22 Temmuz 2004 01:00

Urfalı çiftçiler:
   Sorun sadece elektrik değil!

Urfa Viranşehir'de elektrik kesintilerine tepki göstermek için yaptıkları eylemle gündeme gelen üretici köylüler dertli. Ancak dertleri sadece elektrik değil.

Paylaş
Urfa Viranşehir'de elektrik kesintilerine tepki göstermek için yaptıkları eylemle gündeme gelen üretici köylüler dertli. Ancak dertleri sadece elektrik değil. GAP'ın ortasındalar ama GAP'ın olanaklarından yararlanmıyorlar. Ziraat Odası Başkanvekili Hamit Babaç, "Eşitsizlik giderilmezse sorun çözülmez" diyor. Köylülerin isyanı ile gündeme gelen Viranşehir, 120 bin nüfuslu bir ilçe. İlçenin temel geçim kaynağı tarıma dayalı. Tarımın yanında bir de mazot ticareti yapılıyor. GAP'ın ortasında yer alan Viranşehir, sulama kanalları açılmadığı için GAP suyundan yararlanamıyor. Bu yüzden köylüler, açtıkları kuyularla su ihtiyaçlarını karşılıyor. Tahmini rakamlara göre ilçede 5 bin civarında açılmış kuyu var. Derinlikleri 250 ile 400 metre arasında değişen kuyuların 30 ile 50 milyar arasında mal olduğu ifade ediliyor. Birçok köylü bu parayı borçla karşılamış.

'Hepsi TEDAŞ'a abone' Ziraat Odası Viranşehir Şube Başkanvekili Hamit Babaç, GAP'tan yararlanan ve yararlanamayanlar arasında eşitsizlik olduğuna dikkat çekiyor. GAP'tan yararlananların yılda dekar başına 8 ile 12 milyon arasında sulama parası ödediklerini belirten Babaç, "Oysa Viranşehir'de bu rakam 50-60 milyon liraya çıkıyor" dedi. Köylülerin elektrik kesintilerine gösterdikleri tepkinin arkasında söz konusu dengesiz durumun yattığını belirten Babaç, "Elektrik kesintilerinin nedeni olarak kaçak elektrik kullanımı gösteriliyor. Oysa bu doğru değil. Köylülerin hepsi TEDAŞ'a aboneler" diye konuştu. Yüklü elektrik faturalarının köylülerin belini büktüğünü belirten Babaç, "Örneğin, Harran'da sulama kanallarından yararlanan köylüler yılda sadece 2-3 milyar lira sabit elektrik faturası ödüyor. Burada ise, bu uygulama nedeniyle ne köylü devlete para veriyor ne de devlet köylüden para alabiliyor. Eğer eşitsizlik giderilmezse sorunlar bitmez" dedi.

Kendi elektriğinden yararlanımıyorlar Viranşehir Belediye Başkanı Emrullah Cin ise enerji uygulamalarında yeni düzenlemelerin yapılması gerektiğini söyledi. Cin, "Enerji buradan üretiliyor, ancak buradaki vatandaşlar bundan yararlanamıyor. Köylülerin sulama amaçlı kullandıkları elektrik ile evde kullandıkları elektrik ücretleri aynı" diye konuştu.

Tarlalar kuruyacak Sorunun giderilmesine yönelik olarak köylüler, Ziraat odasına ve belediyeye başvuruda bulunmuşlar. Köylüler, kendi olanaklarıyla kazdıkları kuyuları, tapusuyla beraber devlete teslim etmek istiyor. Buna karşın devletten sadece GAP'ta uyguladığı standartı uygulamasını istiyor. Tıpkı, Harran'da sulama kanallarından yararlanan üreticileri gibi. Köylüler, "Yaptığımız eylemler yıllardır yaşadığımız sorunların artık dayanılmaz hale gelmesindendir. Biz artık bu haksızlıklara dayanacak halde değiliz. Tarlalar için biz canımızı ortaya koymuşuz. Çünkü başka gelir kaynağımız yok. Onlarda kurursa ne yaparız" diyorlar.

Eylemciler AKP'li ve korucu Eylemlerinin "militan işi" olarak lanse edilmesine içerlenen Nergizli köyünden Eyüp Sıcak, "Biz oylarımızı AKP'ye verdik. Eyleme katılanlar arasında korucu aileler de vardı. Bizi çocukların ağzına verdikleri emzikle uyutmaya çalışıyorlar. Kimsenin buna hakkı yok" sözleriyle tepki gösterdi. Viranşehir'de topraksız ailenin çok olduğunu ve bunların büyük sıkıntı çektiğini belirten Sıcak, "Bu uygulamalar devam ederse bu köylüler borçlarının altından kalkamayacak" dedi.


Elektrik öfkesi Siverek'e sıçradı Urfa'da çiftçilerin elektrik kesintisine tepkisi sürüyor. Viranşehir'den sonra dün de Siverek'te çiftçiler, TEDAŞ Şanlıurfa Müessese Müdürlüğü'nün camlarını kırdı. Edinilen bilgilere göre Siverek'e bağlı çeşitli köylerden gelen çiftçiler, Akçakale Yolu'ndaki TEDAŞ Müessese Müdürlüğü binası önünde toplandı. Tarımsal sulamada yaşanan enerji sıkıntısı nedeniyle ürünlerin zarar gördüğünü dile getiren çiftçiler, TEDAŞ Şanlıurfa Müessese Müdürü Hasan Kaşıkçı ile görüşmek istediklerini belirtti. Kapıdaki güvenlik görevlileriyle bir süre tartışan gruptakilerden birkaçı, ellerindeki taşlarla bazı camları kırdı. Bölgeye sevk edilen çevik kuvvet ekipleri, köylüleri TEDAŞ binası dışına çıkardı. Akçakale Yolu'nu da trafiğe kapatan çiftçilere müdahele eden polis göz yaşartıcı gaz kullandı. 8 köylünün gözaltına alındığı bildirildi.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Gazetecinin iş güvencesi
   halkın iş güvencesidirFatih Polat - Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı? - Kitap esas itibariyle doktora tezime dayandığı için, böyle bir doktora tezini neden seçtiğimden başlamak gerekir. Ben bu tezi İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi bünyesinde yaptım. Dolayısıyla çalışma ilişkileri ağırlıklı bir tezdi. 25 yıllık bir gazetecilik deneyimim vardı. Hem de içinde bulunduğumuz koşullarda amiyane tabirle söyleyeyim, bu gazeteci milleti nasıl kurtulur, diye düşündüm. Bir de aynı zamanda bir model de önereyim dedim. Dolayısıyla tezi bu çerçevede yaptım. - Tekelleşmenin bütün yansımaları var kitapta. Aslolarak gazeteciyi koruyan bir yaklaşımın da baskın olduğu hissediliyor. Süreci gazetecinin tutumu açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? -Gazeteci arkadaşlarımızda bir fikir işçisi, işçi sınıfının bir parçası olma bilinci konusunda son derece zayıflık söz konusu. Örnekle açıklayalım. Bir gazetede çalışırken 90'ların başı, özelleştirme daha yeni gündemde ve genç gazeteci arkadaşlarımız vardı. Özelleştirmenin bir sürü olumsuz sonucu olacağını arkadaşlara anlatmaya çalışıyordum. O zaman "özelleştirme güzelleştirmedir" edebiyatı ile birlikte olumlu bir hava esiyordu. Bu Özal'ın ilk yıllarındaydı. Arkadaşlarımızın, KİT'ler çok kötü durumda, özelleştirme yararlıdır diye bir düşünceleri vardı. Bunu savunuyorlardı. Fakat zaman içerisinde o arkadaşlarımızdan bir tanesi işten çıkartıldı. O zaman dedi ki, "Benim kıdem tazminatım ne olacak, ne kadar para alacağım?" Birtakım haklarını sormaya başladı. Dedim ki sendikalı olmuş olsaydın çok daha farklı olurdu. Zaten özelleştirmenin sonucunda da bir şekilde insanlar işten çıkartılıyor, sendikalar tasfiye oluyor. Gazeteci arkadaşımız ancak başlarına bir işten çıkarma olayı geldiği zaman olayın farkına varıyor. Tabii gelenek olarak bir aktarma da olmadı. Mesela biz 1970'li, 80'li yılların başında bir gazeteye girdiğimiz zaman sendikalı da oluyorduk. Bir gazetecinin sendikalı olması ister istemez toplumsal haberlere, kitle haberlerine karşı duyarlılığını getiriyor. Kendisi sendikalı olduğu için, başka sendikaların yaptığı sözleşmeler dolaylı da olsa kendi toplusözleşmesine etki de yapabilir diye düşünüyor. Yakacak parası vs. gibi birtakım sosyal yardımlar kendisini de ilgilendirdiği için sendikalı olması hem sendikal konulara hem de dar gelirli kesimlerin sorunlarına duyarlılığını artırıyor. Ama yeni gelen arkadaşlarımızın hiç sendikalılık deneyimleri yok. Bunun bir yansıması olarak da, dikkat ederseniz büyük basında, kitle haberlerinin, çalışanlarla ilgili haberlerin yer almadığını görüyoruz. - Kitabınızda da yer verdiğiniz çapraz tekelleşme süreci, gazetecinin mesleki reflekslerine nasıl yansıdı? 1980'lere kadar şöyle tanımlama yapıyoruz: Medyanın holdingleşmesi. O zaman, 1980'lerin başında örneğin Hürriyet gazetesi holdingti. Erol Simavi döneminde. Ama en fazla turizm işiyle uğraşırdı. İşte biraz da tavukçuluk işiyle uğraşırdı. Biz ekonomi servisinin çalışanları olarak icabında tavukçuluk konusunda haberler de yapardık. Yaptığımız haberler Erol Simavi'nin çıkarlarına aykırı bile olabilirdi. Bir şekilde, gazeteci refleksi ile bu tür haberler yer alabilirdi gazetede. Ama günümüzde medya patronlarının, daha sonra da holdinglerin medya içerisinde belli bir güce sahip olmalarından söz ediyoruz. 1980'den sonra dışarıdan holdinglerin medyaya girişi söz konusu. Aydın Doğan'ın Milliyet dışında Hürriyet gazetesini alması, Petrol Ofisi A.Ş.'ye sahip olması. O zaman patron doğrudan bir şey söylemese bile ekonomi servisinde çalışan arkadaşlar "Eyvah biz şimdi POAŞ aleyhine bir haber nasıl yapacağız" diye düşünmek durumunda kalıyor. - Yeni bir sendikal model öneriyorsunuz, biraz açabilir miyiz? Tabii yeni bir sendikal model gerekiyor. Ben 1998-2000 yılları arasında TGC'nin yönetim kurulu üyesiydim. Cemiyetin örgütlülüğü söz konusu idi. Orada bir anket yaptık. Gazetecinin sorunları nedir dedik. Birinci sırada özlük hakları çıkıyor. Bir sendikanın gerekliliği ortaya çıktı. Ama arkadaşlarımız doğrudan bir sendikaya üye olmaktan ziyade gazeteciler cemiyetinin bir şemsiye örgüt olarak haklarını savunmasını istediler. Çok reel olarak başlangıçta bir sendikal örgütlenme öncesinde gazetecilerin hem iş güvencesi hem de örgütlenme açısından yasal korunmasının gerekliliği üstünde duruyorum. Bundan kasıt, askeri zorunlu norm kadro diye tiraja göre gazeteci istihdamını öngören bir yasanın çıkması söz konusu. 2001 yılında parlamentodaki tüm partiler böyle bir yasanın çıkması için ortak hareket ettiler. Yasa teklifi verildi. O zaman DSP, ANAP, MHP bunu destekledi. Fakat seçim dönemi geldiği için yasa kadük olarak kaldı. Böyle bir sendikal modelin öncesinde gazetecilerin yasal olarak korunmasını birinci plana alıyorum. Yasanın çıkması gerekli, Basın İş Kanunu'nda değişiklik gündemde. İş Kanunu değişti. Esnek çalışmayı öngören bir yasa. Basın Kanunu değişti. Şimdi sıra Basın İş Kanunu'na geldi. Basın İş Kanunu 1952 senesinde yapılmıştır. İçinde bulunduğumuz sosyolojik, ekonomik gelişmeler yasanın da değişmesini gündeme getiriyor. Yasanın değişikliği gündeme geliyor. Ama tekelleşme ile 212 sayılı Yasa'nın uygulanmaması söz konusu. Uygulanmayan bir yasa var ama ortada duruyor. İşverenler, Basın İş Kanunu gündeme geldiği zaman böyle bir yasa hiç olmasın istiyorlar. Ama yasa gündemde. O zaman, olacaksa bu yasayı işverenlerin lehine nasıl değiştirebiliriz hesabı içine girdiler. Biz de çalışanlar açısından ne gibi değişiklikler yaptırılabilir bunun üzerinde duruyoruz. Basından sorumlu Devlet Bakanı Beşir Atalay Gazeteciler Cemiyeti'ne ve gazeteci örgütlerine, "Basın İş Kanunu değişiyor, talepleriniz nelerdir" diye bir yazı yazdı. Ve gazeteci örgütleri de kendi konumları ile ilgili olarak bu değişikliğin nasıl olması gerektiğine ilişkin çalışmaya başladılar. TGC bünyesinde bir komisyon oluşturuldu, onda ben de varım. Bu komisyon, Basın İş Kanunu'nda nasıl değişiklikler yapılabilir onun üzerinde çalışıyor. Bunu TGC yönetimine sunacağız. Yönetim de gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra, bakanlığa gönderecek ve sanıyorum sonbaharda Basın İş Kanunu'nda değişiklik gündeme gelecek. Basın Konseyi Başkanı'nın bir açıklaması oldu. Gazetecinin kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, hamilelik, askerlik vb. konularda değişiklik yapılması gerektiğini dile getirdi ve bunların işverenlerin lehine yapılmasını önerdi. Birtakım büyük gazetelerin köşe yazarları, köşelerinde yazılar yazdılar. İşte efendim, yüzde beş sorunu var diye. Çalışanın ücreti zamanında ödenmezse, kanun işverene günlük yüzde beş fazla ödeme zorunluğu getiriyor. Buna itirazları var. Bu itirazlar konuşulabilir, tartışılabilir. Bunu toptan reddediyoruz diye bir şey yok. Bu yüzde beş meselesi en yüksek mevduat faizi düzeyine çekilebilir. Çünkü sonuçta bunu çok yüksek bulduğu için Yargıtay ve bilirkişiler bunu indiriyorlar. Hatta bazı durumlarda tazminat günlük yüzde beşin de altına düşüyor ve zararlı çıkıyor çalışan. Bu alanda bir müzakere yapılabilir. Ama bunun karşısında gazeteci ne talep edebilir? Bence istifa halinde gazeteciye kıdem tazminatı verilmesi çok önemli. Başlangıçta 212'ye geçici madde olarak konmuş. Daha sonra bu madde toplusözleşmelere konduğu ve gazeteci de sendikalı olduğu için kıdem tazminatını alabiliyor. Ama sendikalaşma ve toplusözleşmenin bittiği dönemde istifa halinde gazeteciye kıdem tazminatı ödenmiyor. Gazetecinin yaptığı iş kamusal bir hizmettir. Gazetecinin iş güvencesi sadece gazeteciyi ilgilendirmez. Gazetecinin iş güvencesi, halkın iş güvencesidir. Çünkü toplum adına hareket eder. Yine, gazetecinin kıdem tazminatı alması için 5 yıllık kıdeminin olması lazım, ama normal İş Kanunu'nda bu bir yıldır. Bu beş yılın bir yıla indirilmesi söz konusu. İhbar tazminatı var. Normal İş Kanunu'nda dört yıllık işçinin ihbar tazminatı 8 haftadır, ama gazeteciler için 4 haftadır. Orada da bir paralellik sağlanması lazım. Çalışma süreleri ile ilgili olarak da, normal İş Kanunu'nda haftalık çalışma küresi 45 saattir, Basın İş Kanunu'nda 48 saatir. Burada da gazetecinin lehine düzenlemeler gerekli. Bir de stajyer. Bizim arkadaşlarımızın en büyük sorunlarından biri bu. Normal süre 3 aydır, ama bu aşılıyor. Stajyerler daha fazla çalışıyor. 5 seneye kadar gazeteci stajyer olarak çalışıyor. Dolayısıyla gazetecilerin önce yasal olarak korunması lazım, ondan sonra sendikalaşma süreci gündeme gelir. Ve gazeteci güvenli olarak sendikal alana girebilir. Bu sendikanın da, ücret sendikacılığını aşan, gazetecinin bağımsızlığını isteyen bir sendikal model olması lazım. - İpekçi gazeteciliği Milliyet'ten tasfiye edildi. Mehmet Y. Yılmaz dönemi ile deneyimli birçok gazeteci "ayıklandı." O süreci siz nasıl yaşadınız? Hazırladığım "Emek ve İnsan" köşesine 2000'in Kasım'ında son verildi. Zaman zaman gerek başlıklarda, gerekse bazı konularda birtakım uyarılar oluyordu. Fakat, bir şekilde ben de önemli olan haberin kendisidir, diye çizgimi devam ettirmeye çalışıyordum. Özellikle son dönemde, 1999 yılında "Sosyal Güvenlik Reformu" denilen yasanın çıkması sırasında gizli bir muhalefet yaptım ben. Oradan yazıişlerinin, yönetimin bu haberlere dönük uyarıları oldu. Ufak tefek şeylerde ben de onların uyarılarını dikkate alıyordum. Önemli olan içeriğiydi. Somut bir örnek POAŞ olayı oldu, sendika dava açtı İptalle ilgil. 2 ya da 3 gün sonra benim sayfam yayımlanacaktı. Pazar günü gazeteye geldim. Dedim, ben şimdi ne yapacağım. Bir POAŞ olayı var. Öbür taraftan Aydın Doğan gazetenin sahibi. İş Bankası ortaklığı ile onu aldı. Ben gazeteci olarak bunu nasıl yazacağım? Sonuçta bir taraftan da emeğin sorunları ile ilgili bir kişiyim. Böyle bir şey yapmazsam da kendimi inkâr etmiş olacağım. Bu sansüre uğramadan ve benim kendi prensiplerime ters düşmeden nasıl çıkabilir? Şöyle bir şey aklıma geldi. O zaman sadece Petrol Ofisi ile ilgili değil SEKA ile ilgili de bir şey vardı. SEKA işçileri de Ankara'ya yürüyüş yapıyorlardı. Ben, SEKA işçilerinin yürüyüşünü başlığa çıkartayım, haberin içinde de Petrol-İş'in Danıştay'da dava açtığını ifade edeyim., dedim. O şekilde haberi gazeteye soktum. Sansüre uğramadı ama diğer türlü hiç girmeme ihtimali yüksekti. Tabii 7 sene sonra benim sayfam kalktı. Kalkarken de, "haberle yorum birbirine karışmış o yüzden kısaltıyoruz" dendi. Ama bir sürü arkadaşımız haberle yorumu birlikte yazıyordu. Zaten köşenin amacı o. İnandırıcı bir gerekçe olmadı. Çok yoğun tepki geldi. 4-5 bine yakın protesto faksı geldi. Sendikalar ve işçi sınıfı bana sahip çıktı diyebilirim. Bir süre daha gazetede kaldım. Sonra kendi işlevimi yerine getiremeyeceğimi bilerek aynı zamanda doktora tezimi yazmak amacıyla gazeteden ayrıldım. - Kitabınızda çarpıcı bir örnek var. POAŞ'ın yüzde 51'i Doğan Grubu tarafından satın alınıyor ve ardından da bin 200 işçi işinden çıkarılıyor. Bunun üzerine işçiler eyleme gidiyor, üretimi durduruyor, ama bu haberler Doğan Grubu'na ait yayın organlarında yer almıyor. Ve hatta Aydın Doğan bile, bir röportajda, "Niye yazmıyorsun, yaz kardeşim" diye tepki gösteriyor bu duruma. O gün Petrol Ofisi ihalesi Hazine Müsteşarlığı'nda açık artırmaya çıktı. Tabii orada muhatap sendika Petrol-İş var. Şimdi CHP milletvekili olan, o zaman Türk-İş'in Genel Başkanı Bayram Meral ve Petrol- İş sendikasından yetkilileri "Biz ihaleyi izlemek istiyoruz" dediler. Gayet doğal bir şey. Fakat komite engel oldu ve polisle komite arasında bir sürtüşme oldu. Bayram Meral'in o sürtüşme sırasında parmağının incindiği ortaya çıktı. Olay Ankara'da oluyor. Anadolu Ajansı bunu resim olarak geçti bize. Dedi ki arkadaşlarımız, "Bu bir olay." Tabii ki Petrol Ofisi'nin Aydın Doğan'ın İş Bankası ile ortaklığının getirilerini, güçlülüğünü, bu ihaleyi alması konusundaki girişimini gazetesi olarak yazabilirler ama ortada gazetecilik açısından somut bir olay var. Ekonomi Servisi'nden arkadaşlar, bunu küçük bir haber olarak da olsa kullanalım diye üst düzeydeki arkadaşlara ilettiler. Ama ne yazık ki oradaki arkadaşlarımız bunun kullanılmasına izin vermediler. Ama daha sonra Aydın Doğan da o röportajda söylediği gibi sitemde bulunmuş. Demek istediğim bazen yöneticiler kraldan fazla kralcı bir tutum içine giriyorlar.
Atilla Özsever, Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, İMGE Kitabevi, Mayıs 2004 src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


ÖNCEKİ HABER

Çakıcı yurtdışında katliam yapacaktı

SONRAKİ HABER

Sağlık Bakanlığı: Küba ile kanser aşısı için çalışma grubu kuracağız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa