TRAGEDYALARI
   başka türlü görmek için

Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanan Andre Bonnard'a ait "İnsan ve Tragedya" adlı kitap diyalektik çözümleyişi ile okurlara muazzam bir kaynak olarak sunuluyor.

Andre Bonnard çevirisinin önsözüne "Mitologya bizi ilgilendirmektedir. Hem de çok yakından..." ifadesiyle giriş yapıyorsunuz. Yine önsözünüzde bu coğrafyanın ozanlarının yorumlarından yüzyıllardır uzak kalındığı eleştirisini getiriyorsunuz. Mitoloji bugüne ve bugünün insanına neden gereklidir? Özetler misiniz? Gerçekten de kitabın önsözüne ; "Mitologya bizi ilgilendirmektedir. Hem de çok yakından..." diye başlarken, oradaki "biz" sözcüğüyle bütün insanlığı düşünüyordum. Ama şimdi "biz" derken; bilinçaltı olarak daha çok kendimizi; yani üstünde yaşadığımız topraklardan çıkan yaşam özsuyumuzla, kısacası kendi öz mitologyamızla beslenemeyen biz Anadoluluları düşünmüş olduğumu anlıyorum. Bugün bütünleşmek için can attığımız batı ülkelerinin bir yurttaşına; bizim Anadolu'da soluklanmış herhangi bir mitolojik kahramandan söz ettiğinizde, o hemen size onun hakkında bir şeyler anlatacaktır. Bunu nasıl ve nereden bildiğini sorduğunuzda size; okullarında öğrendiklerini ve zaten uygarlıklarının bu mitologyalardan kaynaklanan kültürel tabana oturduğunu söyleyecektir. Ve onlar, bugün "Batı uygarlığı" dediğimiz uygarlıklarının yabancı ve evrensel bir kültür üzerine yapılanmış olmasından gocunmamaktadırlar. Şimdi Avrupa Birliği ülkemizi "Avrupa'dan", "Avrupalılardan" biri olarak saymıyorsa, bunun nedeni din ayrılığından değil, kültür ayrılığındandır. Çünkü Avrupa'yı Avrupa yapan ortak düşüncenin temelinde; din değil; ama Anadolu ve bütün Akdeniz mitologyasına dayalı ortak bir kültür vardır. Şimdi özür dileyerek uzattığım bu girişten sonra şunu açıkça ve yüksek sesle söylemeliyiz: Gizli ve güçlü bazı eller, biz Anadolululara kendi öz mitologyamızı yasaklamış gibidir. Örneğin okullarda da okutulmamaktadır. Şimdi gelelim, "Mitologya bugünün insanına neden gereklidir?" sorunuza. Şurası kesin ki yeryüzü ve üstünde yaşayan insanlarıyla birlikte onların mitosları; sürekli olarak değişim ve dönüşümlere uğrayarak birlikte var olagelmişlerdir. Mitosların içerdiği tanrılar, yarı tanrılar, gerçek yaşamda var olmayan kahramanlar; o zamanki yarıkör ve haliyle zifiri karanlıklar içindeki insanın kendine ve dünyaya sorduğu sorulara yanıt bulabilmesi için kendi yarattığı düşsel dünyanın yaratıklarıydı ve haliyle bu yaratıklar ve onların insanlara dayattıkları dünya ürkütücüydü. İşte mitosların toplamı demek olan mitologya; dünkü insanın bilinmeyenler ve kendini ezen hem doğal hem de devlet ve din güçlerine karşı özgürlüğünü kazanabilmesi ve insan onuruna yaraşır biçimde yaşayıp yaratabilmesi için girişeceği savaşımların yollarını açmıştır. Nasıl mı? Evet ta o eski çağların ve halkın kendi içinden çıkan soylu ozanları, sanatçıları, düşünürleri; bu ürkütücü mitosları uysallaştırıp yorumlayarak tragedya dediğimiz oyunlara dönüştürmüşlerdir. Böylece bu oyunları seyredenler, içinde yaşadıkları dünyada kendilerini ezen tanrısal ve toplumsal güçlere karşı başkaldırmanın gereğini sezip anlamışlardır. Yani bu ozanlar insana; kendisinin, kendisini ezen güçlerden çok daha güçlü olduğunu sezdirtip öğretmişlerdir. Zaten insan, ancak mitoslarıyla var olabilen bir canlıdır. Kendi yetiştirdiği ozanların, sanatçıların yorumuyla bu mitoslar, insanlığın hiç bitmeyen evrim sürecinde onun önünü açan elfenerleri gibidir. Mitoslardaki tanrıların ve egemen güçlerin dayattığı yazgıya karşı; insanın simgesi olan aynı mitoslardaki kahramanlar; tiyatro sahnelerinde sürekli olarak bu egemen güçlerle savaşagelmişlerdir. Bu sahnedeki kahramanların direnç ve isyanlarına bakarak yüreklenen insanoğlu; bu tanrısal acımasız güçlerce önceden çizilmiş yazgısına karşı savaş açmıştır. Böylece insanoğlu, yazgısını yenip özgürleştikçe, tanrılardan boşalan yerlere kendisi gelip kurulmuştur. - "İnsan ve tragedya" kitabında örnekler üzerinden "trajik haz", "trajik yazgı" konusu inceleniyor. Bonnard bu kavramları işlerken daha önce trajik hazza dair kimi görüşleri de eleştiriyor. Sizce yazarın trajik haz kuramına katkıları nelerdir? Dünün karanlıklar içindeki insanı; o ürkünç tanrıların ve onların çizdiği acıyazgıyla cebelleşiyordu durmadan. İşte o zamanın soylu ozanları; insanları korkularından kurtarmak ve onların şer güçlere karşı savaşabilmeleri için bu mitosları yumuşatarak yorumluyor ve bu yorumları tragedya dediğimiz oyunlar halinde halka sahneliyorlardı. İşte kendi tragedyasını, yani acıyazgısını sahnede gören insanın gönlünde ve kafasında aniden coşkulu bir sevinç dalgası yükseliyordu. Çünkü sahnedeki oyunda tanrılara ve toplumsal düzene başkaldıran ve onlara karşı onurlu bir savaşa tutuşan hayali kahramanla kendisini özdeşleştiriyordu. Onun canhıraş savaşımını büyük bir coşkuyla destekliyor ve adeta bu savaşa kendisi de et-kemik olarak katılıyordu. Haliyle karanlıklar içinde ve kendini trajik bir yazgının tutsağı sayan insanın, sahnede bu yazgıya başkaldıran benzerini görünce nasıl haz duymasın ki? . Evet, sahnedeki kahraman, bütün Grek tragedyalarında olduğu gibi, trajik bir şekilde yaşamını yitirir. Ama izleyici, sahnedeki aynı yazgının kurbanı hemcinsinin başkaldırısını görmekten de büyük bir haz duyar. Böylece aynı koşullarda aynı savaşımı kendisi de başlatmış olur. Ya da en azından bu tür dayatmalara karşı her zaman kendini direnmeye hazır hisseder. İşte insanlar daha ilk çağlarda, o ölümsüz ozanların yorumlayıp tragedya adı altında oyunlaştırdıkları mitoslar sayesinde, kendilerine dayatılan köryazgıya başkaldırmayı öğrenmişlerdir. Şimdi A. Bonnard'ın Antigone tragedyası için söylediği şu söz gerçek anlamına kavuşuyor sanıyorum: "Coşkuyla yaratılmış bu estetik tragedya; bir anlamda ve bir yerde, bizim de kendi öz yaratımımız değil midir?" Evet, tanrıları güdümüne ve yedeğine alan iktidar ve güç odağı kral Kreon'a karşı Antigone'nin verdiği o trajik ama soylu savaş, bizi hazza boğmaktadır. Ama aynı zamanda tiyatro sonrasında, biz de kendimizi Antigone gibi tehlikelere atarak onun tragedyasını hem yaşamakta hem yaratmaktayız. Antigone'nin krala karşı giriştiği savaşımı örnek alarak, onun ateşiyle ısınarak aynı savaşımları sürdüregelmekteyiz. Biz gene o aşk yumağı ve "Ben dünyaya kini değil, aşkı bölüşmeye geldim!" diye haykıran Antigone'nin o güzelim ateşini hep aynı kıvamda tutmak gerektiğini bu tragedyalar sayesinde öğrenmiş oluyoruz. Görüldüğü gibi ozanın yarattığı Antigone, seyircilerin içinde yaşadıkça ve onları haksızlıklara karşı direnmeyi aşıladıkça, bu tragedya aynı zamanda başkalarının da özyaratımı olmuş oluyor. Şimdi burada "trajik haz" konusunda çeşitli görüşler var. Trajik haz konusunda örneğin, "Tragedya oyunlarını seyretmek için tiyatroya gidiyoruz. Çünkü sahnede gördüğümüz trajik olaylar bizi üzüyor ve dolayısıyla o acı çeken insanlar için ağlıyoruz. Bu ağlamak bizi hafifletiyor." diyenler var. Bazı eleştirmenlere göre bu bir trajik haz oluyor. Bazılarına göre de trajik haz şöyle: "Tragedyaları sahnede izledikçe kendi acılarımızı unutuyoruz. Oyunun sonunda uyku hapı almış gibi tatlı bir uykumuz geliyor." Ama André Bonnard, elimizdeki kitapta uzun uzun gerçek trajik hazzı anlatmaya çalışıyor: Yazarımız A: Bonnard, trajik haz derken; tragedyanın bizde uyandırdığı o güzelim kişilikleri ve onların bize aşıladığı o haksızlık ve sömürüye karşı coşkulu direniş duygusunu dile getirmek istiyor. Ve şunu da ekliyor: "Tragedya aracılığıyla insanoğlu, kendini özgürlüğüne kavuşturacak kapıları aralamıştır." - Bonnard kitabının bir yerinde Antigone için "Coşkuyla yaratılmış bu estetik tragedya, bir yerde ve bir anlamda, bizim de kendi öz yaratımımız değil midir?" ifadesine yer veriyor. Bunu mitolojinin geneli açısından yorumlarsak ve yine yazarın "Grek ozanlar kesinlikle mistik değildir" yaklaşımı etrafında düşünürsek, bu bilim ile ilgili vardığımız sonuçlar nelerdir? Anlatılmak isteneni özetler misiniz? Şimdi çok güzel ve yerinde bir değerlendirmeniz üzerine de birkaç söz söyleyelim. Yazar, "Grek ozanlar kesinlikle mistik değildir," demektedir. Gerçekten tragedya; özbeöz Grek ozanlarının yarattığı bir türdür. Tragedya denen türdeki başkahraman, hep şer güçlerinin karşısında yenilse de, Grek ozanlar hiçbir zaman mistik ve yazgıcı demek değildir. Yani, "Ne yapalım işte, insanın yazgısı budur. İnsan her zaman tanrıların ve iktidar-güç odaklarının çizdiği sınırlar içinde köle olarak kalmak zorundadır " gibilerden bir yaklaşım içinde değildir. Üstelik şu saptama da Bonnard'ındır: " Grek tragedyalarının merkezinde hep insan vardır; tanrı değil. Grek ozanları; insan-tanrı çatışmasında hiçbir zaman tanrı tarafını tutmadı." Üstelik Grek tragedyası giz görürdür; yani görünmeyen, yazgı denen giz dünyasını dikkatle inceler. Nasıl mitosları halk yarattıysa, tragedyaları da halk yaratmıştır. Aynı şekilde mitoslardan yola çıkarak bilimi de, felsefeyi de hep aynı halk yani aynı halkın içinden çıkan kişiler yaratmıştır. Bonnard şunu da eklemektedir: "Tragedyanın bize verdiği haz, geometri ve diğer bilimlerin verdiği hazdan daha aşağı değildir. Tragedya bilimi; insanlığın ilerlemesi ve atom bilimleri kadar önemlidir. Tragedya; insanın kendini savunabilmesi ve insani gelişimini tamamlayabilmesi için insanlığın gidişatını ve özdoğasını.yönlendiren yasaları tanıtır." Aslında yazar A. Bonnard edebiyatı; gönül eğlendirici bir uğraş değil, tam tersine insanların yaşamına yön veren bir sanat dalı olarak görmektedir. Kendisi 2. Dünya Savaşı sonrasında; savaşsız, barış içinde bir dünya için verdiği mesajlar yüzünden yargılanmış, bir süre tutuklanmıştır. Geçen yüzyılın onurlu bilim insanları Bay ve Bayan Curie'lerle birlikte toplumcu ve barışçı bir dünyanın savunmacılığını yapmış soylu aydınlardan biridir. A. Bonnard; çevirisini sunduğumuz bu "İnsan ve Tragedya" adlı yapıtında, ölümsüz üç Grek tragedyasını; Sofokles'in Antigone'sini; Evripides'in Hippolitos'unu; Ayshülos'un Prometeus'unu bu bağlamda inceleyip yorumlamaktadır. Zaten A. Bonnard; mitologya üzerine yaptığı bütün araştırmalarda ve özellikle bu yapıtında; evrenin en mükemmel yaratığı olan ve ateşini bilimlerden sanatlardan alan insanoğlunun, evrimler ve dönüşümler geçirerekten, barışçı ve kardeşçesine paylalaşımcı bir dünyaya doğru durmadan yol aldığını tanıtlamaya çalışmaktadır.


Dünün iktidar savaşı bugün de var - Mitolojideki özellikle iktidar-güç ilişkileri bugüne dair ne gibi göndermeler içerir? Dünkü insanın iktidar-güç odakları karşısında verdiği savaşımla bugünkü savaşımı arasında özde hiçbir ayırım yoktur. İnsanın insanca yaşayabilmesi ve yaratabilmesini engelleyen güçler, dün nasıl vardıysa bugün de aynen vardır. Ne var ki insanoğlu, düne göre bugün bu konuda birçok cepheleri ele geçirmiştir; o kadar. Ama özgürce, sömürülmeden ve korkusuzca yaşayabilme yolunda giriştiği savaşımlar bitmemiştir ve aralıksız sürmektedir. Dünkü insanların önüne öcü olarak konulan tanrılar ve onların yasaları; iktidar ve güç odaklarının kalkanı ve kılıcıydı. Örneğin kitabımızdaki tragedya kahramanımız Antigone; krala başkaldırdığında ve önemli olan yasaların onun çıkardığı keyfi yasalar değil, ama insanların vicdanlarına yazılmış tanrısal yasalar olduğunu söylediğinde, kralın yanıtı kesin olmuştur: "Tanrılar da kralın, dolayısıyle devletin memurlarıdır." Milattan üç-beş bin yıl önce söylenen bu söz, daha dünkü Mussolini'nin faşist anayasısında bir yasa maddesiydi: "Devlet de Tanrı gibi mutlak bir varlıktır. Ve devletin buyruğundaki kişiler onun kullarıdır." Ve gene daha dün Mr Buş, iktidarı için Tanrı'yı yedeğine almış ve Irak savaşının bir dinler savaşı olduğunu söylemişti. Görüldüğü gibi insan varoldukça mitologyası da olacak; mitologyadaki tanrılar ve insanların savaşımı, onun gerçek dünyasında da iktidar ve güç odaklarıyla olan toplumsal adalet savaşımı olarak sürüp gidecektir.


Yaşar Atan KİMDİR 1942'de Aydın'ın Karacasu ilçesinde doğup ilk ve ortaokulu orada bitirdim. Sonra yatılı olarak gittiğim Necatibey Öğretmen Okulu'ndaki hocalarım, ama özellikle okulun zengin kitaplığı, beni bugünlere doğru yönlendiren en büyük güzergâhım oldu. Yalnızca doğduğum kasabanın dağları, suları, gökyüzü değil; oralara yerleşmiş Afrodite gibi nice 'tanrı ve tanrıçaların' da etkileri altında kaldım. Fransızca öğretmeni olarak Anadolu'nun doğusunda, batısında çalıştım. Fransız ve Türk hükümetlerinin sınavlı burslarıyla; üç yıl Paris Sorbonne Üniversitesi'nde ve bir yıl da Aix-en-Provance Üniversitesi'nde; edebiyat, felsefe ve tiyatro üzerine çalışmalar yaptım. E. İonesco üzerine bir doktora tezi hazırladım. 1980 öncesi Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransızca Bölümünde, Fransız edebiyatı ve metodoloji üzerine dersler verdim…Fransızca olarak yazdığım ve MEB tarafından yayınlanan "Composition Française" ve "Conversation" adında iki ders kitabım vardır. Birkaç yıldır da Almanya'dayım. Burada yeri geldikçe gençlik ve öğrenci kuruluşlarında söyleşiler yapmaktayız. Sanat dergilerine ve gazetelere yazılar yazmakta, çeviriler yapmaktayım .Son olarak Grek mitologyası ve tragedyasıyla ilgili bir çeviri kitabım yayınlandı. İnsanların kendi yaratımı olan bugünkü uygarlığının en mükemmele doğru evrimler geçirerek yol aldığı kesin bir gerçek. Haliyle belli bir aşamadan sonra artık insanoğlunun; emeğiyle yarattıklarının kardeşçe paylaşıldığı ve sürekli evrensel bir barışın egemen olduğu yeni bir dünyaya ulaşacağına kesinlikle inanıyorum. Tabii ki bu süreçteki uygarlığın temel ve ayrışmaz öğeleri olan mitologyaları, sanatları ve felsefeleri benim uğraş alanım oluyor."

www.evrensel.net