14 Ekim 2004 01:00

Unutulması hayırlı bir kitap

"Güneydoğu'da Unutulmayanlar" Hasan Kundakçı 423 sayfa Alfa Yayınları

Paylaş
"Köylerde ve özellikle dağlık kesimlerdeki mezralarda herhangi bir kimseyi bulmak, onunla konuşmak, ondan bir şey almak zordur. Bu köylerde yabancı bir kimseyi görenler hemen kaçıp kayboluyorlardı, İhtiyarlar ve çocuklar dışında herhangi bir kimseyi bulup konuşmak olanaksızdı. Kadınlar ve çocuklar Türkçe bilmiyorlardı. Ayrıca kadınların yabancı bir kimseyle konuşmaları hoş karşılanmadığından, uygun birisini bulup görüşmek olanaksızdı. Kimi çağırsanız, kiminle konuşmak isteseniz arkasını dönüp hızla kayboluyordu. Uzun süre kanun kaçağı olmaları, onlara bazı değişik usuller öğretmişti. Köylüler, 200-300 metre mesafeden, kendi aralarında hayvan seslerini taklit ederek rahatlıkla anlaşabiliyorlardı. Askerlerin veya bir yabancının köye gelişini kolayca birbirlerine haber verebiliyorlardı.... Bölge insanları çok dayanıklı olup, dağlarda uzun yürüyüşler yapabilirler. Arazide gece gündüz kalabilirler. Hele yaz aylarında basit bir örtü ile geceyi geçirebilirler. Doğduklarından itibaren doğayla ve komşu köy halkıyla boğuştukları için iyi silah kullanırlar. Tek erin konularını iyi bilirler, iyi uygularlar. Bölgede arazinin pusu kurmaya uygun olması, pusu kurmada kolaylık sağlar. Kendileri iyi silah kullandıklarından, iyi silah kullananları ve iyi eğitimli birlikleri, görür görmez tanırlar. İyi eğitimli birliklere pek yaklaşmazlar."* Bir kitap tanıtımı açısından uzun sayılabilecek böylesi bir alıntı biraz da zorunluydu. Emekli Korgeneral Hasan Kundakçı'nın geçtiğimiz ay yayımlanan ve basında propaganda içerikli tanıtımlara konu olan kitabını, onun kendi dilinden anlatabilmek açısından kitabın en çarpıcı bölümlerinden birisi burası çünkü. Kitaba ruhunu veren bölümlerden biri de diyebiliriz. Kundakçı, "terörle mücadelede" devlete destek veren köylüleri birçok bölümde ayırdığı kitabında bölge insanına genel olarak böyle bakıyor.

"Teröristi bol köy"! Yani "teke" ile "terörist" arası bir şey. Hatta kimi yerler açısından daha açık dille bunu ifade de ediyor: "Bir gün (Aralık 1984 sonu) Fındık bölgesinde teröristleri fazla olan Çetinkaya köyüne gitmiştim." (s.55) Bu türden ifadeler, kitabın satır aralarından değil, daha önsözünden başlayarak kendini hissettiriyor: "Teröristlere karşı mücadelenin yapıldığı alan 120 bin kilometre kareye yakın olup, 13 ili içine alan bu coğrafyanın büyüklüğü

Neredeyse Yunanistan büyüklüğündedir." Türkiyeli okurun ilkokuldan başlayarak döne döne öğrendiği "ezeli düşman"la eş değer kılınan bir "düşman"a karşı mücadelenin önemini "iyi kavraması" ve bu mücadele "destanını" doğru anlaması açısından bu türden vurgular gerekli görülmüş olmalı.

Olmamış! Bölgede yaşanan onlarca olayı art arda sıralayan kitap, AA'nın, TRT'nin haber bültenlerinden alışık olduğumuz bir tarzda sürüp gidiyor ve eğer bir yazarlık iddiası taşınıyorsa -ki Kundakçı birçok başka isim gibi anılarını bir gazeteciye, ya da yazara kaleme aldırmayıp kitaba büyük harflerle kendi ismini koydurduğuna göre böylesi bir iddiayı da taşıyor olmalı- o açıdan lafı hiç dolandırmadan şunu söylemek gerekiyor: Olmamış! Kitap, bölgeye bakıştaki 1993 konseptinin ruhunu içeriden yansıtmak açısından çarpıcı örneklerle dolu olsa da, Kundakçı'nın hızını alamayıp yürüttüğü savaşı 1944'e kadar uzattığı (s.299), televizyonu bile "tv" diye yazdığı ve daha benzer biri dizi örnek dikkatli bir okurun aklına ister istemez şu soruyu da getiriyor: "Acaba kitabı basan yayınevi paşanın hışmını çekmemek için redaksiyon ve tashih yapmaktan da mı çekindi?" Konu bir kitap tanıtımı olunca bütün bunlar önemlidir. Dahası bu ülkede önemli bir nufusu oluşturan bir insan topluluğunu son derece subjektif ifadelerle bu kadar rahat nitelendiren bir "yazarı"ın kitabını yazarken bunları yazmadan olmaz. Kitap, konu ile ilgili daha önce kaleme alınan belgesel nitelikli çalışmalara yaklaşan bir özellik taşımadığı için bu yönlü bir irdelemeyi de bizce hak etmiyor. Ancak, yazara ve aynı fikri paylaşanlara sorulması gereken çok temel bir soru, bu kitabın başından sonuna kadar kendisini hissettiriyor: Kitapta anlatılanları doğru kabul edersek, bölge insanları pusu kurmaktan iyi silah kullanmaya kadar uzanan alışkanlıkları edinmeye neden ihtiyaç duydular acaba? Kitapta iddia edildiği gibi sadece "doğduklarından itibaren komşu köy halkıyla boğuştukları" için mi? Bölge halkını, "Eline silah verilip korucu yapılacak olanlar", "Kontrol edilmesi gerekenler" ve "Mücadele edilmesi gerekenler" olarak sınıflandıran bir anlayış, "güvenlik" ve "huzuru" bir arada var edebilir mi? Kitabında, Vural Savaş'tan, Öcalan'ın idamını onayladığı için övgüyle söz eden, bu kararı uygulamayan polikacılar hakkında ise adeta halka "suç duyurusunda" bulunan Kundakçı'nın temsil ettiği anlayış, aşınmalı ve aşılmalı. Kundakçı, kitabına "Güneydoğu'da Unutulmayanlar" başlığını koymuş ama, kitabın tamamına nüfus etmiş bu yaklaşım Türkiye'de tamamen unutulmadan kitabın konu aldığı sorunun çözümü de mümkün görünmüyor. * Hasan Kundakçı (2004), Güneydoğu'da Unutulmayanlar, Alfa, İstanbul, s.24-25)

ÖNCEKİ HABER

AKP'li belediyeden Ramazan hediyesi!

SONRAKİ HABER

Devlet Opera ve Balesi'nden yaz festivalleri ve konserleri

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa