23 Ekim 2004 01:00

Sırada şimdi Türkiye var

ILO uzmanı Rosskam, sağlıkta dönüşüm programının sonuçlarını anlattı...

Paylaş
Her geçen gün sağlık hizmetlerinin paralı hale gelmesine neden olan "Sağlıkta Dönüşüm Programı" ilk defa Türkiye'de uygulanmıyor. Dünya Bankası ve IMF direktifleri doğrultusunda hazırlanan program Türkiye'den önce Doğu Avrupa ülkelerinde uygulanmaya başlandı. Sonuç ise, hastane kapılarında ölen insanlar, sağlığın özelleşmesi, hastanelerin kapanması ve ücretleri yetmeyen sağlık çalışanlarının işportacılık yapmasına oldu. Doğu Avrupa ülkelerinde sağlık çalışanlarının sosyal ve ekonomik durumları ile ilgili yapılan çalışmanın içinde yeralan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) İş Güvenliği Uzmanı Ellen Rosskam, bu durumu "Bugün bu hizmetlerin tamamı, sadece parası olanlara veriliyor" sözleriyle özetliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) İş Güvenliği Uzmanı Ellen Rosskam 25 Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde sağlık çalışanlarının sosyal ve ekonomik durumuyla ilgili yaptığı araştırma sonuçlarını gazetemize değerlendirdi. ILO olarak yaptığınız araştırmadan bahseder misiniz? Aynı anda üç farklı çalışma yürüttük: Bunlardan ilki ve en kapsamlısı, sağlık çalışanlarının sosyal ve ekonomik durumuyla ilgili. Burada PSI'ya (Uluslararası Kamu Hizmetleri Sendikaları) bağlı sendikalardan yararlandık. 25 ülkeden 33 sendikaya başvurduk ve 15 ülkedeki sendikalardan yanıt aldık. Bu sendikaların tamamı Orta ve Doğu Avrupa ile Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyesi ülkelerden. Ayrıca, bütün bu ülkelerdeki sağlık sistemlerini ayrıntılarıyla inceledik. Bu aşamada Türkiye'ye de göz attık. Çalışmanın ikinci ayağı 4 ülkede sağlık ve hastane politikaları oldu. Son ayak ise, Rusya'daki sağlık sistemi. Bu araştırmalarda da temel bilgi kaynağımız sendikalar oldu. Bahsettiğiniz ülkeler, özellikle son 10-15 yılda sosyal hak gaspı ve özelleştirme politikalarıyla tanınıyor. Ulaştığınız sonuçlardan bazı örnekler aktarır mısınız? Aslında, sağlık alanında bu ülkelerde zannettiğimizden daha az özelleştirme olduğunu gördük. Bunun yerine, hastanelerin kapandığını söyleyebiliriz. Mesela Polonya'daki hastanelerden yüzde 5'i kapanmış. Özelleştirme ise eczaneler, diş klinikleri ve uzman kliniklerde yoğunlaşıyor. Bugün bu hizmetlerin tamamı, sadece parası olanlara veriliyor. Bölge ülkelerinde hastaların tedavi göremedikleri için öldüğü çok sayıda vaka aktarıldı. Sistemin nasıl işlediğini, Ukrayna'daki bir sendikanın aktarımıyla örnekleyeyim. Hasta muayene olmaya gider, doktoru görür. Reçetesi yazılır. Ama hasta bu ilaçları alamayacağını söyler. Doktor "O zaman Tanrı'ya emanet olun" der ve gönderir. Bu kadar basit! Yine Ukrayna'da, geçen yıl 3000 tüberküloz vakasına rastlanmış mesela. Hastanelerde hijyen koşullarının da çok kötü olduğunu gözlemledik. Bu nedenle bu vakalardan 1000'i sağlık çalışanı. Hastanede hastalık kapmışlar. Elimizde Ukrayna'dan 4 Eylül tarihli bir resmi yazışma var. Burada, hastane içinde yayılan hastalıkların ciddi bir sorun haline geldiği, çok sayıda enfeksiyonun bu ortamlarda kapıldığı kabul ediliyor. Ama tabii bu bilgiler hükümet tarafından halktan saklanıyor. Bir de, iş kazaları sorunu var. İnsanların, işsiz kalma korkusu nedeniyle başlarına gelen kazaları rapor etmediklerini görüyoruz. Bu kazaların önemli nedenlerinden biri de, 10 kişinin işini 1 kişinin yapıyor olması. Diğer ülkelerde durum nası? Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Litvanya'nın Ukrayna'ya kıyasla biraz daha iyi olduğu söylenebilir. Oralarda da başka sorunlar öne çıkıyor. Mesela Litvanya'da, tıp fakültelerinde yapılan bir ankete göre öğrencilerin yarısından çoğu, mezun olur olmaz yurtdışına çıkmayı hedefliyor. 30 bin Hırvat sağlıkçı, ülkelerini terketmiş ve halen dışarıdalar. Beyaz Rusya'da ise, eski sisteme oranla fazla değişen bir şey olmadığını gördük. Doktorlar ülke şartlarına göre iyi ücret alıyor. Sağlık hizmetleri tamamen ücretsiz ve genel. Ama orada da ilaç ve malzeme sıkıntısı var. Türkiye'de hükümetin "Sağlıkta Dönüşüm Programı" adıyla yürürlüğe koyduğu politikaların, sizin araştırma yaptığınız ülkelerde epey ilerlediğini biliyoruz. Bu politikalar sağlık çalışanlarını nasıl etkiledi? İlk akla gelen, çalışma saatlerindeki artış. Doktorların, yılda 1000 saate kadar ücretsiz fazla mesai yaptıklarını gördük. Yoksulluk, diğer bir sorun. Ukrayna'da bir doktor, ayda ortalama 40 dolar ücret alıyor. Moldova'da bu rakam 15 dolar. Üstelik orada maaşlarını üç-beş ayda bir alabiliyorlar. Aylarca, ücret almadan çalışmak zorunda kalıyorlar. İşsizlik oranında artış söz konusu mu? Kamudan işten atılanların, bir ölçüde özel sektörde iş bulabildiklerini söyleyebiliriz. Ama resmi verilere pek güven olmuyor. Dahası, gizli işsizlik söz konusu. "İdari izinli" yapılarak görevinden uzaklaştırılan çok sayıda sağlık çalışanı var. Bu insanlar kağıt üzerinde çalışıyor, ama aslında yıllardır işsizler veya başka işler bulmuşlar. Geçici sözleşmeli çalışanlarda da ciddi artış gördük. Türkiye'de de bu var. Taşeronlaştırma, bir başka sorun. Hastalık gerekçesiyle işe gitmeme oranlarında düşüş görülüyor. Ama bu iyi değil kötü, çünkü insanlar hasta oldukları halde, atılma korkusuyla işe gidiyorlar. Bir başka sebep ise, hastalardan alınan "bahşişler"in, doktorların gelirlerinde önemli bir payı olması. İkinci, hatta üçüncü bir ek iş yapan doktor oranında ciddi artışlar var. Haneye giren gelirin yüzde 50'ye yakını böyle ek işlerden kazanılıyor. Bir de, emekli olduğu halde maaşlarının azlığından dolayı çalışmaya devam edenler var. Bir gün işlerine çağrılacakları yönünde umutları var mı? Evet. Litvanya'dan bir doktora bunu sorduğumda, "Umarız çağırırlar" demişti. Litvanya'da bu sorun nedeniyle doktorlar, 1990'dan sonra başka işler yapmaya başlamışlar. İşportacılık mesela. Sokaklarda patates satıyorlar. Bu insanlar artık geri dönmek istiyor, ama bu kez de hükümet engel çıkarıyor. Çıkarılan yasada, "Hekim görevinden beş yıl uzak kalmışsa, görevine dönmeden önce bir kez daha tıp eğitimi almak zorundadır" deniliyor. Üstelik ülke hekim sıkıntısı çekerken. Tamamen mantık dışı. Ve sağlıkçılarda çok büyük bir moral bozukluğu hakim. Bütün bunlar, bölge ülkelerindeki sağlık çalışanlarında strese, endişeye yol açıyor. Zaten ILO'nun yaptığı bir başka araştırmaya göre, çağımızın en önemli üç "meslek hastalığı" sırasıyla şöyle: Kalp rahatsızlığı, kalp krizi ve intihar! Bir başka araştırmaya göre yüksek stresin en önemli üç sebebi ekonomik güçlükler, çalışma ortamındaki sorunlar ve işsizlik korkusu.


Sendikalı oranı düştü Sendikal örgütlülük açısından durum ne? Tabii eskiden bu ülkelerde sendikalaşma oranı yüzde 100 idi. Yani her çalışan sendikaya üye olmak zorundaydı. Ama şimdi, üye oranında çok ciddi bir düşüş söz konusu. Gerçi bunu diğer ülkelerde de görüyoruz. Toplu İş Sözleşmesi ve karar alma süreçlerinde çalışanlara danışılması, hâlâ resmen uygulanıyor. Ama bu danışmaların sıklığı veya içeriği konusunda ciddi sıkıntılar söz konusu. Mesela Litvanya'da çalışanların sadece yüzde 6'sı bu sürecin kendileri için faydalı olduğunu söylemişler. Gerisi, "Formalite icabı" diyor. Gürcistan ve Moldova gibi bazı ülkelerde sağlık sektöründe yaygın grevler yaşanıyor. Ama Polonya, Slovakya, Rusya, Litvanya gibi ülkelerde doktorların grev yapması yasak.


Türkiye için felaket olur Türkiye'de hükümet aynı politikaları izlemekte ısrarlı görünüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Evet, Türkiye de aynı yolda. Ama bu, yanlış bir yol. Sağlık, herkesin evrensel hakkı olarak görülmek durumunda. Karmaşık sorunların basit çözümleri yok, bu sorunlar geniş bir katılımla tartışmaya açılmalı ve çözüm böyle bulunmalı. AKP Hükümeti bir yandan sizin dediğiniz gibi sağlık hizmetinin "herkesin hakkı" olduğunu söylüyor, ama diğer yandan özelleştirmenin önünü açıyor. Bu büyük bir çelişki. Türkiye gibi bir ülkede sağlık özelleştirilirse felaket olur. İşgücünün çok büyük bir bölümü kayıt dışı. Bu insanlar nerede? Ne iş yapıyor? Belli değil. Asgari ücretle çalışan insanlar o sağlık sigorta primlerini nasıl ödeyecek? ABD'ye bir bakın. Orada kayıtdışı sizdeki kadar fazla değil, ama izlenen özelleştirme politikaları nedeniyle bugün 40 milyon insanın sağlık sigortası yok. Yaşlılar, gebe kadınlar sigortasız. Hamilelikleri boyunca bir kez bile doktora gidemiyorlar. Eğer özelleştirme olacaksa belli şartlar uygulanmalı: Çalışanların ve halkın hakları korunmalı, kaliteli ve eşit hizmet verileceğine dair kesin garantiler olmalı. Böyle bir özelleştirme olmuş mu? Şu anda anımsayamıyorum. Ama mutlaka vardır.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Delil de yok hukuk daSerpil Savumlu Haziran ayında İstanbul'da yapılan NATO Zirvesi öncesinde, DHKP-C örgütüyle "ilişkide oldukları" iddiasıyla polis baskınına uğrayan Ekmek ve Adalet Dergisi, Gençlik Dernekleri, TAYAD, Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği, İdil Kültür Merkezi, Anadolunun Sesi Radyosu ve Halkın Hukuk Bürosu'ndan gözaltına alınan ve ardından tutuklanarak cezaevine konulan 42 kişi 7 aydır mahkemeye çıkartılmayı bekliyor. Davanın avukatlarından Behiç Aşçı'ya göre, müvekkilleri yasal süre olan 6 içinde mahkemeye çıkarılmadıkları için hukuk alenen ayaklar altına alınıyor. 1 Nisan Operasyonu'nda 112 kişi gözaltına alınmış, baskına uğrayan kurumların bilgisayarlarına ve tüm arşivlerine el konulmuş, bu işlemler sırasında avukatların görevlerini yapmasına izin verilmemişti. Hazırlanan iddianamede ise "delil" olarak Ekmek ve Adalet dergisinde bulunduğu öne sürülen bir diskete yer verilmiş ve bu diskette adı geçenlerin gözaltına alındıkları ifade edilmişti. Söz konusu operasyon ve davanın gelişimi ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Avukat Behiç Aşçı, dava oluşumunun baştan sona yasa dışı olduğunu ifade ederek, delil olarak sunulan disketin nasıl elde edildiğinin belli olmadığına dikkat çekti. Disketin Ekmek ve Adalet dergisinde bulunduğunun iddia edildiğini açıklayan Aşçı, polisin dergiyi bastığında avukatların içerde bulunmasına izin vermediğini ve her şeyin usulsüz gerçekleştiğini ifade etti. "Sözde diskette adı geçenler gözaltına alındı. Ancak sözü edilen disket bulunmadan önce de gözaltına alınanlar vardı" diyen Aşçı, polislerin gözaltındakilere, "Bu kurumlara gitmekten vazgeçin yoksa sizinde adınız diskette çıkabilir" dediğini aktardı. Aşçı, 42 kişinin delilsiz yargılandıklarını vurgulayarak yaşanılan hukuksuzluğun bir an önce giderilmesini istediklerini dile getirdi. Operasyon kapsamında gözaltına alınan Behiç Aşçı da, aynı davada tutuksuz olarak yargılanıyor. Halen cezaevinde tutulan 42 kişinin ilk duruşması, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde salon darlığı gerekçesiyle 25-27 Ekim ve 1 Kasım tarihlerinde yapılacak. Tutuksuz yargılananlar ise 3 Kasım'da hakim karşısına çıkacak. Tutuklu ve tutuksuz yargılananlar için ayrıca 5 Kasım günü bir duruşma daha yapılacak.

ÖNCEKİ HABER

HAKKARİ KRİTERLERİ!

SONRAKİ HABER

Artı Gerçek: Açlık grevlerine dair olumlu gelişmeler yaşanabilir

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa