Erol Büyükburç,<br>   Süheyl Denizci / 1961

Erol Büyükburç,
   Süheyl Denizci / 1961

Eskiden iyi bir radyo dinleyicisiydim. Özellikle hemen tüm müzikçileri tanırdım, tüm müzik parçalarını da bilirdim. Sonra televizyon çıktı, haftada toplam iki saatten fazla izlemiyorum onu. Ama sürekli plak dinliyorum.

Eskiden iyi bir radyo dinleyicisiydim. Özellikle hemen tüm müzikçileri tanırdım, tüm müzik parçalarını da bilirdim. Sonra televizyon çıktı, haftada toplam iki saatten fazla izlemiyorum onu. Ama sürekli plak dinliyorum. Övünmek gibi olmasın ama iyice bir plak koleksiyonum var... Yaşamımdaki ilk ciddi röportajım, bir balıkçıyla yaptığımdı. Son Posta gazetesi için Boğaz'a çıkmıştım onunla. Hemen hemen 10 saat, sabahın 5'ine dek, akıntılar içinde, o ufacık sandalda hem balık tutmuş, hem yemiş hem de söyleşmiştik. Yüzme bilmeyen biri için büyük bir özveriydi bu. O günlerde gazeteciliğe başlayanlar, çocuk da olsa, işlerine var güçleriyle sarılırdı, anlayacağınız "Namus belası yapılan iş" değildi gazetecilik. İkinci ciddi söyleşim, Erol Büyükburç ve arkadaşlarıyla olmuştu. Hemen arkasından da Süheyl Denizci ve arkadaşları gelmişti. Büyükburç da Denizci de sahnelerdeki ikinci yıllarını yaşıyorlardı. Birinin topluluğu 6, diğerinin 5 kişiden oluşuyordu.

Erol Büyükburç Şimdi anımsadığım kadarıyla, bir bodrumda mı ne, işte öyle bir yerde söyleştik Erol Büyükburç'la. Sanıyorum sahnenin altında bir yerdi, hazırlanma odaları. Yanda da tuvaletler vardı. O dönemin müzik emekçilerinin bol ışıklı, lüks soyunma odaları falan yoktu. Olanakları kısıtlıydı. Hafif batı müziği dünyasına çok değişik bir alanda girmiş, Erol Büyükburç: Karikatüristlikten... Karikatürle müziğin ne ilgisi var, açık söyleyeyim bugün bile anlamış değilim... Çocuk dergilerine "Edi ve Büdü" seri karikatürleri yaparmış. Aslında müzikle çocukluğundan beri ilgilenirmiş, ama karikatüristlik onun ortaya çıkmasını sağlamış. Ve bir gün, bir sinemanın şov bölümünde sahne almış. O günlerde ritimle romantizmi bağdaştırmayı düşünen Erol Büyükburç, en büyük dileğinin, isteğinin "Klasik orkestra anlayışının dışına çıkmak" olduğunu söylüyordu. Tabii bu arada batı ve caz müziği alanındaki bilgisini de artırmak en büyük emeliydi. "Yedek subaylığımı süvari olarak yaptım," diye laf arasında söylemişti Erol Büyükburç. "Aslında atları çok severim. Yalnız tüm çabama karşın iyi bir süvari olamadım. Attan kaç kez düştüm, şimdi sayısını bile anımsamıyorum." Bu satırları yazarken günümüzün şov meraklısı bir politikacısı geldi gözlerimin önüne: İlk ata binişinde düşmüştü. At bile sırtına almayı kabul etmemişti, ama biz sırtımıza almıştık. Neyse... Gitar, piyano ve diğer enstrümanları çalan Erol Büyükburç'un topluluğu, o günlerde, şöyle oluşmuştu: Kadri Ünalan (Gitar), Altan İrtel (Piyano), Nejat Alpay (Bateri), Mustafa Toroslu (Tenor saks) ve Müceyim Fener (Bass)...

Süheyl Denizci Bir süre önce Süheyl Denizci'nin önemli bir ödül aldığını duyunca, eski günler geldi gözlerimin önüne. Süheyl Denizci, bir gün mahallesindeki arkadaşlarını toplayıp, "Hadi bir müzik topluluğu kuralım," demiş. Ve Rafael Di Luna, Ümit Aksu (Piyano), Attila Erben (Kontra-bass), Tuncer Tanyol (Bateri) ve Süheyl Denizci'den (Piyano, vibrafon, kontra-bass, tenor saks, flüt, keman, gitar) oluşan kentet ortaya çıkıyor. Yaptıkları müzik ne denli ciddiyse, topluluğun ortak yaşamları o denli neşeliydi, gırgırdı. Şimdi Kadıköy'de olan boğa heykeli o zamanlar Spor Sergi Sarayı önündeydi. Boğayla birlikte birçok fotoğrafını çekmiştim, Süheyl Denizci ve arkadaşlarının. Tüm ısrarıma karşı Yazı İşleri Müdürüm Semiral Bilbaşar, "Bizim derginin çizgisine uymaz," diyerek yayımlamamıştı. Ne yazık ki o fotoğrafların kopyalarını da almamışım. Evet neşe küpüydüler hepsi. Ben de onlara inat, "Ölüme tam bir saatiniz kalsa n'apardınız?" diye sordum, limon sıkar gibi. Rafael Di Luna, "Bütün arkadaşlarımı toplar ve onlara cenaze marşını çaldırtırdım," dedi. Ümit Aksu, "O soruyu bana bir daha sorarsanız, kiralık bir tabanca alır, alnınıza dayar ve sıkarım.", Attila Erben, "Saati durdururdum. Ama ecel vaktini şaşırır mıydı acaba?" Tuncer Tanyol, "Bir saat daha fazla yaşamam için Allah'a dua ederdim." Ve Süheyl Denizci, "Bir tabak, pardon bir tencere yemek yedikten sonra bir kutu uyku hapı yutardım," demişler, 43 yıl önce. Bir gün Kervansaray'a davet edilmişler, Denizci'yle Tanyol. İçki beleş ya, sabaha kadar içmişler. Gün ışırken Kervansaray'dan çıkmışlar. Taksim Parkı'nın merdivenlerine oturmuşlar, biraz dinlenmek için. Ve sızmışlar. Ne kadar zaman geçmiş anımsamıyorlar. Birden marş sesleriyle uyanmışlar. Yanıbaşlarında Mehter Takımı, "Nöbet" çalıyormuş... Her çeşit güçlüklere karşın, tam 43 yıldır "Var"lar bu müzik emekçileri. Acaba medyanın pompaladığı, yarım saatte "Popstar" olanlar, bırakın 43 yılı, 3 yıl sonra nerede olacaklar? Fena halde merak ediyorum...

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.