'Bu bir paylaşım savaşıdır'

Mesele, Amerika'nın Vietnam yenilgisini ölçerek biçerek dış politikasını yeniden yapılandırması; Pentagon'un da askeri olarak yeni bir politika geliştirmesiydi. Bu politika, 'Yeşil Kuşak' diye anılan sistemin bütün Sovyetler etrafında örülmesiydi.

Tanınmış bilimcilerimizden Mübeccel B. Kıray, ABD seçimlerinin ardından, dünyanın geldiği noktayı değerlendirdi. Kıray, işgal ve saldırıların altında bir dinler veya medeniyetler çatışmasının değil, paylaşım mücadelesinin yattığını vurguluyor. Evrensel: Medeniyetler çatışması, İslami terör, fundamentalizm, ılımlı İslam... 11 Eylül'den sonra ortaya çıkan tartışma ve kavramları nasıl değerlendiriyorsunuz? Mübeccel B. Kıray: Mesele Samuel Huntington'un bilmem kaç sene önce yazdığı "Medeniyetler Çatışması" değildi. Mesele, 1970'lerde Amerika'nın Vietnam yenilgisini ölçerek biçerek, orada neden başarısız olunduğunu düşünerek dış politikasını yeniden yapılandırması; Pentagon'un da askeri olarak yeni bir politika geliştirmesiydi. Bu politika, hepimizin bildiği gibi "Yeşil Kuşak" diye anılan ve komünizmi ezmeye dönük olarak bir muhafazakâr politikalar sisteminin bütün Sovyetler etrafında yaratılmasıydı. Bu politikanın oluşturulması Huntington'dan değil; Amerikan fikir babalarından geliyor. Bu politikaya bağlı olarak ilk önce Polonya ele alındı ve ilk defa Latin olmayan biri papa seçildi. Çünkü böyle birinin komünistlere daha çok düşman olacağı ve bütün Katolikleri de, buna bağlı olarak ayaklandıracağı varsayılıyordu. Japonya'da da, Hindistan'da da aynı biçim uygulandı. O dinlerde fundamentalist diyebileceğimiz gruplara paralar verildi, adamları eğitildi, okutuldu, yetiştirildi. İslam'a dönük olarak ise başta Pakistan'da olmak üzere ve Sovyetler'i Afganistan'dan çıkarmaya dönük olarak, Taliban denilen, yani medrese eğitimini tamamen Amerikan politikasıyla, komünizmi ezmek üzere alan bir grup ortaya çıktı. Bütün İslam memleketlerinde fundamentalistleri beslediler. Niçin beslediler? Medeniyetler çatışsın diye değil; 'Komünistlerle mücadelede fikir olarak fundamentalizmi yayarsak, bunları yeneriz' dediler ve hakikaten de dağıttılar orayı; ama ne oldu? Bütün Kuzey Afrika, Arap Yarımadası, Pakistan, bir cehaletler zinciri olan fundamentalist İslam düşüncesine döndü. Bu Amerika'nın son derece özel besleme usulleri ile ortaya çıkarılmış bir düzendi. Usame Bin Ladin bunun bir parçasıydı; Kuzey Afrika'dakiler, Mısır'dakiler de öyle. Bunlar çok özel vizeler, çok özel paralarla yetiştirildiler, üniversitelere gönderildiler. Derken, Amerika'nın da beklediğinden önce Sovyetler çöktü. Bu adamlara ne oldu? Tabii orayı bilemiyoruz, Amerika paralarını kesti mi; 'Hadi siz gidin' mi dedi. Büyük ihtimalle öyle demedi; ama bunların hepsi Amerika'ya kolay girip çıkan adamlardı. En belalısı da Pakistan, Afganistan ve Taliban. Huntington bahane oldu. İşte ondan sonra "Müslümanlarla Amerikalılar çarpışıyor, uygarlıklar arasında sürtüşmeler oluyor" demek hoşlarına gidiyor. Aksi takdirde adama sorarlar, sen on beş sene bunları besledin diye. O da sordurmuyor bu soruyu ve medeniyetler çatışması diyor... Fundamentalistlerin mücadele ettiğini kabul etmese, kendi büyük hatasını kabul etmek zorunda kalacak... "Pandora'nın Kutusu"nu açtılar ama öyle bir zamanda açtılar ki, bütün bu tarıma dayalı toplumların son aşamasında... O son aşama da çok zor. 11 Eylül'den sonra ne oldu? 11 Eylül'ü yapanlar Taliban da değil, fiilen Bin Ladin de değil. Parayı veren Suudi Arabistan ama yapanlar hep Kuzey Afrikalı. Almanya'ya, Hamburg'a yerleşiyor, çok iyi fizik-kimya öğreniyorlar. Amerika'ya çok kolay girip çıkıyorlar... Amerika'ya girip çıkmak kolay mı; biz akademisyenlere bile kırk takla attırıyorlar. Şu listeyi getir, bunu götür... Bu adamların arkasında Amerika'nın desteği vardı. Ama onlar açıkta kalınca "Bizim düşmanımız komünistler değilmiş Amerikalılarmış, Amerika'yı yenmeliyiz" diyorlar. Özetle, etme bulma dünyası... ABD'de sandıktan tekrar Bush çıktı. Bundan sonraki süreçte ne olacak? ABD'nin Türkiye ve ılımlı İslam politikası ne yönde devam eder? Fuller'in son yazısını okudum siz gelmeden... Ilımlı İslam üzerine... Amerika, ılımlı İslam propagandası yapan ajanlarını buraya gönderdi, Fuller gibilerini. Başka adamlar da vardı; ama başları Fuller'di. Onlar bütün bu büyük politikanın parçası olarak geldiler. Tabii Türkiye bir istisna, ara yerde kalmış bir istisna, ne tam modernleşmiş ne tam geri kalmış, ne tam Avrupalı, ne tam Ortadoğulu, ne de İslam'ı şeriat olarak yaşıyor. Amerika İslam'ı tekrar yeşertmek, Türkiye'yi bu işin içine sokabilmek için Fuller'i gönderdi. Ama fundamentalizmin Türkiye'de tutmayacağını onlar da biliyordu. Erbakan'ı sürdüler, o boyunun ölçüsünü aldı, sonra onu çektiler piyasadan. Böyle bir düzenin içinde şimdi ne olur, hiç belli değil çünkü mesele bir yeniden paylaşım meselesi. Mesele hiç öyle söylendiği gibi fikirlerin çatışması, Kopenhag Kriterleri falan değil: Bunlar her zaman laf olarak söylenir ama daha masanın başına oturduğunuz anda, işin altında bazı çıkarları nasıl paylaşacağız sorusu vardır. Burada da en mühim mesele bütün Ortadoğu'nun ve Özbekistan'ı da içine alan Hazar bölgesinin nasıl paylaşılacağı, kimin hangi nüfuz bölgesine sahip olacağı. Kıyamet kopuyor, Suudi Arabistan yerinden oynamıyor. Biliyorsunuz Amerika, Bin Ladin ailesini allayıp pullayıp tekrar Suudi Arabistan'a göndermişti, mesele çıkmasın diye. Şimdi Türkiye için de aynı şey, Avrupa iş bölümü yaptı. Mızıldanma rolünü Fransa'ya verdiler. Sırt sıvazlama rolünü Almanya'ya, çünkü o zaten Doğu Avrupa'yı aldı. İngiltere de nötr. Bir tek Amerika ile Avrupa'nın bütünü kaldı petrol paylaşımı bakımından. Onun daha nereye gideceği hiç belli değil, Irak'ta ne olur, orayı çözmek için Suriye'ye sıçrar mı ateş; Türkiye ne yapar? Bizimkiler diken üstünde duruyorlar. Genelkurmay'ın bir dediğine iki demiyor Erdoğan, çünkü farkında ki çok derin pazarlıklar var ortada. Öyle küçük bakkal manevralarıyla olmaz. On tane uçak alayım, bir tane jet de sen ver... Bu bakkal pazarlığı. Şu anda hiçbir şey söylenemez. Bütün politikalar durdu sanıyorum, davet mektubunun bile bu kadar karışık çıkmasının sebebi bu. Avrupa ne yapacağına Amerikan seçimlerinden sonra karar verecek. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi bütün Ortadoğu politikalarının üzerinde uzlaşılmasına ya da isyan edilmesine bağlı.


Mübeccel B. Kıray KİMDİR 1923'te İzmir'de doğdu. 1940'ta İzmir Lisesi, 1944'te Ankara Üniversitesi'nden mezun oldu. 1946'da Ankara Üniversitesi'nden sosyoloji doktora, 1950'de ABD'de Northwestern Üniversitesi'nden Antropoloji Ph. D. dereceleri aldı. 1960'da doçent, 1966'da profesör oldu. 1959'dan 1973'e kadar ODTÜ'nün Sosyal Bilimler Bölümü'nün gelişmesine emek verdi. 1973'te London Schools of Economics'e gitti. 1982'den sonra İTÜ ve Marmara üniversitelerinde çalıştı. 1989'da emekli oldu. Yurtdışında pek çok konferansa katıldı. Türkiye'de sosyolojinin üniversitelerde kurumsallaşmasında çok önemili rol oynadı. Toplumsal değişimi ele alma tarzı ile bir ekol oluştururan Kıray'ın en çok referans verilen eserleri "Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası" ve "Örgütleşemeyen Kent İzmir"dir.

www.evrensel.net