09 Ağustos 2004 01:00

Anadilde eğitim kurslarla çözülür mü?

Uzun uğraşlar sonucu açılan Kürtçe kurslar, geçtiğimiz günlerde ilk mezunlarını verdi. Ardından yeni dönem kayıtları başladı.

Paylaş


SUNU Uzun uğraşlar sonucu açılan Kürtçe kurslar, geçtiğimiz günlerde ilk mezunlarını verdi. Ardından yeni dönem kayıtları başladı. Ama bu sefer beklenen ilgi olmadı. Bunu fırsat bilen gazete ve televizyonlar sık sık "Kürtçe kurslara ilgi yok" yönünde haberler yaptılar. Ancak ilgisizliğin nedenine ilişkin tek bir cümle etmediler. Aynı şey TRT'den başlayan Kürtçe yayın için de geçerli. Haftada bir gün Kirmancı bir gün de Zazaca yayın yapan TRT'ye ilgi, sadece ilk günle sınırlı kaldı. Daha sonraki günlerde kimse televizyonun karşısına geçip de TRT'nin Kürtçe yayınını izlemedi. Kimse dönüpte bölge halkının neden TRT'yi değil de, Kürtçe yayın yapan Roj TV ya da diğer Kürtçe televizyonları izlediğini sormadı. Kürtçe'ye ilişkin son gelişme, tüzüğünde, "Anadilde eğitimi" savunduğu için hakkında kapatılma davası açılan Eğitim Sen'le gündeme geldi. Mahkeme, tüzüğünü değiştirmesi için Eğitim Sen'e 60 gün süre verdi. Yani sadece anadilde eğitimi savunduğu için eğitim emekçilerinin sendikası, kapatılmakla karşı karşıya. Alt alta koyduğumuz bu gelişmelerle birlikte, Kürtçe kurs ve yayınlarına ilgisizliğin nedenleri ve anadilde eğitimi uzmanlarla masaya yatırdık.


Kürtçe kurs ne işe yarar?

Feyza Hepçilingirler* Anadili, edinilen bir dildir; ancak bu, öğrenilmeyeceği anlamına gelmez. İçine doğmuş olanlar için Türkçe de Kürtçe de bütün öteki anadilleri gibi, fark edilmeden öğrenilir. Doğarız ve çevremizdeki insanların ağızlarından çıkan kimi seslerin anlamlı olduğunun bilincine bile varmadan biz de kimi anlamlı sesler çıkarabildiğimizi görürüz. Bir dili doğduğumuz andan başlayarak duymamız, hatta o dili kullanarak yaşamımızı sürdürmemiz, onunla ilgili bilgilerin tümüne sahip olduğumuz anlamına gelmediği gibi, o dili iyi bildiğimiz anlamına de gelmez. Bu yalnız Türkçe ya da Kürtçe için değil, bütün diller için böyledir. Bütün ülkelerde okula başlayan çocuklara o ülkenin dilinin ya da dillerinin öğretilmesinin nedeni budur. Ülkemizde de ilköğretimin ilk sınıflarında, okuma yazma öğrendikten hemen sonra başlayan Türkçe derslerinin lise yaşamı boyunca sürmesinin, hatta üniversitede de Türk dili dersi olarak devam etmesinin nedeni budur. Bu satırların yazarı zaten bir üniversitede bu "zorunlu" Türk dili dersini veren bir öğretim görevlisidir. Demek ki aileden öğrenildiği kadarı, o dili tam olarak bilmeye yetmiyor. Dilin kurallarını öğretmek, o dili etkin kullanma becerisi kazandırmak, okullara düşen bir görevdir. O dilin okulunun bulunmadığı durumlarda birtakım kurslarla okulun yeri doldurulmaya çalışılır. Kürtçe kursları, kapının boyu, pencerenin eni, yangın merdiveninin yeri diye kırk çeşit zorluk çıkarıldıktan sonra ve sonunda başladı. "Medya"nın o zamana dek eksilmeyen ilgisi, kursların başlaması ve devam edeceğinin anlaşılmasıyla söndü. Çünkü, "Olur mu? Olacak mı?" diye bakılan şey olmuş, Amerikan gazeteciliğini ilkelerine göre olay bitmiş, haber olmanın koşulları ortadan kalkmıştı. Yeniden kurslardan söz edilmesi için, ya oralarda bir cinayetin işlenmesi ya da mankenlerimizden birinin aniden Kürtçeye merak sarması gerekti. Türkiye'de bir şeyin basının gündeminden düşmesi, gözden düşmesi de demek olduğundan kurslarla ilgili başkaca bir şey öğrenemez olduk. Oysa benim bu kurslarla ilgili merak ettiklerim var; yanıtını hiçbir yerden alamadığım sorular kafamın içinde dönüp duruyor.

Bir Türk genci olsaydım Damarlarında asil Türk kanı dolaşan bir Türk genci olsaydım ve Kürtçe öğrenmek isteseydim… diye başlasam, sorulacaktır hemen: "Değil misin peki?" Damarlarında "asil Türk kanı" dolaşan bir Türk'üm de yarım yüzyılı deviren görmüş geçirmişlikle "genç" kategorisine girmem biraz zor. Aslına bakılırsa damarlarımda dolaştığını söylediğim kanın "asil Türk kanı" olduğunu iddia etmem de biraz zor. Türkiye'de yaşayan pek çok kişi kadar zor. Babam Girit Resmo doğumlu. Bir söylentiye göre Girit'e asker ve memur nüfusun dışında Anadolu'dan kaldırılan halk iskân edilmemiş. Oradan "mübadele" ile gelenler pekâlâ Müslüman Rumlar olabilir. Geçelim, konumuz bu değil. Biraz daha kurcalarsam Türklüğüm epey kuşkulu bir hal alacak yoksa. Sorum şu: Ben herhangi bir Türk olarak Kürtçe öğrenmek isteyebilirim; ama gençsem öğrendiğim Kürtçenin işime yaramasını da isterim. Kürtçe öğrendiğimi belgeleyen bir sertifika verilecektir elime, bu sertifika, önüme hangi kapıları açacak? Kürtçe üzerine bilimsel çalışmalar yapmak istesem buna olanak bulabilecek miyim? Bilimsel düzlemde yurt dışı bağlantıları kurabilecek miyim? Üniversitelerimizde Kürdoloji alanında, doktora ve yüksek lisans programları var mı? Kürdoloji bölümü vardır herhalde. Sümeroloji, Hititoloji bölümleri bile var, Kürdoloji bölümü olmaz mı hiç, diyeceğim de âlemi üstüme güldürmeyeyim diye demiyorum. Olmadığını biliyorum çünkü. Hep birlikte, önümüzdeki yıllarda kurulacağını umut ediyoruz şimdilik. Aslında bunlardan daha yaşamsal öneme sahip başka sorular var. Elimde devletin onayladığı kapı gibi belge varken herhalde şu ünlü "kamusal alan"da bana da bir yer bulunacaktır. Hangi işlerde çalışma olanağı sağlayacak bana kurslardan alacağım sertifika? Hiçbir olanak sağlamayacaksa bir Türk genci olarak neden Kürtçe öğreneyim? Ayakkabı boyacısı, simitçi, kâğıt mendil satıcısı gariban Kürt çocuklarıyla "muhabbet" etmek için mi?

Bir Kürt genci olsaydım Peki, ben bir Kürt genci olsaydım... Anamdan öğrendiğim Kürtçenin üstüne kurslardan öğrendiklerimi koyduğumda neler olacağını, önümde hangi kapıların açılacağını bilmek istemez miydim? Kulaktan dolma bir Kürtçe'nin yerine okuyup yazabildiğim bir Kürtçe, iş bulma garantisi sağlayacak mı bana? Kürtler arasında gündelik iletişimi sağlayan Kürtçeden yazı dili Kürtçeye geçmemin ne gibi yararları olacak? Devlet anadilimi geliştirmem konusunda neler düşünmüş, hangi yasalarla güvence altına almış benim anadilimi öğrenme ve kullanma hakkımı? Milyonlarca yurttaşının anadili olan Kürtçe konusunda devletin sağladığı kendini geliştirme, ilerleme olanakları neler? Ben belki inceleme yapacağım Kürtçe konusunda; Kürtçenin yapısını, sözdizimini, ses bilgisini inceleyeceğim. İngilizce, Fransızca, Almanca demiyorum; o dillerde çalışmak istesem kim bilir ne olanaklar çıkar karşıma; Japonca, Farsça, Urduca vb. dillerde çalışma yapacak olsam önümde açılacak kapılar Kürtçe söz konusu olduğunda açılacak mı? Kürtçeyi araştırmak, incelemek istesem maddi ve manevi destek bulacak mıyım? Bilimsel çalışmalar konusunda Kürtçe kurslarından aldığım sertifikanın geçerliliği nedir? Beni bir yerlere taşıyabilir mi bu sertifika? Bir Kürt genciysem ben anadilimi edebiyat, bilim, felsefe dili olarak geliştirmem için, devletin bana sağladığı herhangi bir olanak var mı? "Ben Kürtçe konusunda dilbilimsel araştırmalar yapmak istiyorum." desem, kredi ya da burs bulma olanağım var mı? Kürtçe kurslarından aldığım sertifika, uluslararası dolaşımda geçerliliği olan bir belge midir? Değilse bu belgenin daha etkilisini almanın yollarını açan başka bir eğitim olanağı var mıdır?

Kürtçe 'yabancı' dil değilse... Bir bilgisayar kursunu bitirenin eline verilen belge, onun bu alanda bir iş bulmasını sağlarken Kürtçe kursunu bitirenin sertifikası da birtakım iş olanakları sağlayamaz mı o kişiye? Hastasının dilini anlamadığı için onunla ilgilenmeyi reddeden doktorlar var. Kürtçeyi okuryazarlık düzeyinde bildiğini kanıtlayan sertifikaya sahip olanlar hastanelerde görevlendirilebilir. Tapu kadastro dairelerinde, nüfus dairelerinde, mahkemelerde, başka devlet dairelerinde… Kendini savunamayan, derdini, meramını anlatamayan Kürtlerin yeminli tercümanlara gereksinmesi var mı? Bu kursları bitirenlerin peki, böyle bir hakkı, böyle bir işte çalışma olanağı var mı? Bilmediğim için soruyorum: Yoksa, neden yok? Kürtçeyi daha üstdüzeyde öğreten başka bir kurum, üniversite, okul bulunmadığına göre, Kürtçe kurslarını bitirenlere bu alanlarda çalışma olanağı sağlanamaz mı? Kürtçe öğretiminin yasal güvenceye kavuşturulması, Kürtçenin incelenip araştırılmasına destek sağlanması, Kürtçe öğrenenlerin İngilizce, Fransızca bilenlere sağlanan olanaklardan yararlandırılması gerekiyor. Devlet İngilizce Fransızca bilenlere "yabancı dil tazminatı" veriyor. Kürtçe bilenlere de veriyor mu bu tazminatı? Elinde, Kürtçe kursundan alınmış belge, kursu başarıyla bitirdiğine ilişkin bir sertifika olana yabancı dil tazminatı ödenmeli. "Kürtçe yabancı dil değil ki!" diyecek olanlar Kürtçeyi "yerli" dil olarak kabul ediyorlar demektir. O zaman, ilköğretimden başlayarak Türkçenin yanında Kürtçenin de okullarda anadili olarak öğretilmesi için yasal düzenlemeler yapılmalı. Lütfedip Kürtçe kursları açılmasına izin vermekle iş bitmiyor. Daha yürünecek çok yol, yapılacak çok iş var.

(*) Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili Bölümü öğretim üyesi


Hasan Güven (Özel Van Kürt Dili Öğrenim Merkezi Müdürü): BİR DİL PARAYLA ÖĞRETİLEMEZ Kursu bu dönem çocuklar için yapmayı planlıyorduk. Ancak tatil dönemi olduğu için çocuklar bir okuldan çıkıp diğer okula girmek istemedi. Aileleri çocukları için yorucu ve evlerinin uzak olmasından dolayı geliş gidişlerin zor olacağını söylediler. Bir-iki hafta içinde yeni döneme başlayacağız. İlgi konusuna gelince...Bir halka sorulmaz 'ilgi var mı yok mu?' diye. Bu sistem politikasıdır. Bir dili sadece kurslarla öğretmeye çalışıp ondan sonra 'bakın biz kurs açtık ama kimse gitmiyor' demek doğru değil. Gazetelerde böyle yazıp çiziyorlar. Yazdıkları gibi değil durum. Bir halka kendi dilini kendi parasıyla öğretmeye çalışıyoruz. Halkımız maddi yönden çok da iyi değil. Yani üç aylık kurs ücreti olan 100 milyonu karşılayamıyor. Geliyorlar buraya bana "Mamoste/hocam çok güzel. Çok iyi. Ama paramız yok" diyorlar. Gelmek için can atıyorlar ama para sorunları var. Bizde karşılayamıyoruz. Çünkü buranın vergisini karşılamak bile büyük bir külfet. Gerçi geçen dönem gelenlerin çoğu parasını ödedi. Devlet burayı da ticarethane olarak görüyor. Bir dil parayla öğretilemez. Dil eğitim işidir. Eğitim de devlet işidir. Okullarda seçmeli ders olarak verilmeli. Ama haliyle bu işi de paralı hale getiriyor. Türkçeyi de paralı hale getirsinler bakalım o dile kaç kişi ilgi gösteriyor. Kaç kişi gidiyor hep birlikte görelim. Ekonomisi güçlü olanlar gelip öğrenebiliyorlar. Peki diğerleri ne olacak? Kürtçe kursların amacına ulaşmadığı söyleniyor. Ama hangi anlamda yardım edildi ki? Bütçeden para ayrılmalı. Giderleri karşılanmalı. Herkes anayasal olarak eşit değil mi? Ama Kürtlere 'git kusrlarla öğren' diyorlar.


Selim Bozyiğit (Kürt Dili Öğrenim Merkezi mezunu) BU SERTİFİKALAR ELİMİZDE KALACAK Sertifika almaktan ziyade kendi dilimizin derinliklerini ve günlük yaşamda kullandığımız asimile olmuş dilimizin zenginliklerini öğrenmek için kursa geldik. Tabii ki bu işin sonunda sertifika verilmesi heyecan verici ve mutluluk verici bir şey. Ama bu sertifikalar elimizde kalacak. Dilimiz Ortadoğu coğrafyasının en köklü dilidir. 131 bin kelimelik Kürtçe sözlük çıktı. Bu da dilimizin ne kadar zengin olduğunu gösterir. Yıllardır üzerimizde uygulanan baskı ve asimile politikaları dilimizi etkilemiştir. Ancak bu kurslar yetersiz olmakla birlikte hocaların gösterdikleri aşırı performans bizim kendi dilimizi akademik olarak öğrenmemizi sağladı. Tabii ki yüzde yüzünü öğrenemedik ama faydalı oldu. Ama kurslarda öğretilmesini yeterli görmüyoruz. Eğitim dili, seçmeli ders olarak verilmeli. İlkokuldan öğretilmeli.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


AIDS neden önlenemiyor? -2Prof. Dr. Selim Badur
    (AIDS Savaşım Derneği Başkanı)

AIDS'e patent koydular Bir çok konuda olduğu gibi AIDS konusunda da dünyadaki farklı bölgeler arasında inanılması güç boyutlarda eşitsizlik hüküm sürmektedir. 2001 yılında, sanayileşmiş ülkelerde 500.000 kişinin tedavi olanaklarından yararlandıkları ve bu ülkelerde bir yıl içinde AIDS nedeniyle 25.000 ölüm saptandığı belerlenirken; Sahraaltı Afrika ülkelerinde sadece 30.000 kişi tedavi görmekte ve bu yörede, aynı zaman diliminde 2.2 milyon kişinin AIDS'ten yaşamını yitirdiği hesaplanmaktadır. AIDS tedavisinde artık ellerimiz-kollarımız tamamen bağlı değil. Ancak pahalı tedavi protokollerinden, özellikle gelişmekte olan ülkeler yararlanabiliyor mu?

400 MİLYAR EURO'LUK PAZAR Günümüzde dünya ilaç endüstrisinin yıllık iş hacmi 400 milyar Euro olarak hesaplanmaktadır. Buna karşılık 2000'li yıllara gelindiğinde, bulaşıcı hastalıkların en sık görüldüğü Afrika kıtasının, pazarın sadece yüzde 1.3'ünden pay alabildiğini biliyoruz. Ayrıca, ilaç üreticileri, pazar ekonomisinin kuralları gereği, tüketim olanakları fazla olan bölgelere yanıt vermeye çalışmakta. Bu politikaların sonucu gelişmiş ülkelerin sağlık sorunları olan deprasyon, obezite, kanser, perkinson, alzheimer gibi alanlarda araştırma geliştirme çalışmalarını yoğunlaştırırken, örneğin sıtma, uyku hastalığı gibi Afrika'da yaygın olarak görülen parazit hastalıkları konularında yeni ilaç geliştirilmesine ait bir çaba sarfedilmemektedir. Nitekim 1975-1997 yılları arasında geliştirilen 1233 yeni molekülün sadece 11 tanesinin tropikal hastalıklar ile ilgili olduğu görülmektedir. Dünyada tüm AIDS hastalıklarının büyük bölümünü bünyesinde barındıran Afrika kıtasındaki olgulardan bugün için sadece yüzde 4 anti-retroviral tedavisinden yararlanabilmektedir. 2 Temmuz 2002 tarihinde, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) AIDS ile ilgili bürosu olan UNAIDS tarafından yapılan açıklamada, gelişmekte olan ülke hastalarının sadece 230.000'inin bu olanaktan yararlanabildiği; ve bu sayının yarısını Brezilyalı hastaların oluşturduğu bildirilmiştir.

BREZİLYA ÖRNEĞİ Çeşitli ülkelerin AIDS tedavisi için izledikleri politikalara bakıldığı zaman gerçekten de Brezilya'yı yetkililerin örnek bir yaklaşımda bulundukları ve bu ülkelerdeki tüm hastaların ücretsiz tedaviden yararlandıkları görülmektedir. 1988 yılında, Brezilya parlementosunda yapılan bir yasa değişikliği ile, sağlık konusunun da devlet güvencesinde bir hak olduğu kabul edilmiş ve çok uluslu ilaç şirketlerinin (ÇUİŞ) dayattığı patent hakkı bir kenara bırakılarak, acil durumlarda ülke gereksinimlerini karşılamak amacıyla jenerik ilaç üretiminin yerel olanaklarla gerçekleştirilmesi yasalaştırılmıştır. Bu gelişme karşısında ABD, 8 Ocak 2001 tarihinde, Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) başvuruda bulunarak, Brezilya hükümetini TRIPS anlaşmalarına uymamakla suçlamış ve yerel üretimin durdurulmasını istemiştir.

HEDEF HİNDİSTAN Aslında, çokuluslu ilaç şirketlerinin (ÇUİŞ) ilk sıradaki düşmanı Brezilya değildir; bu kuralları açısından, tüm dünyaya kötü örnek olan en zararlı hedef Hindistan'daki Chemical, Industrial and Pharmaceutical Laboratories (Cipla) ilaç fabrikasadır. Bu ülkelerde geçerli olan yasalara göre, patent hakkı, ürünleri değil sadece üretim yöntemlerini kapsamakta olup, Cipla firması bazı yönetim değişiklikleri ile, pahalı birçok ilacı çok ucuza yerel olanaklarla yıllardan beri üretmektedir. Günümüzde Viagra'nın kopyası olan Erecto, Prozac'ın kopyası olan Nuzac örneklerinde olduğu gibi, yaklaşık 400 ilacın üretildiği Cipla fabrikalarında, AIDS'nin tedavisi için gerekli moleküller Batı ülkelerindeki fiyatın 1/40 oranında daha ucuza üretilmekte. Diğer bir hesaplama ile aylık ilaç tutarı hasta başına 1200 Euro yerine, 30 Euro'ya gelmektedir. İşte tedavi giderlerindeki bu uçurum, 1998 yılında dünyada en fazla AIDS hastasına sahip olan Güney Afrika hükümetinin ülkedeki 4 milyon hastaya gerekli ilaçları Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerdeki üreticilerden satın almak için girişimde bulunması üzerine su yüzüne çıkmıştı. Sonuçta 41 ÇUİŞ, 5 Mart 2001 tarihinde Güney Afrika Sağlık Bakanlığı'na karşı yasal yollara başvurarak, bu alımları durdurmaya çalışmıştır. Pretoria yüksek mahkemesinde henüz dava sonuçlanmadan, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) baskılarının yanı sıra birçok Batı ülkesindeki sivil toplum örgütünün de seslerini yükseltmeleri sonucu, ÇUİŞ'i, anti-retroviral ilaçların fiyatlarını geliştirmekte olan ülkelere uygulanması koşulu ile yüzde 80 oranında düşürdüklerini ilan etmişlerdir. İlaç üreticilerinin aldıkları bu kararda, baskıların yanı sıra, elbette Kuzey-Güney ülkeleri arasındaki ekonomik uçurumun gittikçe büyümesi ve sonuçta adeta geri tepen bir silah gibi, gelişmekte olan ülkelerin (!) AIDS gibi bir hastalığa teslimiyetinin, gelecekte sanayileşmiş ülkeler için büyük sorun yaratacağı gerçeği yatmaktadır.

BİLİNEN 1429 HASTA VAR Bugün için ülkemizde olgu sayısı 1429 olarak bildirilmektedir. Bu sayının gerçeği ne denli doğru yansıttığı tartışma konusudur. Ancak kısıtlı sayıda olgularda tedavi konusunda yaşananlar, gelecek açısından yaşananlara ışık tutmalıdır; Her ne kadar AIDS tedavisi giderleri sosyal güvencesi olan olgular (SSK, Emekli Sandığı, Bağkur ve Yeşil Kart) için karşılanmakta ise de, bu tip bir olanağı olmayan hastalar tedaviden yararlanmamakta, ayrıca kurumların hiçbirisi, tedavinin etkinliğini izlemek için belirli aralıklarla yapılması gereken virolojik ve immünolojik testleri karşılamamaktadır. Henüz kısıtlı sayıda olgu ile, yolun başında sayılırız. Ulusal AIDS komisyonu bir an önce gelecek için kararlar alarak ülkemize özgü stratejileri belirlemek, dünyadaki çeşitli ülkelerin örneklerinden hareketle HIV/AIDS hastalarının tanı, tedavi ve izleme giderleri konusunda ne tür bir yol izleneceğini saptamak durumundadır. Ayrıca, hastaların eğitim ve iş alanlarındaki sorunları yasalarla güvence altına alınarak, bu kişilerin toplumdan soyutlanıp gizlenmelerine yol açacak her türlü uygulamanın ortadan kaldırılması gerekmektedir.


AIDS'İN TEDAVİSİ AIDS tedavisi denildiğinde, 1997 yılından başlayarak gündemde olan üçlü tedavilere değinmek uygun olacaktır. O tarihe kadar HIV'e karşı kullanılan tüm anti-retroviral ilaçlara karşı, etkenin kısa sürede direnç geliştirdiği gözlenmiş iken, virisün çoğalmasını çeşitli aralıklarla kesintiye uğratan üç farklı gruptan ilacın birlikte kullanımı ile (üçlü tedavi) AIDS'in ilerlemesinin durdurulduğu; kandaki virüs miktarının süratla en aza indirildiği saptanmıştır. Pahalı (Aylık tutarı 1200 Euro kadar), kullanım şeması karşılık ve yan etkileri bol olmasına ragmen, hastalıkta ölümü tamamen ortadan kaldıran bu tür bir tedavi protokolü, birden bire AIDS'i ölümcül bir hastalık olmaktan, yaşam boyu ilaç kullanımını gerektiren bir tür kronik hastalığa dönüştürmüştür. (Bu arada ne yazık ki Eylül 2002 döneminden başlayarak, çok düşük oranlarda da olsa ve uygulama hatasına bağlı olarak, üçlü tedaviye direnç sorununun ortaya çıktığı olgular bildirilmeye başlanmıştır.)


TRIPS ANLAŞMASI Bu noktadan hareketle, Kasım 2001'de Daho'da gerçekleştirilen DTÖ toplantısında ilk kez sağlık sorunları ele alınmış ve TRIPS kurallarının halk sağlığını korumak açısından bir engel oluşturulmaması önerilmiştir. Aslında bu durum DSÖ toplantıları için oldukça önemli bir gelişmedir ve sonuçta sağlık konusunun ticaretin önüne geçmemesi ilkesi benimsenmiş, ilaçların diğer sanayi ürünlerinden farkı vurgulanmıştır. Aynı tarihlerde DSÖ'nün makro ekonomisinden sorumlu olan, Harvard Enstitüsü direktörü Jeffrey Sachs, AIDS pendemisinin kontrol altına alınabilmesi için beş yıl süreyle, yılda 10 milyar Euro'ya gereksinim olduğunu, ve bu miktarın, G8 ülkelerinin brüt ulusal üretimlerinin ancak yüzde 0,05'inin oluşturduğunu açıklamıştır. Ne yazık ki bu açıklamanın kabul görmesinden bir yıl sonra, ayrılması gereken paranın sadece yüzde 5'inin (500 milyon Euro) gündeme geldiğini belirten sivil toplum örgütleri, verilen bu sözün tutulmadığı her gün için, AIDS'den ölen 10.000 kişinin varlığına dikkat çekmişlerdir. Nitekim 7 Temmuz 2002'de Barselona'da gerçekleştirilen 14. Uluslararası AIDS konferansanın açılış konuşmasını yapan UNAIDS Başkanı Peter Piot, G8'lerin sözlerinde durmadıklarını, ilaç fiyatlarındaki indirime rağmen, serapoziflerin büyük kısmının tedavi olanaklarından hâlâ yararlanamadıklarını, silahlanmaya ayrılan paranın yüzde 1'i ile AIDS ile mücadelede başarıya ulaşabileceğini belirterek, sanayileşmiş ülkeleri sorumsuzlukla suçlamıştır.

(BİTTİ)

ÖNCEKİ HABER

Van'da bombalama Mardin'de çatışma

SONRAKİ HABER

Artı Gerçek: Açlık grevlerine dair olumlu gelişmeler yaşanabilir

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa