Daha fazla

Daha fazla 'Serçe'ler yazılmalı

Almanya'da Türkçe öğretmeni olarak mesleğini sürdüren Ali Arslan, "Serçe" adlı iki ciltlik romanında yurdundan sürülmüş hayatları ve insan ilişkilerini irdeliyor.

Almanya'da Türkçe öğretmeni olarak mesleğini sürdüren Ali Arslan, "Serçe" adlı iki ciltlik romanında yurdundan sürülmüş hayatları ve insan ilişkilerini irdeliyor. Romana konu olan Serçe 1938 Dersim olaylarından tesadüfen kurtulan, daha sonra bir vagona konularak sürgüne gönderilen küçük yaşta bir kız çocuğu. Ayrımcılığın insanlara verdiği acıları ortaya koymak istediğini belirten Arslan, 1938'e ilişkin, "Öyle şeyler vardı ki kaleme almaktan utandım" diyor ve devletin geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini vurguluyor. Yazarlığınız nasıl başladı? Yazmaya oldukça geç başladım. 1978 yılında. O zaman Aydın Cezaevi'nde bulunuyordum. Orada ilk öykümü yazdım. Bu öyküm Bafa Gölü üzerine bir öyküdür. Yaba Yayınları tarafından yayımlanmış olan Arfin Usta adlı öykü kitabım da bulunuyor. Arfin Usta öyküsünü bitirdikten sonra 1981 yılında Almanya'ya gittim. Ve Almanya'da daha büyük imkânlar karşıma çıktı. Hanover'e gittim ilk önce. Bir kütüphane vardı. Kütüphanenin bir köşesi sadece Türkçe kitaplarla doluydu. En önemlisi Fransız ve Rus klasikleri vardı. Hepsini orada okudum. Daha sonra'da Küçük Umutlar adlı öykü kitabımı yazdım. Bu sırada, Serçe romanının da hazırlıkları başladı. Serçe tesadüf mü oldu? Serçe Hanım'ın evinde kalıyordum. Yaşam öyküsünde bana bir takım olaylar anlattı. Kısaca bir iki sayfa içersinde onları not aldım. Ama o yönde araştırma yaptım. Örneğin Şam'a giden bir arkadaşımın orada Baytar Nuri'nin yayınladığı Dersim üzerine bir araştırma kitabı vardı. Şam baskısı. Ayrıca, bu türden 38 olaylarını yaşamış bir çok insan vardı. Onlarla çeşitli görüşmeler yaptım. 1984 yılının başlarında Serçe romanını yazmaya başladım. Ama yazdıkça bana yetersiz geliyordu. Sıradan bir yaşam öyküsü anlatmanın ötesinde bir şey yazmak, Türkiye'nin 1938 ve 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki politik coğrafyasını çizmek, politik anatomisini yazmak benim için çok önemliydi. Serçe'nin yaşadığı o olayları bu anatominin içine oturtmak gerekiyordu. Bir süre daha araştırmalara devam ettim ve hatalı bir şekilde 1988 yılında Serçe'nin 1'inci cildini yayımladım. Romana ilk reaksiyonu rahmetli Fakir Baykurt gösterdi. 'Acelecisin' dedi. Bende bunu farkettim. Bu beni çok rahatsız etti. 2'inci cildin de benim istediğim şekilde bitirilmesi aşağı yukarı 20 yılımı aldı. Romanınız 1938 olayında kurtulan küçük bir kızın trajedisini anlatıyor. Buradaki amacınız neydi? Bir hesaplaşma söz konusu mu? Hayır. Ben İzmirliyim ve Türk kökenliyim. Almanya'ya çıkıncaya kadar herhangi bir ayrımcılıkla karşılaşmadım. Belki ayrımcılık bizim bölgemizde var, ama ben yaşamadım böyle bir şeyi. Kendini gayet mutlu, herhangi bir farklı muamele görmeden İzmir'de yaşadım. Ama, Almanya'ya çıktığım zaman adeta şok oldum. Oradaki ırkçılık, insanlara yapılan ayrımcılık bizim ülkemizle karşılaştırılamaz. Her adım atışınızda, eczaneye girersiniz ilaç alırsınız ayrı muamele. Lokantaya gidersiniz servis yaparken size ayrı muamle. Bu belki Türkiye'de de var, ama Türkiye'de bir öğretmen okula gelen Kürt öğrenciye farklı muamele yapmaz. Amacım 38'de Tunceli bölgesinde ne oluduğunu anlatmak değil. Amacım bütün dünyada var olan, insanlara karşı ayrımcı tutumu anlatmak ve ayrımcılık altında yaşayan insanların nasıl acı çektiğini anlatmak. Serçe Türkiye'de yaşanmış olayları işliyor. Mesajınız daha çok Türkiyeli okurlara değil mi? İkinci cildin yarısında Avrupayı anlatırım. Mesela 1960'lı yıllarda buradan giden işçi kadınlar orada belli yurtlara yerleştirilmişler ve bunlar bir tek kelime bilmiyorlar. Bunlar kocalarını da burda bırakıp gitmek zorundalar. Yani, doktor muayenesinden geçiyorsunuz, mesela kocanıza ihtiyaç yoksa o burada kalıyor sizi alıp götürüyorlar. Orda bir işçi yurduna yerleştiriyorlar. Kadınlar ayrı yurtlarda erkekler ayrı yurtlarda kalıyorlar. Başlarında bir tercüman var. Bu 300 kadından hangisine tercüman olacak. Bir erkekle konuşma imkânları yok. Ve etraflı olarak orada iki kadını anlatıyorum. Müthiş bunalımlar. Mesela kadının bir tanesi ciddi bir bunalım geçiriyor. Çırılçıplak balkona çıkıyor ve balkonda bağırıyor: Ey bu memlekette erkek yok mu? Arkadan kadınlar onu içeriye çekmeye çalışıyorlar. Kadın kendisini aşağıya atıyor. Mekânlar farklı olsa da öykülerin buluştuğu bir nokta var? Her ikisi de ayrımcılıktır. 38'de olayın kahramanı Serçe, bir Kürttür ve Alevidir. Bundan dolayı bir ayrımcılığa uğruyor. İşte bir subayın evine geliyor. Orada zorla Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Öğrenmiyor. Ondan sonra bir doktorun yanına sığınıyor. Doktor ona iyi davranıyor. Okumak istiyor kimliği yok diye okula alınmıyor. Sonra çeşitli nedenlerle oradan da kaçmak zorunda kalıyor ve bir öğretmenin evine sığınıyor. Çok dayak yediği için altını ıslatıyor. Öğretmen onu alıyor bir çatı katına kapatıyor. Yani bu türden bir ayrımcılığa uğruyor, sahipsiz ailesiz bir kız olarak. Ve çok acılar çekiyor. Ondan sonra da buradan kurtulayım diye Avrupa'ya gidiyor ve orada rahat edeceğini umuyor. Fakat orada da problem başlıyor. Türkiyeli bir aydınsınız. Ve Tükiye'de ayrımcılık yaşamadım Avrupa'da karşılaştım diyorsunuz. Türkiye'de ayrımcılığa uğramış kişilerle karşılaştığınızda neler hissettiniz? Çok etkilendim. Ben böyle olayların Türkiye'de olduğunu bilmiyordum. Zaten romanımda diyorumki böyle olaylar bir daha ülkemizde olmasın, böyle olayları bir daha yaşamayalım. Ben o romanı yazarken 38 Dersim olayını ayrıntılarıyla araştırdım. Korkunç şeyler var. O olayların hepsini romanımda anlatmaya utandım. Bu türden romanlar daha fazla yazılmalı ve bir daha olmamalı böyle şeyler. 1938'in bütün yönleriyle gün yüzüne çıkarıldığını ve bir yüzleşmenin yaşandığını düşünüyor musunuz? Hayır yaşanmadı. Yakın zamanda yaşanacağını da sanmıyorum. Ama bu hem aydınların, sanatçıların bu işin üzerine gitmesine bağlı hem de devleti yönetenlerin bunu görmesi lazım. Türkiye'nin emperyalist baskılara karşı durabilmesi için kendi halkıyla barışık olması lazım. Geçmişten geçen bütün olayları da gün yüzüne çıkararak. Özür dileyerek ve bunları tüm yönleriyle hesaplaşarak kendi halkıyla barışmış olan bir devlet tüm emperyalist saldırılara çok rahatlıkla göğüs gerer. Bu konuda aydınların büyük sorumlulukları var. Bence daha fazla Serçe'ler yazılmalı. Serçe'ye bir belgesel diyebilir miyiz? Çeşitli kişilerden ve belgelerden arşivlerden toparlanmış belgesel bir roman. Ama roman. Bütün karakterleri ben yarattım. Mesela romanda Serçe'nin evlerinde yaşadığı bir doktor ailesi vardır. Tuna adında bir kızları vardır. Ben Tuna'yı bir süre sonra öldürdüm. Tuna, İstanbul'da bir üniversitede öğretim görevlisiymiş. Yayıncıma telefon etmiş 'Beni niye öldürüyor" ben yaşıyorum demiş. Roman'ın yayımlanmasının ardından Serçe'nin, "yazarın anlatılanlara bağlı kalmadığı ve gerçekleri çarpıttığı" yönlü eleştirileri olmuştu. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Kendisiyle bu konuları konuştuğumuzdan bu yana 22 sene geçti. Kendisinin anlatımlarından iki sayfa kadar not aldım. "Ben bu anlattıklarını roman yapmaya çalışacağım" dedim. Sizin otobiyografinizi yazacağım demedim. Olayı olduğu gibi aktarmaya kendimi mecbur hissetmedim. Aramızda öyle bir sözleşme yok. Ben bir sanatçıyım ve nasıl uygun görüyorsam öyle yazarım. Olayların çarpıtılması yönünde hiçbir eleştiri almadım. Olayları yaşamış binlerce insan var. Hikâyelerinizin bir yerinde Avrupa oluyor? 23 yıl orada yaşadım. Birde şunu çok istiyorum bizim insanımız orayı tanısın. Şimdi buraya geldiğimde, diyorlarki Avrupa'da olsa şöyle yapardık. Ya değil öyle. Avrupa'da olsa mesala küçük bir yayınevi yaşayamaz. Büyük holdinglerin egemenliği sürüyor ve fikir özgürlüğü parayla tasfiye ediliyor. Avrupa'da edebiyat sıfırlanmış durumda. Bizim ülkemizde şu anda 3 yüze yakın edebiyat dergisi çıkarılıyor. Almanya'da bir tane edebiyat dergisi çıkmıyor. İnsanlarımız bunu bilmeli. Sürgünler, ayrımcılık, şiddet... Farklı bir tema da yazmak ister miydiniz? Yazmak isterdim tabi. Mesela bir aşk öyküsü, bir macera romanı yazmak isterdim. Evet, bunlar çok satardı. Ama ben sorumlu bir insanım. Belki biz biraz daha para kazanıyor ve iyi yaşıyoruz ama dünya nereye gidiyor? Herkes biraz elini taşın altına koymazsa bu dünya yaşanmaz hale gelir. O türden romanlar yazmak çok zevkli. Ama öbür tür romanlarda uzun araştırma gerekiyor ve bu kahramanlara tam konsantre olmak gerekiyor.

www.evrensel.net