21 Ekim 2004 01:00

Sarıyer diken üstünde

İTÜ tarafından gündeme getirilen 'teknokent' projesinin sınırları Bakanlar Kurulu tarafından kesinleştirilince, Sarıyer sınırları içindeki 6 bin konutta yaşayan 50 bin insanın sokağa atılması gündeme geldi. Mahalle sakinleri, uzun soluklu bir mücadeleye hazırlanıyor.

Paylaş
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'yla İstanbul Teknik Üniversitesi'nin (İTÜ) ortaklaşa hazırladığı "İTÜ Arı Teknokent Teknoloji Geliştirme Bölgesi Projesi", Sarıyer'de üç mahalleyi tamamen ortadan kaldıracak. 11 Aralık 2002'de Bakanlar Kurulu tarafından sınırları kesinleştirilen proje, 7 Temmuz 2004 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nca onaylandı. 1962'de İTÜ'ye tahsis edildiği belirtilen Baltalimanı, Fatih Sultan Mehmet ve Reşitpaşa mahallelerinde proje gereği 50 bin kişinin yaşadığı 6 bin konutun yıkılması planlanıyor.

Yasalara aykırı Yıkıma karşı çıkan yaklaşık 5 bin kişi pazartesi günü Sarıyer Belediyesi'ne yürüyerek, projenin yürürlükten kaldırılmasını istedi. Topladıkları 4 bin 500 dilekçeyi Sarıyer Belediyesi'ne veren mahalle sakinleri, 25 Ekim Pazartesi günü Büyükşehir Belediyesi'ne toplu dilekçe vermeye hazırlanıyorlar. Teknoloji Bölgeleri Geliştirme Kanunu ve Boğaziçi Kanunu'nun birçok maddesinin projenin önünde yasal engel oluşturduğunu belirten mahalle sakinleri, yakında hukuk mücadelesi de başlatacaklar. Teknokent projesi kapsamında sınırları kesinleşen bölgenin boş bir arazi olmayıp, üzerinde Fatih Sultan Mehmet, Baltalimanı ve Reşitpaşa mahallelerinin kurulu olduğuna dikkat çeken ev sahipleri, okulları, sağlık kurumları, ibadethaneleri, karakolu ile bu üç mahallenin 5216 sayılı Belediyeler Kanunu'na göre 'İlk Kademe Belediyesi' ünvanını hak ettiğini belirtiyorlar.

Konsey kuruldu Mahalle sakinleri yıkıma karşı yapılacak çalışmaların yürütülmesi için mahalle derneği, muhtarlıklar, demokratik kitle örgütleri, yöre dernekleri, kooperatifler ve mahallenin ileri gelenlerinden oluşan 50 kişilik bir konsey kurdu. Konsey üyelerinden Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi Başkanı Muammer Şimşek, evlerin yıkılmaması için ellerinden geleni yapacaklarını belirterek, mahalleli olarak projeye ilişkin şüphelerini şöyle anlattı: "1/5000'lik planlar içine alınarak bu proje askıya çıktı. Projenin asıl niyeti teknokent kurulması değil buralarda oturanları yerlerinden ederek, layık gördüklerini yani bir grup sermayeyi yerleştirmektir. Biz buraya geldiğimiz günden bu yana bu bölgeyle uğraşıyorlar. Mahallenin halkı yıllardır bilinçli bir şekilde sürekli tedirgin ve rahatsız ediliyor."

Yıkım projesi Armutlu Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Salih Öztürk ise teknokent projesinin aslında bir yıkım projesi olduğunu belirtiyor. Mahallenin ranta dayalı olarak kaldırılacağı konusunda tereddüt taşıdığını kaydeden Öztürk, "Üniversitelerin bilim alanı olduğuna inanıyoruz. Fakat projenin özü, ülke yararı düşünülerek yapılmış değil. Biz yurttaşlar olarak üzerimize düşeni yapıyoruz ama ne yazık ki devletin yurttaşı karşısındaki görevini yapmadığını görüyoruz. Kesinlikle yurttaş olarak konutlarımızın bir kurum veya kuruluşa peşkeş çekilmesini istemiyoruz. Buna da müsaade etmeyiz" diyerek tepkisini aktarıyor.


İlgili yasa maddelerine aykırı Hayata geçirildiği zaman binlerce insanı evsiz bırakacak olan İTÜ Arı Teknokent Teknoloji Geliştirme Bölgesi Projesi, ilgili yasa maddelerine de aykırılıklar taşıyor. Bu konudaki yasalar şöyle:
  • 4691 sayılı Teknoloji Bölgeleri Geliştirme Kanunu'nun 4. maddesinin 6. fıkrası "...yörede yeterli ARGE ve sanayi potansiyelinin olması şartı aranır" hükmü taşıyor.
  • Söz konusu projenin uygulanması sırasında kullanılacak kimyasal atıkların, nükleer ve radyoaktif maddelerin çevreye vereceği zarar, 2872 sayılı Çevre Kanunu'na aykırılık taşımaktadır.
  • 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu'nun 3. maddesinin 1. fıkrasında "Boğaziçi alanında kömür ve akaryakıt depoları, tersaneler ve sanayi tesisleri kurulamaz" ibaresi bulunuyor. Ayrıca teknokent kapsamında yıkılması planlanan Fatih Sultan Mehmet Mahallesi 2960 sayılı Kanun kapsamında geri görünüm ve etkilenme bölgesinde kurulu bir SİT alanıdır.


    Bunca insan nereye gidecek? Hafize Coşkun:Yıllarca buralara emek verdik, kendimize bir yaşam oluşturduk. Evlerimiz yıkılmasın istiyoruz. Evler yıkılırsa bu kadar insan nereye gidecek? Çiçek Er:Çocuklarımızla sokakta mı yaşayacağız? Evlerimizin yıkılmaması için dilekçelerimizi belediyeye ilettik. Bundan sonra yıkıma karşı elimizden ne gelirse yapacağız. Saniye Güzel:Zenginler için villa tipi evler yapmayı düşünüyorlar. Belediye, halk toplu bir tepki göstermesin diye bütün bölgeyi parsel parsel yıkmayı düşünüyor.

    src=/resim/b1.gif width=5>
    Başa dön


    GÜNDEMDEKİ DOSYAAta Soyer (TTB MYK Üyesi - DEÜTF Halk Sağlığı     Öğretim Üyesi Doğu Avrupa'da sağlık 'reformları' ve sağlık     çalışanlarının çalışma-yaşam koşulları

    Her "reform"la biraz daha geriye 5. Çalışma saatleri uzamıştır ve düzensizleşmiştir: 1990 öncesinde sağlık çalışanlarının ortalama haftalık çalışma süresi Bulgaristan'da 42.5 saat (riskli koşullarda " tüberkülozla çalışanlar, radyoloji, enfeksiyon, kanser bölümlerinde" çalışanlar için 35 saat), Çekoslovakya'da 42.5 saat (yasada 46 saat), Macaristan'da 42 saat (riskli işlerde 35 saat, acil servislerde daha uzun), Romanya'da 44-46 saat (hekimler için günde 7 saat), Sovyetler Birliği'nde 41 saat (riskli işlerde 36-38.5 saat) olarak uygulanmaktaydı. Fazla mesainin ücretlendirilmesinde de, adalet ilkesi gözetilmeye çalışılmaktaydı: Bulgaristan'da hafta sonu ve bayram tatillerinde nöbet tutanlara, günlük saat ücretinin %200'ü kadar fazla çalışma ücreti verilirken, Macaristan'da fazla çalışmanın ilk 2 saati için %125, daha sonraki 2 saat için %150, sonraki her saat için %200 ödenirdi ve fazla çalışmaya denk sürede dinlenme hakkı tanınırdı. Sovyetler Birliği'nde de ilk 2 saat için %150 ödenen fazla mesainin sonraki her saati için de %200 oranında ücret verilirdi. Çekoslovakya'da vardiyada çalışan bir sağlık çalışanına 40 saat izin verilirdi. Fazla mesai, 1990 öncesinde, hem yasal olarak, hem de uygulamada sınırlandırılmıştı. Bulgaristan'da fazla çalışma, birbirini izleyen iki gün içinde 4 saat, haftada 10 saat, yılda 150 saat ile sınırlandırılırken, Macaristan'da haftada 10, dört haftada 25, yılda 200 saatle sınırlıydı. Haftalık izin, nispeten düşüktü. Macaristan ve Sovyetler Birliği'nde 1 günken, Çekoslovakya'da 32 saat, Demokratik Almanya'da 2 gündü. Yıllık ücretli izinler de 15 gün (Macaristan, Romanya, Sovyetler Birliği) ile 3 hafta (Çekoslovakya) arasında değişmekteydi. ODA ülkelerinin son yıllarına damgasını vuran, sağlık sektörü ile ilgili en tipik olgulardan biri de, uzun çalışma saatleridir. Örneğin, 1999' da Gürcistan'da sağlık çalışanlarının %40'ı, Rusya Federasyonu'ndakilerin %50'si fazla mesaiye kalmak durumunda kalmıştır. Çekya, Letonya, Rusya Federasyonu ve Ukrayna'da çalışma saatleri, giderek artmıştır. Polonya'da hekimlerin %90'ı haftada 66-90 saat çalışmak durumundayken, Letonya ve Ukrayna'da bu süre 60 saat civarındadır. Bu süre, Rusya Federasyonu'nda 68, Moldova cumhuriyeti'nde 58, Belarus'ta 52 saattir. Trendin aksine, Litvanya'da ortalama süre 30-40 saat kadardır. Bu arada, sağlık çalışanları, özellikle hekimler, gelirlerinin önemli bölümünü ek iş ya da ek gelir kaynakları ile sağlamaktadırlar. Örneğin, Polonya'da bu şekilde gelirlerini sağlayan hekimlerin oranı %50'dir. Hekimlerin çoğu, sözleşmelerinin gereği, fazla çalışmak zorunda kalmaktadır. Örneğin, Çekya'da hekimlerin %93'ü, Letonya'daki hekimlerin %60'ı ve Ermenistan'dakilerin %30'u fazla çalışmaktadırlar. Hırvatistan'da haftada 8 saatten fazla çalışmak durumunda kalan hekimlerin oranı ise, %70'dir. Hemşireler ve diğer sağlık çalışanları için de durum çok farklı değildir; Letonya'da hemşirelerin ve sağlık çalışanlarının 2/3'e yakını (%65 ve %60) fazla çalışırken, Rusya Federasyonu'nda hemşirelerin tamamına yakını benzer durumdadır (%98). Belarus'ta hekimlerin %54'ü, hemşirelerin %58'i fazla mesai yapmaktadır. 6.Bir yandan sağlık çalışanları erken emekliliğe zorlanırken, diğer yandan emekli maaşları yetersiz olduğu için ek iş yapmak zorunda kalan emeklilerin sayısı artmaktadır: ODA ülkelerinde, emekliler, halen sağlık sektöründe önemli rol oynamaktadırlar. Giderek, emeklilerin sağlık çalışanları içindeki payı azalmakla birlikte, örneğin Rusya Federasyonu'nda emekli sağlık çalışanlarının toplam sağlık çalışanları içindeki payı %40 civarındadır. Düşük emekli maaşlarının yetmemesi üzerine, ek gelir amacı ile çalışmak durumunda kalan emekli sağlık çalışanlarının oranı, değişik ülkelerde şu oranlardadır: Gürcistan %28, Kırgızistan %18, Belarus %15, Litvanya %12, Polonya %6, Bulgaristan %2 . 7. Çalışma koşulları kötüleşmiştir: Çoğu ülkede, sağlık çalışanlarının çalışma koşulları-verimlilik adına-eskisinden çok daha kötü hale getirilmiştir. Çekya'da çalışma saatlerinde "ayarlamalar" yapılmış, ortalama ve günlük çalışma saatleri uza(tıl)mış, personele fazla mesai ödemeleri kısılmıştır. İşçi çıkarmalar artmış, çıkarılan işçilerin işçileri kalanlara yüklenmiş (ekstra-yük), ama bunun karşılığı verilmemiştir.Sonuç, sağlık çalışanlarının iş düzeninin bozulması, yükünün artması ve gelirinin azalmasıdır, ki bu sektöre olan ilgiyi düşürmüştür. Buna karşın, iş sağlığı ve güvenliği alanında, sağlık çalışanlarının sesi yansımamaktadır. Romanya'da personel maaşı düşüklüğü, hemşirelerde statü düşmesi, hekim maaş ve statülerinin düşüklüğü çok belirgindir. Ukrayna'da da hekimler ve diğer sağlık çalışanları çok yetersiz ücret almakta, Bükreş dışındaki illerde çoğu zaman sağlık çalışanlarının aylıkları ödenmemektedir. 8. Sağlık çalışanlarının önemli bölümü, ülkelerinden başka ülkelere göç etmek durumunda kalmıştır: ODA ülkelerindeki "reform"ların önemli bir yüzü de, sağlık çalışanlarının göçüdür. ODA ülkelerindeki sağlık sistemine en zararlı etkilerden biri olan bu göç, bazı ülkelerde bir "yoksunluk" tablosu yaratmış gibidir: Moldova Cumhuriyeti'nde 6 bin 900 sağlık çalışanı, Bulgaristan'da yeniden eğitilen personelin %25'i, Hırvatistan ve Gürcistan'da personelin 1/3 kadarı ülkelerini terk etmişlerdir. Bu göç, özellikle Batı Avrupa'nın hemşire ağırlıklı sağlık personeli açığını giderme amaçlı olarak öne çıkmaktadır. Çekya'da sağlık çalışanlarının en önemli sorunlarından biri, dışarıdan ve içeriden hastanelere göçtür. Dışarıdan, eski "partner" Slovakya'dan göç belirgindir. Çünkü, Çekya'daki çalışma koşulları, Slovakya'dan oldukça iyidir.


    İş güvencesi tarihe karışıyor 9. Sağlık çalışanlarının daha önce sahip olduğu kazanımlar, özellikle de iş güvencesi, "tarihe karışmaktadır": ODA ülkelerinin 1990 öncesi istihdam açısından en temel özelliği ne diye sorulsa, en somut yanıt, tam istihdam ve iş güvencesi olurdu. "Reform"ların ilk el attığı da, bu istihdam meselesi olmuş, bunu merkezin yetkilerinin yerele devredilmesi suretiyle sağlamışlardır. Yereller, personel alımı dahil, merkezin yetkilerini alınca, iş güvencesi tarihe karışmıştır. Sonuç, ilk elde, işten çıkarmalar ve işten çıkarmalarla ilgili mevzuatın değiştirilmesidir. İşten ayrılma tazminatı ile ilgili süreler, bir aydan (Ermenistan, Letonya), altı aya kadar değişmektedir (Polonya). İş güvencesini etkileyen en temel etmen, sözleşmeli personel uygulamasına geçiştir. Sözleşmeler, güvencenin düzeyini oldukça olumsuz etkilemektedir. İstihdam güvencesinin en zayıf olduğu ülkelere örnek, Kırgızistan, Letonya ve Polonya verilirken, Moldova Cumhuriyeti henüz sözleşmeliliğin yaygın olmadığı bir ülke ve Çekya da sözleşmeliliğin nispeten azaldığı bir ülke. Örneğin, Letonya'da sağlık çalışanlarının %90'ı sözleşmeli statüdeyken, bu oran Kırgızistan ve Polonya'da %25 civarındadır. Belarus ve Litvanya, bu konudaki en uç örnekler olarak öne çıkarken (sağlıkçıların hemen tümü sözleşmeli), Gürcistan'da %86'lık bir sözleşmeli sağlıkçı oranı ile ön sıralarda durmaktadır. Bu noktada, İLO ve PSI'nın en net yorumu, "istihdam güvenliğinin, ODA ülkelerinde tehlikede olduğu" yolundadır.


    Sağlıkta, sağlık eğitimi de özelleşti 10. Maliyet gerekçesi ile, bazı sağlık görevleri, daha alt düzeylere devredilmeye başlamıştır. 1990 öncesinde ODA ülkelerinde sağlık çalışanı başına düşen nüfus oldukça azaltılmıştı. Yani, sağlık çalışanı sayısı diğer ülkelere kıyasla fazlaydı. "Reform"lar, sağlık çalışanı sayısının azaltılmasını hedef olarak önüne koyarken, bunu tıp eğitimine ve sağlık çalışanı eğitimine girişi sınırlayarak düzenlemeye kalktı. Bu gidişi meşrulaştırmak için, sosyalizm döneminde verilen diploma ve sertifikaların, bu diploma ve sertifika sahiplerinin sahip olması gereken beceri ve eğitim için yetersiz olduğu belirlemesi gündeme sokuldu. Önce öğrenci sayısı azaltıldı (Belarus, Letonya, Macaristan, Moldova Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Slovenya ve Özbekistan , her 100 bin nüfusa düşen tıp öğrencisi sayısının 1995-2000 yılları arasında gerilediği öncelikli örneklerdir. Aynı durum-Slovenya hariç- diş hekimliği öğrencileri için de geçerlidir. Hemşirelik eğitimi açısından ise, Belarus, Macaristan, Rusya Federasyonu, Slovenya artış yaşayan, Letonya, Moldova Cumhuriyeti, Özbekistan ise azalış yaşayan ülkeler olarak belirmişlerdir), sonra tümüyle ücretsiz olan tıp eğitimi, ücretsiz olmaktan çıkarıldı. Ya kamuda katkı payı vererek ya da özel okullarda okuyarak tıp eğitimine giriş mümkün kılındı. Bu ülkelerde, 1990 öncesi, ayrım olmadan halkın tüm kesimlerinin çocukları, istediği eğitimi yapabiliyorken, para engeli ile 1990 sonrası, tıpkı Batı'daki gibi giriş sınırlandırılmış oldu. Hemşirelik eğitiminde, pratik uygulamanın az olduğu saptamasından yola çıkarak, "kalitenin yükseltilmesi" amacı ile özel okullar açıldı: Ermenistan, Gürcistan, Moldova Cumhuriyeti. Eski mezunlar için de, "eski becerilerinin, bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermediği" gerekçesi kullanılarak, mezuniyet sonrası kurslar, yeni beceri edindirme eğitimleri yaygınlaştırıldı. Bir "AB standardıdır" tutturularak, kıdemli sağlık personeli, yeniden eğitime zorlandı. Özellikle Çekya, Litvanya, Polonya ve Slovakya'da bu tür eğitim hızla yaygınlaştırıldı. Söz konusu eğitime, çok uluslu ilaç şirketlerinin el atması da, sürecin tam bir tamamlayıcısı oldu. Bazı eski uzmanlık alanları, AB tarafından kabul edilmediği için iptal edilmiş, AB'ye uygun yeni uzmanlık alanları oluşturulup, sağlık çalışanları bu alanlara yönlendirilmiştir. Maliyet gerekçesi ile, özellikle birinci basamak sağlık hizmetlerinde pratisyen hekimlerin yaptığı bir kısım iş, hemşirelere devredilmiştir. Bu gelişmenin bir sonucu, birinci basamaktaki pratisyen hekimlerin iş güvencesi problemini daha yoğun yaşamasıdır. Pratisyen hekimlerle ilgili bir diğer gelişme, ODA ülkelerinde yıllardır birinci basamak sağlık hizmetlerini başarı ile veren bu hekimlerin eğitimleri ve becerilerini yetersiz görüp, "aile hekimliği" sistemi için yeniden eğitilmeleri ve uzmanlaşmalarını zorlayan süreçtir. Bu süreç, eskiden bu alanda çalışan çok sayıda pratisyen hekimin, yetersizlik gerekçesiyle, birinci basamaktan dışlanmasına yol açmıştır. Bir diğer saptama, sağlık sektöründe yeni teknolojilerin gerektiği, bu yeni teknolojinin de yeni becerileri gerektirdiği şeklindedir. Sağlık temelli hizmet anlayışından, hastalık temelli hizmet anlayışına geçiş, doğal olarak teknolojiyi ön plana çıkarmış, sağlık çalışanlarının "yeterliliği" sorgulanır hale getirilmiştir. Bu noktada bazı işlerin meslekler arasında yer değiştirmesi gerektiği öne çıkarılmış, hekimlerin bazı görevlerinin hemşirelere devredilmesi ve destek personelinin rolünün artırılması gündeme getirilmiştir. Teknoloji meselesinde öne çıkansa, bilgisayar ve bilgisayar-temelli tıp teknolojisi olmuştur. Bilgisayar öğrenmek ya da bilgisayarlı tıbbi cihazı kullanmak olarak öne çıkartılan ihtiyaç, birçok çok uluslu bilgisayar firmasının, ODA ülkelerine üşüşmesine neden olmuştur. Bu gelişte de, her adımı fiyatlandırılan hastane ve diğer tedavi hizmetlerinin maliyet denetimi belirleyici olmuştur. Diğer yeni alanlar, maliyet muhasebesi, finansal analiz, işletme yöneticiliği, yeni ilaç teknolojisinin gerektirdiği işler ve "reform"ların gerektirdiği diğer işler olarak belirmiştir. Aslında işin özü, maliyetlerle ilgilidir. Sermayenin yetersiz olduğu durumlarda ya da maliyet kısıntısına gidilmesi gündeme geldiğinde, emek yoğun tercihler öne çıkmakta, bu tercihler de, teknik gerekçelerle sunulmaktadır. Hekim sayısını azaltarak, hekimlerin bazı görevlerini daha "alt" düzeylere ve başka mesleklere kaydırmak, teknik ve mali gerekçelerle gerekçelendirilerek, önemli bir "reform" hedefi haline getirilse de çok "başarılı" olmamıştır. Hemşire/hekim oranı artmak bir yana, ODA ülkelerinde 1990-2000 arasında düş(ürül)müştür. Bu konudaki en dramatik düşüş, Bulgaristan'da olmuştur; 1990'da 2.42 olan hemşire/hekim oranı, 2000'de 1.37'ye gerilemiştir. -SÜRECEK-

  • ÖNCEKİ HABER

    KESK'in 2. Kadın Kurultayı başlıyor

    SONRAKİ HABER

    Cannes Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu

    Sefer Selvi Karikatürleri
    Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa