01 Eylül 2004 21:00

AB Komiseri Verheugen
   Diyarbakır'a geliyor

AB'nin Türkiye hakkında açıklayacağı rapor beklenirken; Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günter Verheugen, Diyarbakır'ı da kapsayan Türkiye ziyaretine çıkıyor.

Paylaş
Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günter Verheugen, Türkiye'deki gelişmeleri yerinde görmek üzere, Türkiye ziyareti kararı verdi. Verheugen, bu kararını Avrupa Parlamentosu Dışilişkiler Komisyonu'nda yaptığı konuşmada açıkladı. Gelecek hafta cumartesi günü Türkiye'ye 4 günlük ziyarette bulunacağını ve bir gününü de Diyarbakır'a ayıracağını belirten Verheugen, ziyaretin nedenini her şeyi yerinde görmek isteğiyle açıkladı. Verheugen'in gezisinin sadece 1 gününü Ankara'daki yetkililerle görüşmeye ayıracağı kaydedildi. Verheugen, "Ziyaretimin nedeni, Avrupa Komisyon'un Türkiye raporunu yayınlaması için 5 hafta kaldı. Ama biz Türkiye'deki tüm gelişmeleri tam bilmiyoruz ve her şeyi yerinde görmek istiyoruz. Burada edineceğim izlenimler kanaatlerimi şekillendirecek. Bu, kanaatlerimin henüz şekillenmediği anlamına geliyor. Biz geçen yıllarda yaptığımız yılık bir değerlendirme üzerinde durmayacağız. Bilakis son 5 yılın somut bir değerlendirmesini yaparak, yapılan ve yapılmayanların bir dökümünü yapacağız" dedi.

Kürt sorunu Avrupa Parlamentosu'nda parlamenterlerin sorularını cevaplayan Verheugen, Avrupa Birliği Konseyi'nin ''Türkiye Güney Doğu Anadolu sorununa çözüm bulmalıdır'' tespitine atıfta bulunarak, azınlıklar sorununun çözülmesinin Kopenhag siyasi kriterleri kapsamında olduğunu belirtti. Verheugen, Türkiye'nin hukuk ve insan haklarına saygı duymasının kesin bir şart olduğunu kaydederek "Bu sorun ve bu görevler Türk yetkililerin önünde duruyor" dedi.

AB kriterleri Kriterler yerine getirilirse görüşmelerin gecikmeden başlayacağını vurgulayan Verheugen, Türkiye'deki günlük yaşamda AB kriterlerine uyuma yönelik somut ve belirgin değişimleri görmek istediklerini ifade etti.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


GÜNDEMDEKİ DOSYA -3
    (Barış için...)Mukadder Ekrem/Ulaş Emre

Şiddet varsa barış yok - Barış kavramının içeriği hep farklı biçimlerde dolduruldu. Zaman zaman içeriğinin boşaltıldığına dair eleştirilerde oluyor. Sizce nedir barış? - Sınıfsal ve siyasal nedenlerden dolayı barışın özüne ilişkin düşünceler çok farklı. Ama evrensel bir planda değerlendirecek olursanız, barış, şiddetin yok olduğu bir ortam olarak değerlendirilmelidir. Salt savaşın ortadan kalmasını barış olarak değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü, savaş halinin son bulması barışın oluştuğu anlamına gelmez. Toplumda şiddet sadece fiziki bir muhteva taşımaz. Değişik biçimde şiddet uygulamaları vardır. Bir insan işsizse, o insan şiddete maruz kalıyordur. Çocuklarını besleyemiyor, onlara bakamıyor, büyük acılar çekiyorsa şiddet altındadır. Eğer bir toplumun belli bir kesiminin dili kültürü inkâr ediliyorsa o toplumun o kesimi şiddet altındadır. Yeterli ücret alamayan yada örgütlenme imkânından yoksun kalan bir insan şiddete maruz kalıyordur. Keza bir aydın düşüncesini istediği gibi açıklayamıyorsa şiddete maruzdur. Bu bakımdan, barışı hem sınıfsal hem siyasal yönden değerlendirilmesi gereken bir kavram olarak algılıyorum. -'Barış içinde bir arada yaşama', 'Hepimiz aynı gemideyiz' söylemleri sık tekrarlanır oldu. Gerçekten bu mümkün müdür? - Bu aslında statükonun devamına dönük taleptir, barış istemi değildir. Asıl barış istemi şiddete maruz kalan kesimlerin taleplerine cevap verebilmek ve onun için çaba göstermektir. Onun için çaba göstermeyen kişi, yazar ya da toplumu elinde tutan kadroların bu istemleri geçersiz ve tamamen statükoyu sürdürebilmektir. İnsanları düşünsel baskı altında tutmaya dönük bir yaklaşımdır. Türkiye'de bugünkü koşullarda işte 'barış içinde bir arada dostça yaşayalım...' Peki barış içinde yaşayalım ama ben açsam eğer, çoluk çocuğuma yiyecek temin edemiyorsam, başımı sokacak bir ev bulamıyorsam yada bir üretim aracından yoksun bulunuyorsam sen bana nasıl 'barış içinde yaşayalım' diyebilirsin. Öyle bir şey demeye de hakkın yoktur. Ben bunun için mücadele ediyorum. Bu mücadelede bana destek olursan o zaman sen gerçekten barıştan yana tavır almış olursun. Demekki barıştan yana tavır almak toplumdaki her türlü şiddete karşı çıkmaktır. - Zıt olmasına karşın barış ve militarizm sözcükleri birlikte telaffuz ediliyor... - Militarizm her hal ve koşulda barış karşıtı bir yönetim anlayışıdır. Militarizm bir toplumda askerin yönetimde eğemen olması ve yönetime müdahale edebilme gücüne sahip olmasıdır. Böyle bir biçimde barış sözkonusu olamaz. Burada bir baskı vardır ve bu baskı topluma egemen olan sınıf ve katmanların yararına bir baskıdır. Hangi sınıf iktidardaysa o iktidarın yararına bir baskıdır. Demekki militarizm hiçbir zaman barıştan yana olamaz. Her hal ve koşulda barış karşıtıdır. Statükonun devamından yanadır. Onun için militarizmle mücadele etmek barış için son derece gerekli olan bir davranış olmalıdır. - Barış ve Kürt sorunu konusunda neler söylemek istersiniz? - Genel tarif içinde bununda yeri var tabi. Bir insanın dilini yasaklıyorsanız onun varlığını dahi inkâr ediyorsanız bundan daha büyük bir şiddet ve barış karşıtı bir tavır olur mu? Onun için bugün Kürtlerin inkârı, demokratik haklarının reddi, anadilde eğitim görmesi ve kendi dil ve kültürlerinin geliştirilmesi olanağından yoksun bırakılması şiddetin en büyüğüdür. Bu uygulandığı sürece Kürtlere yönelik barış politikası söz konusu olamaz. Bugün diyelim bir Kürt grubu yada Kürt hareketi silahlı mücadeleye başvurmuş; Bunun ortadan kalkması barışın tesis edildiği anlamına gelmez. Kürtler hep var olmuştur var olmaya devam edeceklerdir. Ama talepleriyle var olacaklardır. Kürtler açısından barışın yerleşmesi demek bu silahlı mücadelenin son bulması anlamında değil, Kürtlere dönük her türlü baskının ortadan kalkması, şiddetin ortadan kalkması onların her türlü ulusal demokratik haklara sahip olması anlamına gelir. - Açlığın olduğu ve kültürlerin yok sayıldığı bir ortamda barış olamaz diyorsunuz. Peki barış hangi koşullarda mümkün olabilir? - Türkiye'ye barışın gelmesi için demokrasiden yana olan güçlerin bir araya gelmesi ve etkin bir siyasal hareket oluşturmaları gerekir. Böyle bir girişim oluşmadığı sürece devlet ideolojisine bağlı siyasi partilerin devletten aldığı direktiflerle uyguladığı bu politikanın ortadan kalkması ve tüm şiddetin yok olması ve demokrasinin daha ileri bir merhaleye gelmesi toplumun gelişmesi mümkün değildir. Mevcut statükodan kurtulmanın çaresi bu günkü düzeni temsil eden siyasi partilerin karşısında emek eksenli geniş bir demokrasi cephesinin kurulmasıdır. Bu mevcut koşullarda sadece işçi sınıfının yapacağı iş değil. Çünkü Türkiye burjuva demokratik devrimlerini yaşamamış bir toplum. Bunun içinde her türlü demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılması mümkün olmuyor. -BİTTİ-


İÇERDE BARIŞ YOKSA DIŞARIDA DA OLMAZ Dış politika ile iç politika karşılıklı etkileşim içindedir ve bir bütündür. Bir ülkede iç barış yoksa ve iç barışı tehdit eden şiddet politikası sürekli uygulanıyorsa dış politikada da şiddet devamlı olur. Bugün Türkiye bir tür saldırgan bir politika izliyor dış barışta. Daha evvel Irak'ta düşündüğü, keza Balkanlar'daki polikası saldırgan bir politikadır. Sadece Bulgaristan'da Türk soydaşların hak ve hukuku için mücadele etmiştir. Kıbrıs'ta öyle. Irkçı politikadır bunlar. Irak'a bakıyorsunuz Türkmenlerden başka bir insan yokmuş gibi her an Türkmenlerin hak ve özgürlükleri ile onlara destek vermesi söz konusu olmuştur. El altından onlara silah aktarılıyor, adeta bir huzursuzluk yaratacak biçimde orada varlığını sürdürüyor. Ve hiçbir nedeni yokken Kürtlerin Kuzey Irak'ta federatif bir varlık oluşturmalarını yada koşullar oluştuğunda devlet haline gelmelerine şiddetle karşı çıkıyor. Bir başka ülkenin vatandaşlarının bir bölümünün özgürce yaşama hakkını elde etmek için verdiği çabaların neden karşısında duruyorsun? Bunu anlamakta güçlük çekiyorsun. Eğer Kürtler haklara kavuşursa, Türkiyede'ki Kürtlerde bunu talep eder. Türkiye'deki Kürtlere eşit haklarını tanır, ekonomik olarak kalkınmasını sağlarsanız hiçbir Kürt böyle bir aptallığın içine girmez. Hiçbir toplum daha kötü koşulları tercih ederek mevcut statükoyu bozmaya çalışmaz. Böyle bir şey yoktur.


TÜRKİYE TOPUN AĞZINDAYDI 1960'tan sonra, 61 Anayasası'nın sağladığı ortamda oluşan örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün tanındığı bir ortamdaki barış mücadelesi ve talepleri çok farklıydı. Ondan evvelki; Kore Savaşı'na ilişkin ortamda yine barış talebi farklıydı. O dönem, Behice Boran ve Nihat Sargın arkadaşlarımızın yönetiminde bulunduğu Barış Derneği'nin talebi Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmaması biçimindeydi. Bizim 1960'tan sonraki çabalarımız ise Türkiye'nin NATO'dan çıkması yönündeydi. 20. yüzyılın sonunda NATO'nun üyeliklerinin yenilmesi söz konusu olduğunda çok büyük bir kampanya yürüttük. Hedefimiz Türkiye'nin NATO üyeliğinin yenilenmemesiydi. O zaman NATO'nun stratejisi şuydu: Esnek Mukabele Sistemi diye bir sistem geliştirilmişti. Onun anlamı ise şuydu. ABD'nin başını çekmiş olduğu Batı blokuyla Sovyet sistemi arasındaki soğuk savaş çok şiddetli biçimde devam ediyordu. Sıcak savaşa dönüşebilecek bir ortamda yaşıyorduk. Gergin bir ortam vardı. Adana'dan U2 casus uçağı uçtu, Sovyetler Birliği semalarına. Uçak Sovyetler Birliği tarafından düşürüldükten sonra da yakalanan kişi Türkiye'den kalktığını söyledi. Böyle bir durumda Türkiye topun ağzındaydı. Esnek Mukabele Sistemi de şuydu: Önce karşı taraftan bir saldırı geldiği taktirde onun tamamen işgal edilmesine göz yumulacak, ondan sonra çıkarma yapılarak kurtarılacak. Bu Türkiye'de o zaman 60 milyon insanın yok edilmesi anlamına geliyordu. Onun için biz şiddetle buna karşı çıkıyorduk. Şimdi o koşullar değişti tabi. Sovyet sistemine dahil olan ülkelerin bir çoğu NATO'ya girdi. Bu noktada temmeni edilecek şey şudur: NATO'nun BM'nin emrine verilmesi ve BM'nin ABD'nin emrinden çıkarak daha bağımsız bir örgüt haline gelmesi. Ama bu koşullarda bunun gerçekleşmesi çok uzak. BM'nin barışçı bir örgüt haline gelmesini beklemek çok uzak. Onun için bugünkü şartlarda dünkü şartlarda olduğu gibi hareket etmek mümkün değil. Bugün çok farklı bir tutum olması gerekir.


Tarık Ziya Ekinci KİMDİR 1925'te Lice'de doğdu. Türkçeyi ilkokulda öğrendi. Ortaokulu ve Liseyi Diyarbakır'da bitirdi. 1949'da İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. 1957'de İç Hastalıklarda mütehassıs hekim olarak Diyarbakır'a yerleşti. Üç dönem Diyarbakır-Mardin-Siirt illeri Tabip Odası Başkanlığı yaptı. 1958'den 1980'e kadar TTB Merkez Konseyi Kongreleri'nde bölge hekimlerini temsil etti ve hekim haklarına ilişkin önerilerde bulundu. 1965'te TİP'ten Diyarbakır Milletvekili seçildi. TİP Merkez Yürütme Kurulu üyeliği, Parti Genel Sekreterliği, TBMM TİP Grup Sözcülüğü ve Grup Başkanvekilliği yaptı. Meclis çalışmalarında demokrasi ve insan hakları ile Kürtlerin kimlik ve kültürel haklarını savunmaya öncelik verdi. Yurtsever gençliğin örgütlenmesine öncülük ederek Diyarbakır DDKO'ların kurulmasında etkili oldu. 12 Mart'ta Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevinde 2 yıl kalan Ekinci, 5 kez tutuklandı. 1982'de yurtdışına çıktı. Paris'te hekimlik yaparak yaşamını sürdürdü. 30 Haziran 1989'da Türkiye'ye dönerek eski mahkûmiyetinden kalan cezasını yattıktan sonra İstanbul'a yerleşti. Eserleri; Doğu Dramı, Devlet ve Ben, Faili Meçhul Cinayetler, Vatandaşlık Açısından Kürt Sorunu ve Bir Çözüm Önerisi, Demokrasi ve Çok Kültürlülük AB'de Azınlıkların Korunması Sorunu Türkiye ve Kürtler Sol Siyaset Sorunları, TİP ve Kürt Aydınlanması....

ÖNCEKİ HABER

Zinada anlaşma olmadı

SONRAKİ HABER

Şule Çet davasında "saat" detayı: Güvenlik kamerası saati 10-11 dakika ileride

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa