldıkları karara rağmen, hükümette kalalım, dediler. Hükümette kalma duygusu ağır bastı. - Sizin ayrılmanıza dair yapılan değerlendirmelerden birisi olarak da, sizin Sovyet çizgisine yakın olmanız, CTP'nin içindeki diğer kanadın da bundan farklı bir politikayı savunmaya başlamasının etkili olduğu gösteriliyor. - Evet, biz Sovyetler Birliği'ne toz kondurmazdık. Doğruya doğru. Hatalarını görüyorduk, ama buna rağmen sosyalist olduğunu düşünüyor ve savunuyorduk. Ama Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Talat ve çevresinde de bir dağılma meydanı geldi. Bağlılıkları Marksizm'e değil, Sovyetler Birliği'neydi. Öğretiye bağlı değillerdi. Sovyetler yıkılınca onların da dünyası yıkıldı. Biz Sovyetler dağılsa bile emeğin sömürüsü devam etmektedir ve bu yeni durum emperyalizmi daha da azgınlaştıracaktır, dedik. O nedenle emeğin mücadelesi, halkların kurtuluş mücadelesi devam edecektir. - Talat bugün görevi iade ediyor? Yakın geleceği nasıl görüyorsunuz? - Ankara, bunlara 17 Aralık'ı bekleyin, dedi. Onu bekliyorlar. Türkiye'nin tarih alıp almayacağına bakarak tekrar düşünecekler. 17 Aralık'tan sonra ne olur, seçime gidilir mi, gidilmez mi? Bu yine Ankara'nın vereceği karara bağlı.

* Bu söyleşi CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Tatat'ın hükümeti kurma görevini Cumhurbaşkanı Denktaş'a iade ettiği gün yapılmıştır.


Özker Özgür KİMDİR? 1968'de kurulan Ortaeğitim Öğretmenler Sendikası'nın kurucularındandır. 1975 yılında KTFD Kurucu Meclisi'nde temsilci seçilene kadar, orta dereceli okullarda İngilizce öğretmenliği yaptı. 1976'da CTP'den Lefkoşa milletvekili seçildi. Aynı yıl CTP'nin 3. Kurultayı'nda CTP Genel Başkanlığı'na seçildi. 1993 seçimlerinden sonra oluşan DP-CTP Koalisyon Hükümeti'nde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. 1995 yılında bu görevinden istifa eden Özgür, 1996'da gerçekleşen olaganüstü kurultayda parti başkanlığını kaybetti ve 1998'in Ocak ayında CTP Yürütme Kurulu tarafından parti üyeliği düşürüldü. Özker Özgür, şu anda Birleşik Kıbrıs Partisi'nin (BKP) Genel Sekreterliği görevini yürütüyor. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Sivas mahkûmlarının tahliyesine itiraz Sivas katliamı mahkûmlarının, TCK'da yapılan değişiklik doğrultusunda, Ankara 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından serbest bırakılma kararlarına itiraz eden müdahil vekilleri, "infazın tehiri kararının" iptal edilmesini istediler. Müdahil Murtaza Demir ve arkadaşları adına Avukat Şenal Sarıhan, 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi'ne verdiği itiraz dilekçesinde, Sivas katliamı mahkûmlarından Yalçın Kepenek, İlhami Çalışkan, Metin Asamaka, Ali Teke, Metin Yokuş, Temel Toy, Bülent Karayiğit, Serhat Özgentürk, Gazi Tufan, Y. Ziya Eliş, Ünal Berka, Ahmet Kaşkaya, Hayrettin Gül ve Ali Özer'in, TCK'da yapılan değişiklik ile cezalarının tehiri yoluyla serbest bırakılmalarına itiraz ederek, "tehir"in kaldırılmasını istedi. Kararın kendilerine tebliğ edilmediğini, gazetelerden öğrendiğini kaydeden Sarıhan, Ankara 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nin mahkûmların cezalarının tehiri yoluyla serbest bırakılmaları gerekçesine katılmadıklarını bildirerek, esas ve usul yönünden itiraz etti. Yeni TCK'da "suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her birinin fail olarak sorumlu olduğunu; suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişinin de fail olarak sorumlu tutulduğunu, kusur yeteneği olmayanların suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezasının da 3/1'den yarısına kadar artırıldığını" öngören düzenmeyi hatırlatan Sarıhan, burada iştirak halinin açıkça ifade edildiğini, "asli-fer-i iştirak" ayrımından vazgeçildiğini savundu. Mahkemenin olay yönünden kuşkulu ve tartışmalı bir durum saptamasına rağmen, duruşma açılmaksızın mahkûm lehine karar vermesini de hukuka aykırı bulduklarını kaydeden Sarıhan, usul eksikliklerinin adil bir karar verilmesini engellediğini belirtti. Sarıhan, bütün bu nedenlerle, Sivas katliamı davası mahkûmları lehine verilen infazın tehiri yoluyla tahliye kararlarının itirazen kaldırılmasını istedi.

www.evrensel.net