17 Kasım 2004 03:00

Eğitim dershanelere teslim

Özelleştirme politikalarının bir sonucu olarak eğitimin ayrılmaz bir parçası haline getirilen dershanelerin sayısı son 20 yılda 15 kat artarak, 2 bin 615'e yükseldi.

Paylaş
Sayıları büyük bir hızla artan dershaneler, yıllardır uygulanan bilinçli politikalar sonucu temel eğitimin önemli bir unsuru haline getirildi. Eğitim sistemine 1965 yılında dahil olan ve 1984'te sayıları 174 olan dershanelerin sayısı aradan geçen 20 yılda 15 kat artarak 2 bin 615'e yükseldi. 1993 yılında 297 bin 234 olan dersaneye giden kişi sayısı da geçen yıl 668 bin 673'e çıktı. Eğitim sistemine dahil olduğu ilk yıllarda lise son sınıf öğrencilerinin üniversiteye hazırlık için tercih ettikleri kurumlar olan dershaneler, bugün eğitimin her kademesine hitap ediyor. Anadolu ve Fen Liselerine Giriş Sınavı ve Öğrenci Seçme Sınavı'na yönelik dershanelerin yanı sıra hem ilköğretim hem de ortaöğretim öğrencileri için açılan dershaneler, açık öğretim sınavlarına hazırlık dershaneleri ve Kamu Personeli Seçme Sınavı kursları eğitim sisteminin ayrılmaz bir parçası gibi görülüyor.

Pazar payı büyük Bu yıl liselere giriş için 634 bin 787, üniversite için ise 1 milyon 728 bin kişinin sınava girdiği gözönüne alındığında, dershanelerin pazar payının ne kadar yüksek olduğu görülüyor. Dershaneler ''eğitimde fırsat eşitsizliği yarattığı, aşırı kâr sağladıkları, devlet okullarından iyi öğretmenleri transfer ettikleri, devam zorunluluğu olan okulları zor durumda bıraktıkları, öğretim verdikleri ancak eğitim vermedikleri'' gerekçesiyle toplumun çeşitli kesimleri tarafından eleştiriliyor. Ancak tüm eleştirilere karşın özel dershaneler gün geçtikçe büyüyerek temel eğitime alternatif hale getiriliyor.

Katrilyonluk ciro Sınavlara giren öğrenci sayısının yüksekliği, katrilyonluk bir pastayı da beraberinde getiriyor. Kurs ücretleri 2 ile 8 milyar arasında değişirken bu yıl dershanelere gidecek öğrenci sayısı tahmini olarak 735 bin olarak ele alındığında 2004/2005 öğretim yılında dershanelere verilecek para 3 katrilyon lirayı aşıyor. Dershanelerin illere göre göre dağılımı da hayli ilginç. İstanbul'da 626, Ankara'da 275, İzmir'de 154 olan dershane sayısı Siirt'te 3'e, Şırnak'ta 2'ye, Tunceli'de ise 1'e düşüyor. Dershaneler toplam 54 ilde faliyet gösterirken, İstanbul'da 32 ilin toplamından daha fazla dershane bulunuyor. Türkiye genelinde 2004-2005 öğretim döneminde toplam dershane sayısının 2 bin 900'e, öğrenci sayısının ise 735 bine ulaşması bekleniyor.


DERSANELER KÖRÜKLENİYOR Mustafa Gazalcı (CHP Denizli Milletvekili, TBMM Eğitim Komisyonu Üyesi): Eğitim sisteminin bozukluğu dershaneciliği körüklüyor. Dershanecilikte büyük bir ticari alan var. Test biçimine dayanan, sınavlara yetiştirmeye dönük çalışmalar yapılıyor. Dershanelerin bu denli eğitim sisteminin içine girmesinin suçlusu bozuk eğitim sistemini sürdürenlerdir. Lise girişlerinde de sınav getirildi. Biz o zaman da karşı çıkmıştık. Çünkü, okullara giriş sistemlerini sınava dayalı yapmak dershaneleri körüklemektedir. Asıl eğitim yapılamamaktadır. AKP eğitimi özelleştirmek için çaba harcamaktadır. Adeta dersaneleri eğitim sisteminin içine almaktadır, destek vermektedir. Bu şekilde büyük bir fırsat ve olanak eşitsizliği yaratılmıştır. Parası olanlar dersaneye gidiyor ve iyi üniversitelere yerleştiriliyor. Devlet bu ortamı hazırlıyor. Türkiyede zaten 79 çeşit lise var. Varlıklı çocuklar büyük ayrıcalıklara sahip oluyor. Orta halli aileler içinse sonuçlar yıkım oluyor. Devlet okulları da fiilen paralıdır. Dersaneler öteki Türkiye'nin eğitimini yapmaktadır. İki türlü eğitim vardır ülkemizde. Halkın yüzde 20'si için özel dersler, dershaneler, vakıf üniversiteleri sayesinde nitelikli eğitim, yüzde 80'i için niteliği düşük, ticarete dönüşmüş eğitim vardır. Milli Eğitim Şura kararları uygulanamıyor, kararlar gündeme getirilmiyor. Uygulanırsa dershanecilik darbe yiyecektir. 12 yıllık eğitime geçemeyişin sebebi budur. Dershane sahipleri bu işten yararlanmaktadır. Eğitimde fırsat eşitiliği büyük darbe yemiştir. Eğitim sisteminin her aşamasında yeniden yapılanma gerekmektedir. Prof. Dr. Kadir Erdin (Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı): Dershanelerin geldiği nokta, eğitim sistemimizin durumunun en çarpıcı örneğidir. Dershaneciliğin özünde ÖSS yatmaktadır. Lise son sınıf, maalesef kamu okullarından alınmış ve dershanelere kaydırılmıştır. Zira son sınıf derslerinden ÖSS'de hiç soru sorulmamaktadır. Her ne kadar sorulacağı ifade edilse de yetkililerden güven verici bir açıklama yapılmamıştır. Öğrenildiği kadarıyla soru alanlarının değiştirilmeyeceği ağırlık kazanmıştır. Bu da Milli Eğitim'in lise son sınıfı yok sayarak dershanelere teslim olması demektir. Öğrenciler eleştiren, nedenini, niçinini araştıran, tartışan, öğrenci tipi olmaktan uzaklaşarak ÖSS sorularını pratik yöntemlerle çözme alışkanlıkları edinmektedirler. Bunun için dershaneleri tercih ederek yeni bir öğrenci tipi oluşturulmuştur. Böylece ortaöğretim ile üniversite arasında entegre olması gereken iki sistem arasında tek bağ ÖSS olmuştur. ÖSS'den gelen öğrencilerin üniversitelerde ne kadar başarısız olduğu ve yüksek öğretimin kalitesini doğrudan etkiledikleri de her gün yaşadığımız olumsuzluklardandır. Bugün üniversite kapısında 2.5 milyon öğrenci birikmiştir. Eğitimin sorunları çözülmedikçe sayı her geçen gün artmaktadır. Eğitim sistemimizdeki yetersizliğin ve başarının tek sınavla ölçülmesi, işe almaların yine tek basamaklı sınavlarla yapılması, başka hiç bir ölçütün kullanılmaması dershane sayılarının artışlarını doğrudan etkilemektedir. Mevcut sorunların, geniş katılımlı ve bu konuda birikimi olan bilim insanlarının bir araya getirilmesi, çözüm üretmeleriyle ortadan kalkacağına inanıyorum. Eğitim sistemimize her aşamada esneklik, çeşitlilik ve her şeyin ötesinde kaynak sağlayabiliyorsak eğitimde çözümler konusunda da yol alabiliriz.


MİLLİ EĞİTİM DERSANELERE TESLİM Prof. Dr. Kadir Erdin (Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı): Dershanelerin geldiği nokta, eğitim sistemimizin durumunun en çarpıcı örneğidir. Dershaneciliğin özünde ÖSS yatmaktadır. Lise son sınıf, maalesef kamu okullarından alınmış ve dershanelere kaydırılmıştır. Zira son sınıf derslerinden ÖSS'de hiç soru sorulmamaktadır. Her ne kadar sorulacağı ifade edilse de yetkililerden güven verici bir açıklama yapılmamıştır. Öğrenildiği kadarıyla soru alanlarının değiştirilmeyeceği ağırlık kazanmıştır. Bu da Milli Eğitim'in lise son sınıfı yok sayarak dershanelere teslim olması demektir. Öğrenciler eleştiren, nedenini, niçinini araştıran, tartışan, öğrenci tipi olmaktan uzaklaşarak ÖSS sorularını pratik yöntemlerle çözme alışkanlıkları edinmektedirler. Bunun için dershaneleri tercih ederek yeni bir öğrenci tipi oluşturulmuştur. Böylece ortaöğretim ile üniversite arasında entegre olması gereken iki sistem arasında tek bağ ÖSS olmuştur. ÖSS'den gelen öğrencilerin üniversitelerde ne kadar başarısız olduğu ve yüksek öğretimin kalitesini doğrudan etkiledikleri de her gün yaşadığımız olumsuzluklardandır. Bugün üniversite kapısında 2.5 milyon öğrenci birikmiştir. Eğitimin sorunları çözülmedikçe sayı her geçen gün artmaktadır. Eğitim sistemimizdeki yetersizliğin ve başarının tek sınavla ölçülmesi, işe almaların yine tek basamaklı sınavlarla yapılması, başka hiç bir ölçütün kullanılmaması dershane sayılarının artışlarını doğrudan etkilemektedir. Mevcut sorunların, geniş katılımlı ve bu konuda birikimi olan bilim insanlarının bir araya getirilmesi, çözüm üretmeleriyle ortadan kalkacağına inanıyorum. Eğitim sistemimize her aşamada esneklik, çeşitlilik ve her şeyin ötesinde kaynak sağlayabiliyorsak eğitimde çözümler konusunda da yol alabiliriz.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


GÜNDEMDEKİ DOSYA - 1Nur Karabacak/Mehmet Özer

GDO

Genetiği değiştirilmiş organizmalar Uluslararası tarım tekellerinin yeni kâr aracı genetiği değiştirilmiş organizmalar, büyük tartışmalara neden oluyor. 2003 verilerine göre dünya çapında 67 milyon hektarlık alanda genetiği değiştirilmiş bitki yetiştiriliyor. Tarımda üretimi ve verimi artırma daha çok da dünyada açlığa çözüm olma tezi ile üretimlerine başlanan GDO'lar dünya çapında 70 milyar dolarlık bir pazar oluşturuyor. GDO'ların üretimi, dağıtımı ve pazarın denetimi Monsanto başta olmak üzere birkaç firma tarafından yönlendiriliyor. Uluslararası tekellerin kârlarına kâr katmak amacıyla geliştirilen genetiği değiştirilmiş bitkilerle ilk denemeler aslında 1978'de başladı. Gen aktarımı yapılmış ilk tütün 1983 yılında elde edildi. 1985'de yabancı ot ilaçlarına (herbisitler) dayanıklılık geni taşıyan bitki elde edilirken, tarla denemeleri 1986 yılında Amerika'da yapılmaya başlandı. 1988'de transgenik pirinç, 1989'da transgenik mısır elde edildi ancak yaygın üretim 1996'da başladı. Daha sonraki yıllarda uluslararası tarım tekellerinin teknolojiyi ele almaları ile birlikte genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretim alanı hızla artarak, 1996'da 1,7 milyon hektar olan ekim alanı 2003 yılına gelindiğinde 67 milyon hektarın üzerine çıktı. Genetiği değiştirilmiş bitkiler, tarımdaki tüm teknolojik gelişmeler gibi, üretimi ve verimi artırma savı ile en çok da dünyada hızla artan açlığa çözüm olma tezi ile ortaya çıktı. Ancak, üretimi hızla artan, yaklaşık Türkiye yüzölçümü kadar bir alanda yetiştirilen transgenik bitkiler ne açlığa ne de gittikçe yoksullaşan, toprağından olan üreticiye çözüm oldu. Çünkü yüzde 70'ini ABD'nin gerçekleştirdiği transgenik bitkilerin üretimi şu anda uluslararası tekellerin elinde. ABD'yi yüzde 21'lik üretim ile Arjantin, yüzde 6 ile Kanada izlerken, dünyada en fazla ekim alanına sahip ürün soya fasulyesi (yüzde 61). Soyayı yüzde 23 ile mısır, yüzde 11 ile pamuk ve yüzde 5 ile kanola izliyor. Bu alandaki çoğu şirketin anavatanı olan ABD'de 40'ın üzerinde genetiği değiştirilmiş bitki yetiştiriliyor. ABD yönetimi GDO'ların gerek araştırılması-geliştirilmesi, gerek üretilmesi ve pazarlanması için ciddi teşvik ve kolaylıklar sağlıyor. ABD Tarım Bakanlığı verilerine göre şeker pancarı, hayvan pancarı, çeltik, buğday, ayçiçeği, domates, şeker kamışı, tatlı biber, muz, kassava, yonca, elma, marul, nohut, mercimek ve kavak üzerinde çalışmalar devam ediyor ve yakın bir gelecekte üretime girmeleri bekleniyor.

NEDİR GDO? Genleri ile bir şekilde oynanan ya da ona kendi doğasında olmayan bir gen kazandırılması yoluyla elde edilen organizmaların tamamına Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) denilirken, gen aktarımı yapılmış bitkilere ise transgenik bitkiler adı veriliyor. Dünya çapında üniversitelerde ve uluslararası şirketlerin laboratuvarlarında geliştirilen genetiği değiştirilmiş bitkilerde genlerle ilgili yapılan değişimlerde çok sayıda yöntem ve kimyasal madde kullanılıyor ve henüz insan bünyesinde ne gibi zararlar doğuracağı tam olarak bilinmiyor. Asıl büyük sorun ise şirketlerin her elde ettiği ürünü patentleme hakkına sahip olması. Böylece şirketler o ürünleri nasıl elde ettiklerini açıklamama hakkını kazanıyor. Çünkü bu şirketlerin temel kazancı patent bedeli tahsis etme üstüne kurulu. Transgenik bitkilerle üretimi ve verimi artırma savı bu şirketlerin terminatör tohum üretimleri ile yalanlanıyor. Bu tip bir ürünü kullanan yetiştirici, üründen elde ettiği tohumları tekrar kullanamıyor. Her yıl, normal tohumlardan çok daha pahalı olan bu tohumlar için şirketlere para ödemek zorunda kalıyor.

TEKELLEŞME KORKUNÇ Sektördeki en büyük söz sahibi Monsanto. Monsanto'yu Dupont/Pioneer, Syngenta ve Dow/Mycogen takip ediyor. Bu firmalar, pazarlama stratejisi olarak dünyanın en büyük tahıl ve gıda toptancılarıyla işbirliğine giderek (Monsanto, Cargill gibi), tarladan sofraya dağıtım zincirini kontrol etmeyi hedefliyorlar. Bu alandaki tekelleşme ise korkunç boyutlarda. Geçtiğimiz 10 yıl boyunca GDO'lu bitkilere ilişkin alınan her dört patentten üçü Dow, Dupont, Syngenta, Aventis ve Monsanto'dan birine ait. Dünyada ekilen GDO'lu tohumun yüzde 90'ı ise tek bir firmanın, Monsanto'nun tohumu. Bu tablo, GDO'lu tarımsal ürün ve üretim boyutunun genişlemesi durumunda, dünya gıda üretim ve dağıtımının birkaç firmanın eline geçmesine neden olabilecek durumda. GDO'lu tarımsal ürün üreten biyoteknoloji firmaları belli bir pazarlama stratejisi izliyor. Bu strateji çiftçiler üzerine yoğunlaşıyor. Örneğin, tahılların bitki zararlılarına karşı korunması olayında pazarlama stratejisi "teknolojik paket" kavramına dayandırılıyor. İlgili firmaların çoğu GDO teknolojisini, tohumu ve tahılı korumaya ilişkin ürünü birlikte satıyor. Bu da firmalara tohumların ve kimyasalların fiyatını düzenleme şansını ve aynı dağıtım kanallarını kullanmayı sağlıyor.

RİSKLER Yapılan araştırmalar, genetiği değiştirilmiş organizmaların çevreye ve insan vücuduna vereceği muhtemel zararları ortaya koyuyor. Bitkilere aktarılan en önemli genlerden biri, bitkilerin zararlı böceklere karşı dayanıklı hale gelmesini sağlıyor. Ancak, toksik (zehirleyici) özelliğe sahip bu genlerin aktarıldığı bitki hem zararlı hem de yararlı böcekler tarafından yeniliyor. Öte yandan, toksinin etkili olduğu böcek türleri bir süre sonra bu toksine karşı dayanıklılık kazanabiliyor. Yabani otlara karşı kullanılan ilaçlara (herbisitler) dayanıklılık geni aktarılmış bir bitkinin değiştirilmiş genleri rüzgar, kuş, böcekler gibi etkenlerle başka bitkilere bulaşabiliyor. Bu geni alan yabani otlar, savaşılması güç bir şekilde çoğalabiliyor. Ayrıca, yabani ot ilacına dayanıklı genler aktarılmış bir ürünün yetiştiği tarlaya ertesi yıl farklı bir ürün ekildiğinde, tarlada kalan geçmiş yılın ürünü yeni ürün için yabani ot halini alıyor. Ancak eski ürün yabani ot ilaçlarına dayanıklı olduğundan onunla mücadele etmek de imkansızlaşıyor ve bu durum çiftçiyi, toprakları verimsizleştiren tek tip ürün yetiştirmeye ya da ilaç kullanmaya mecbur bırakabiliyor. Uzmanlar, hastalıklara ve böceklere direnç gösteren genetiği değiştirilmiş bitkilerin diğer bitkilerden daha yüksek bir alerjik potansiyele sahip olabileceğine dikkat çekiyor. Araştırmalar, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik etki yarattığını, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğunu ortaya koyuyor.

İNSAN SAĞLIĞINI TEHDİT EDİYOR Tarımda uzun zamandan beri böcek öldürücü olarak kullanılan Bt (Bacillus thuriginensis) geni de bitkilere aktarılmış durumda. Normalde Bt spreyi sıkılan üründeki Bt kalıntısı, yıkanarak uzaklaştırılabiliyor. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt zehrinin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değil. Bu durumda Bt zehrinin etkisi ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra dahi sürüyor. Bt geni aktarılmış ürünlerin tüketiminde bireyin maruz kaldığı Bt toksini miktarı ise Bt spreyindekinin 10-100 katı daha fazla. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler Bt toksininin sindirim sisteminde parçalanmadığını, bağırsaklarda bağlanabildiğini ve insan sağlığı açısından tehdit oluşturabildiğini ortaya koyuyor.


İşte araştırmalar:
  • Toksin karakterli Bt (Bacillus thuriginensis) geni aktarılmış bitkiyi yiyen bir böcekle beslenen uğur böceği gibi yararlı böceklerin ölüm oranının arttığı ve gelişmelerinin geciktiği saptandı.
  • ABD'de, Bt genli pamuk ekili alanların bir kısmında pamuk koza kurdunun etkili bir şekilde kontrol edilemediği gözlendi.
  • Uluslararası Tarım-Biyoteknoloji Uygulamaları Kuruluşu'nun 1998 tarihli raporuna göre, GDO'lu tohumların yüzde 70'i zararlı ot öldürücü ilaçlara, geri kalanları da böceklere karşı tolerans gösteriyor.
  • Mart 1996'da ABD'deki Nebraska Üniversitesi'nden araştırmacılar Brezilya fındığında bulunan bir alerjik maddenin soyaya aktarılmış olduğunu açıkladılar. Tohumu üreten firma, Brezilya fındığından bir geni soya bitkisine aktardığını doğruladı. Laboratuvar ve deri testlerinde, genleriyle oynanmış soya türünün Brezilya fındığına alerjisi olan kişilerde reaksiyon yarattığı belirlendi ve ürün geri çekildi.
  • Filipinler'de bir Bt geni aktarılmış mısır ekim alanının yakınında yaşayan köy halkında solunum yolu, sindirim sistemi, cilt reaksiyonları ve ateşle seyreden hastalığın, mısırın polen saçtığı dönemde ortaya çıktığı fark edildi. Bu bireylerin kan örneklerinde Bt toksinine karşı antikorlar saptandı.
  • Aventis CropScience tarafından Cry9C proteini bir mısır çeşidine aktarılarak, ismine StarLink denildi. Mısır çeşidi, ABD Çevre Koruma Kurumu (EPA) tarafından içerdiği bu protein nedeniyle "potansiyel alerji yapıcı" olarak gösterildi. EPA, StarLink'in sadece hayvan yeminde ve sanayide kullanılabileceği, insan tüketiminde kullanılamayacağı kuralını koydu. 2000 yılında ABD'de bağımsız bir laboratuvar tarafından yapılan analiz sonucu insan tüketimine yönelik olarak Kraft Foods firması tarafından üretilen "Taco Bell" isimli ürünün yüzde 1 oranında StarLink içerdiği saptandı. Ardından, Kraft Foods piyasadaki yaklaşık 3 milyon adet ürününü piyasadan toplayacağını açıkladı. StarLink'den dolayı ABD'de 300'den fazla markalı gıda ürünü süpermarketlerden ve restoranlardan toplandı. Yarın: Uluslararası platformda GDO

  • ÖNCEKİ HABER

    CHP'de Çevre Sokak düellosu

    SONRAKİ HABER

    Cannes Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu

    Sefer Selvi Karikatürleri
    Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa