21 Ekim 2004 01:00

Siz AB'yi Avrupalılara sorun!

Avrupa Sosyal Forumu'nda sadece sendikacılar değil, öğrenciler, bilim insanları, öğretmenler ve basın mensupları kendi alanlarında hak gasplarından, tekelleştirmeler ve özelleştirmeden dert yandı.

Paylaş
Avrupa Sosyal Forumu'nun, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik müzakerelerinin başlatılması için fırtınaların kopartıldığı günlere denk gelmesi, sosyal forumu bir de bu gözle izlemek bakımından somut bir olanaktı. Öyle ya; Avrupalı işçiler, sendikacılar, kitle örgütleri, aydınlar, bilim insanları; ülkemizdeki hükümet/ana muhalefet partisi ve politikacısından büyük medya ve köşe yazarlarına kadar tümünün girmeye can attığı AB'nin bugünkü durumunu nasıl görüyorlardı? Avrupayı Avrupa yapan demokrasi ve sosyal haklar bakımından durumlarını nasıl değerlendiriyorlardı? Ah bir girsek, hele bir kapısından içeri geçsek teranelerini yirmi dört saat duyduğumuz bu AB, kendi vatandaşlarına ne menem bir yaşam sunuyordu?

Merak edilen cevap Belirtmek gerekir ki, bu sorulara yanıtlar bulmak üzere Avrupa Sosyal Forumu'nu (ASF) izleyen bir insanın hayal kırıklığına uğraması işten bile değildi. İster yerli ve göçmen işçisi olsun, ister sendikacı ya da köylüsü olsun, isterse aydın, bilim adamı olsun herkes Avrupa'nın mevcut durumundan şikâyetçiydi. "Bugünkü Avrupa'yı istemiyoruz!" "Böylesi bir Avrupa için mi mücadele etti işçiler?" "Son 50 yıldaki çabalarımızın amacı bugünkü durum değildi; insanın merkezde olmadığı bir Avrupa istemiyorduk!" ASF boyunca gerçekleştirilen plenum, seminer ve atölye toplantılarında en sık duyduğumuz görüşler bunlardı. Kısacası, Avrupa'da sosyal ve demokratik hakların kısıtlandığı ve kısıtlanmaya da devam edileceği, mevcut durumun hiç de iç açıcı olmadığı konusunda tam bir görüş birliği yaşanıyordu.

'Yurttaş yok artık' Herkes bunu kendi yaşamı ve konumundan hareketle bir şekilde ifade ediyordu. Söz gelimi İtalya'dan Demokratik Avrupa Anayasası Forumu sözcülerinden Franco Russo'nun "Demokratik ve sosyal bir Avrupa için" konulu plenumda yaptığı konuşmada şu tespitleri yaptı: "Muhafazakâr bir devrimle karşı karşıyayız... Ekonominin diliyle konuşuluyor; yurttaş yok artık, müşteri var sadece... 18. yüzyılın çalışma koşulları tesis ediliyor... Ekonominin Avrupası'na karşı çıkmalıyız."

Sendikacı gözüyle AB Aynı plenumda konuşan Avrupa Sendikalar Birliği ETUC'a bağlı CES sendikasının genel sekreteri Marie-Helena Andre de benzer bir tablo çiziyordu: "Serbest dolaşım hakkı, işçiler için değil, sermaye için geçerli. Ekonomi, büyümek yerine geriliyor. Ekonomik başarı işyeri açmalı, sosyal refahı artırmalı. Oysa işsizlik artıyor. Yeterli ücret, rahat bir geçim, sağlıklı çalışma koşulları gibi taleplerimiz karşılanmadı. Bunlara olmaz deniliyor." Sendikal alandaki saldırılara da değinen Andre konuşmasını şöyle sürdürdü: "Zayıf sendika, yeni işyerlerinin yaratılması için daha iyidir diyorlar! Patronun karşısında işçilerin tek başına ve örgütsüz durmaları isteniyor. Oysa güçlü sendikalara ihtiyacımız var." "Nereye gidiyoruz?" sorusunu da soran sendika genel sekreteri, "demokratik ve sosyal bir Avrupa'nın arayışında" olduklarını açıklıyordu.

Anayasa halkın çıkarına değil Bu plenumda AB Anayasası'na da değinen konuşmacılar, anayasanın önceliklerinin halkın çıkarları ve hakları olmadığını vurguluyorlardı. Fransa'dan G10 Solidaires Sendika Birliği'nin Genel Sekreter yardımcısı Annike Coupe, anayasanın; iş hakkını tanımadığını, kamu hizmetini bir rekabet konusu haline getirdiğine dikkat çekiyordu. Belçika'dan Hıristiyan bir kitle örgütünün sekreteri olan Anne Van Laer ise, "Yurttaşsız Avrupa olamaz. Avrupa Parlamentosu seçimleri insanların tepkisini ortaya koydu. Seçmenlerin yüzde 30'u AB karşıtı partilere oy verdi" diyordu. İsveçli sendikacı Peter Gustavsson, İskandinav ülkelerindeki güçlü AB karşıtlığına dikkat çektiği konuşmasında, İskandinavya'da AB'yi dönüştürmenin değil AB'den çıkmanın tartışıldığını belirtmekteydi. Kuşkusuz bunlar sadece birer örnek. Ama eleştiri ve tepkiler diğer plenum ve seminerler izlendiğinde de değişmiyor.

AB ve eğitim Eğitim sorunlarının tartışıldığı toplantıları dinlediğinizde; eğitimin seviyesinin düşürüldüğü, işsiz öğretmenlerin sayısının arttığı, ortaokullara kadar uzanan özelleştirme saldırısının sürdüğünü duyuyorsunuz. Medya konusunun ele alındığı plenum ve seminerlerde 'medya terörü'nden söz edildiğini, okurları bilgilendiren, gerçeğe önem veren değil, yanıltma ve manipülasyona dayalı bir medyacılığın geliştiğini, büyük medya araçlarının birkaç tekelin elinde merkezileştiğini ve bu durumun demokrasi açısından bariz bir tehdit oluşturduğunu, medya çalışanlarının ekonomik durumunun kötüleştiğini öğreniyorsunuz.

Bilim üzerindeki sermaye baskısı Fransa, Finlandiya, Almanya, İngiltere vb. ülkelerden gelen bilim adamlarının düzenlediği seminerleri dinlediğinizde, bilimsel çalışma için en rahat ve özgür ortamın yaratıldığını düşündüğümüz AB'de durumun bambaşka olduğunu fark ediyorsunuz. Bilim adamları, özellikle tekellerin ve ordunun bilim üzerindeki baskı ve egemenliğinin arttığına dikkat çekiyorlardı. Örneğin Londra Üniversitesi'nden David Margolies, bu konuyla ilgili yapılan bir seminerde şunları belirtiyordu: "Her ne kadar bazı meslektaşlarımız bu konularda rahat görüş belirtemiyorsa da, şu kadarını bilmekte fayda var: İlaç tekelleri üniversite ve araştırma kurumları üzerinde yoğun bir baskı uyguluyor. Eleştirel bilim adamları genellikle ve bir şekilde kapı dışarı ediliyor. Özellikle ABD'li tekeller bu konuda çok aktif." Araştırma-geliştirme alanının özel şirket ve tekellere terkedilmesinin çok tehlikeli olduğunu vurgulayan bilim adamları, bugünün Avrupasında "Öncelikleri şirket ve ordu kurumlarınca belirlenmeyen başka bir bilime ihtiyacımız var" diyor ve bu amaçla sokağa da çıkmak gerektiğini vurguluyorlardı.

AB değil mücadele Kısacası, Avrupa Sosyal Forumu'na katılan Avrupalılar, bize sunulandan çok farklı bir Avrupa tablosu çiziyorlardı. Türkiye'de bazı çevreler ülkenin demokratikleşme umudunu AB üyeliğine bağlarken, AB'ye üye ülkelerin işçileri, sendikacıları, aydınları ve bilim adamları; anti-demokratik uygulamalardan, yaşam ve geçim koşullarının hızla kötüleşmesinden, bir avuç tekelin hükümdarlığı ve her şeye hükmetmelerinden yakınıyor, gidişatı iyi görmüyor, tek seçenek olarak mücadelenin yükseltilmesini görüyordu. Anlaşılan o ki, Türkiye'nin; AB'ye alınsa da alınmasa da, AB'ye üye ülkelerde olduğundan çok daha güçlü sendikalara, hakları için mücadele eden gençlere, sorumlu bilim adamı ve aydınlara ve gerçekleri yazan bir basına ihtiyacı var!

ÖNCEKİ HABER

Iraklı aileyi yok ettiler

SONRAKİ HABER

Öcalan’ın ikinci açıklaması ve bir sondaj süreci

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa