21 Temmuz 2004 01:00

Sosyal güvenlik nereye - 3

Görüldüğü gibi hükümet ve sermayenin, SSK'yı kurtarmak adına sıraladıkları önlemler; emekli maaşlarını düşürmek, emekçilerin ödediği primleri artırmak, emeklilik yaşını yükseltmek, bütün sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini piyasaya açmaktır.

Paylaş
Görüldügü gibi hükümet ve sermayenin, SSK'yı kurtarmak adına sıraladıkları önlemler; emekli maaşlarını düşürmek, emekçilerin ödediği primleri artırmak, emeklilik yaşını yükseltmek, bütün sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini piyasaya açmaktır.


Nasıl bir sosyal güvenlik? Görüldüğü gibi hükümet ve sermayenin, SSK'yı kurtarmak adına sıraladıkları önlemler; emekli maaşlarını düşürmek, emekçilerin ödediği primleri artırmak, emeklilik yaşını yükseltmek, bütün sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini piyasaya açmaktır. Patronların ödemeleri gereken primi azaltırken, borçlarını affederken, SSK'nın kaynaklarını talan ederken, özelleştirmeyi teşvik ederken ise ne SSK'nın açığı, ne bütçeye binen yük, ne de halkın sırtı akıllarına gelmemektedir. Dosyamızda her kesimden emekçinin dile getirdiği görüşler, kimsenin sağlık ve sosyal güvenlik hizmetinden memnun olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak her yeni uygulamanın "Beterin beteri var" dedirttiğini iyi bilen emekçiler, kaygılıdır. Hükümetin gündeme getirdiği yeni tasarıların, nelere yol açacağını tam olarak bilmemekle birlikte, ödedikleri vergilerin, alınterlerinden yapılan kesintilerin karşılığını almayı beklemektedirler.

Sana düşman, bana düşman "Nasıl bir sosyal güvenlik?" sorusu burada önem kazanmaktadır. 1999 yılında başta işçiler olmak üzere her kesimden emekçinin "Öncelikle kaçak işçiligi önlesinler, işsizlik sigortasi çikarsinlar, işgüvencesini getirsinler, yaşam standartimizi yükseltsinler, ondan sonra yaşimizi tartişsinlar" diyerek gerçekleştirdigi "Mezarda emekliliğe hayır" eylemleri, bu açıdan yol göstericidir. Üstelik bu kez salt emeklilik değil, yanı sıra bütün bir sağlık hakkı da gündemdedir. Emekli Sandığı'na bağlı olanlar, Bağ-Kur'lular, SSK'lılar, kayıt dışında çalışan milyonlarca işçi, gençler, kadınlar, emekliler... saldırının hedefinde olmayan tek bir emekçi yoktur. Herkese ücretsiz sağlık, herkes için sosyal güvenlik isteyen Türk Tabibler Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ve Büro Emekçileri Sendikası (BES), başta işçi sendikaları olmak üzere tüm emekçileri mücadeleye çağırıyor. Yakınmanın, yetinmenin değil, "Kimin malını kime satıyorsun!" diye sormanın tam zamanıdır. - BİTTİ -


Bir sosyal güvenlik devrimi gerekiyor

Doç. Dr. İlker Belek (Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı) Türkiye'de en önemli gelişmelerden birisi sosyal güvenlik sistemleriyle birlikte saglik sektörünün özelleştirilmesidir. Sagliktaki özelleştirmenin boyutunu şu verilerle somutlayabiliriz: Saglik harcamalarinin hemen hemen yarisi özel harcamalar şeklinde gerçekleşiyor. Hastanelerin ise yaklaşik üçte birini özel hastaneler oluşturuyor. Buna karşilik son bir yil içinde sagliktaki özelleştirmenin sosyal güvenlik kurumlari araciligiyla desteklenmeye başlandigini da görüyoruz. Emekli Sandigi ve SSK mensuplarinin özel saglik kurumlarina sevkini olanakli kilan yasal düzenlemeler buna işaret ediyor. Türkiye'de nüfusun halen yüzde 30'unun sağlık açısından herhangi bir sosyal güvencesi yok. Öte yandan sağlık durumu asıl bozuk olan ve sağlık hizmetine esas gereksinimi olan grup da bu. Değişik sosyal güvenlik kurumlarının kapsamındaki bireylerin yararlandıkları sağlık hizmetinin kalitesi de oldukça farklı. Örneğin SSK'lı birisi için yıllık toplam sağlık harcaması 50 Dolar kadar iken, Emekli Sandığı üyeleri için 250, Bağ-Kur'lular için 40, Milli Savunma Bakanlığı mensupları için ise 300 Dolar civarında. Bütün bu veriler bize sağlık açısından değerlendirildiğinde bir sosyal güvenlik "devrimi"ne gereksinim olduğunu gösteriyor. Yapılması gerekenleri kabaca şöyle sıralayabiliriz: 1) Bütün nüfus sosyal güvenlik sistemi kapsamına alınmalıdır. Bunun anlamı insanlarımızın hiç birisinin sağlık hizmetinden yararlanım anında ceplerinden para ödemek zorunda kalmamasıdır. 2) Sosyal güvenlik sisteminin finansmanının genel vergilerle mi, yoksa sigorta primleriyle mi karşılanacağı konusu önemlidir. Değişik ülkelerin deneyimleri çok amaçlı olarak toplanan vergilerin, tek amaçlı olarak toplanan primlere göre daha iyi bir tercih olduğunu göstermektedir. Bunun nedenlerinden birisi, prim sisteminin gereksiz tedavi edici hizmet talebi yaratması ve buna bağlı olarak sağlık sisteminin verimliliğini düşürmesidir. Diğer bir neden ise sigorta sisteminin, vergisini zaten ödeyen geniş toplum kesimlerinden bir de sağlık için ek bir kesinti yapmayı öngörmesidir. 3) Bu noktada bir başka sorun belirmektedir: Hükümetler ve Dünya Bankası eskiden beri vergi gelirlerinin sağlık ve eğitim hizmetlerini finanse etmekte yetersiz kaldığını belirterek, bu sektörler için ayrı vergiler konulması gereği üzerinde durmaktadır. Nitekim Türkiye'ye önerilen genel sağlık sigortası modelinin gerekçesi de budur. Bu noktada söylenmesi gereken şeyler; a) Vergi gelirlerinin sosyal sektörler lehine yeniden paylaştırılması, b) Sanayi ve mali burjuvaziye yeni vergiler konulması gereğidir. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, Türkiye için sosyal güvenlik sistemindeki değişim meselesi tam bir sınıf savaşımı konusudur.


Bu pazarlamanın tezgahtarı olmak istemiyoruz

Dr. Ercan Yavuz (SES SSK Kurum İdari Komisyonu Üyesi) Sosyal güvenlik, emeklilik ve sağlık sistemindeki elde edilmiş kazanımlar, "Neoliberal düzenin gereği olan pazar ekonomisi böyle gerçekleşiyor" bahanesi ile yapısal dönüşümlere tabi tutuluyor. Geniş alanı kapsayan bu yapısal dönüşümlerin sağlık alanında da etkileri ortaya çıkmaya başladı. Sağlık ve sosyal hizmetlerde bütün kazanımların tasfiye edilmesi gündemde. Bu öylesi bir gelecektir ki; hizmet kalitesi düşmekte, fiyatlar artmakta ve bunun sonucunda tüm emekçi sınıflara sağlık güvencesiz bir ortam hazırlanmaktadır. Ayrıca sağlık çalışanlarının sayısının azaltılması, sağlık ünitelerini işletme haline dönüştürerek çalışanların iş güvencesiz çalıştırıldığı bu süreç, sağlık hizmeti sunan ve bu hizmeti alanlarda geleceğe dair güvensizlik duygusunu derinleştiriyor. Bu saldırı süreci, 1980'li yıllarda başlayan, 90'lı yılların arkasından hız kazanarak devam eden SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kuruluşlarındaki sağlık hizmetlerinin piyasadan satın alması şeklinde idi. Örneğin SSK'nın sağlık hizmetlerinin 1980'li yıllarda dışarıdan satın alması yüzde 8'lerde iken 2003 verilerine göre hizmeti yüzde 40'ı dışardan almak şeklinde gerçekleşti. Yine SSK en çok tükettiği ilaç gruplarında (antibiyotik, ağrı kesici, vitaminler, serumlar) ilaç üretimi yaparken SSK'nın ilaç fabrikasının kapatılması gündemde. Bugün SSK ucuz ilaç politikasını terk ederek, serbest eczanelerden ilaç alımı ile güvenilir hesaplara göre 1 milyar dolar fazla ödemeye zorlanacak. 17 Ağustos depreminin tozu yere inmeden emeklilik yaşı yükseltilmişti. Anayasa Mahkemesi'nin Kasım 2002'de iptal ettiği düzenlemenin daha ağırını çıkarmak istiyorlar. Hükümetler, sağlığın satın alındığı, sosyal güvenliğin bireysel emeklilik sistemine dönüştürüldüğü düzenlemeleri soyut ve teknik düzenlemeler olarak anlatıyor. Halbuki her şey olabildiğince somut; sağlık ve sosyal güvenlik satılan ve kâr getiren alanlar olarak düzenleniyor. SES olarak, geçmişten başlayan ve 5 Kasım, 24 Aralık ve 10-11 Mart eylemlerimizle devam eden süreçte taleplerimiz, sadece sağlık çalışanlarının çalışma ortamları, ücretleri, sosyal hakları ile sınırlı değildi. Kendimizden daha çok, bu kurumlardan hizmet alanları, sağlık ve sosyal güvenligi ne gibi gelecek beklediğini geniş halk kesimlerine anlatma olanağı bulduk. Ancak işçi sendikalarındaki yılgınlık mı desek bilemiyorum, bu alandaki haykırışımızın yankı bulmadığını görüyoruz. Herkese gereksinimince eşit, ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir sağlık hizmeti evrensel bir değerdir. Birinci basamak sağlık hizmetlerinin öncelendiği, yeterince kamusal fon ayrılarak merkezi olarak planlanmış, basamaklandırılmış sağlık hizmeti bilimseldir ve sağlık hakkını koruyan yöntemdir. Oysa çocuklarımızı aşılamak için gerekli sağlık giderlerini bütçe üzerinde yük gören anlayışlar, sağlık hizmeti sunumundan tamamen çekilmeyi; sağlığı piyasaya sürerek alınır, satılır bir meta olarak görenler sağlık piyasası üzerinden bir kâr elde etmeyi amaçlıyor. Bu nedenle koruyucu değil, ilaç tekellerinin istemleri doğrultusunda tedavi edici hizmetleri öne çıkarmaktadırlar. Sağlık pazarlamasının tezgahtarı olmak istemiyoruz. Sağlıktan ve özgürlüğümüzden tasarruf, sendikal anlayışımızla bağdaşmaz.


Herkes için hak, devlet için görev

Hüseyin Çağlar (BES İzmir Şube Yönetim Kurulu Üyesi ve SSK Genel Kurul Delegesi) Son yıllarda siyasal iktidarların reform adı altında gündeme getirdikleri yasal düzenlemeler gerçek anlamda yıkım yasaları olmuştur. Özellikle 57. Hükümet döneminde başlayan ve AKP iktidarı ile devam eden ekonomik politikalar ile emekçilerin uzun mücadeleler sonucu elde ettikleri kazanımları, bir bir ellerinden alınmak istenmektedir. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere hizmet alanları özelleştirilerek kamunun tasfiyesi öngörülmektedir. Sosyal güvenlik reformu adı altında gündeme getirilen düzenlemeler bir aldatmacadan ibarettir. 57. Hükümet tarafından Marmara Depremi'nin hemen ardından büyük iddialarla çıkartılan 4447 sayılı Yasa, üzerinden 5 yıl bile geçmeden sorunun çözümü değil, kaynağı haline gelmiştir. Yapılmak istenen yasal düzenlemeler ile önce sağlığın özelleştirilmesi, ardından da özel emekliliğin teşvik edilmesi suretiyle SSK'nın çökertilmesi amaçlanmaktadır. Kısacası reform olarak sunulan uygulamaların temel amacı sağlıksız ve güvencesiz bir toplum yaratmak, sosyal güvenliği bir kamu hizmeti olmaktan çıkarmak, bu alanı özel sektöre ve uluslararası tekellere kâr alanı olarak terk etmektir. Hedef sosyal güvenlik alanının özelleştirilmesidir. Hedef böyle olunca diğer kamu kurumlarında olduğu gibi izlenen politika da aynı olmaktadır. Önce çökert, sonra kapat ya da sat. Doğanın ve sosyal ekonomik yaşamın insan önüne çıkardığı tehlikelere karşı koruma ve güvenlik duygusu insanlık tarihi ile özdeştir. İnsan tarihin her döneminde, kendini ve geleceğini tehdit eden olaylardan korunma çabası içinde olmuştur. Yaşamları boyunca yoksulluk, işsizlik, hastalık, sakatlık, yaşlılık, ölüm gibi kaçınılmaz olarak karşılaştıkları olayların etkilerini azaltamayan insanların, yarın endişesi duymadan yaşaması ve kendine olan özgüvenini kazanması mümkün olmayacaktır. Sosyal güvenlik hakkı en temel insan hakkıdır. Hiçbir ticari ve ekonomik amaç gütmeden hastalık, analık, iş kazası ve meslek hastalığı, malullük, yaşlılık, işsizlik, sakatlık, muhtaçlık ve ölüm gibi risklere karşı kişileri ve ailelerini korumayı amaçlar. Diğer yandan Türkiye'nin de kabul ettiği ve onayladığı BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa Sosyal Şartı ve ILO sözleşmelerine göre sosyal güvenlik, toplumun tüm bireylerini hiçbir ayrım ve ayrıcalık gözetmeksizin onurlarına yaraşır bir yaşam sürdürecek şekilde bugünlerinin ve yarınlarının güvence altına alınması olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda, sosyal güvenlik herkes için bir hak, devlet için bir görevdir. Anayasa'nın 60. maddesi; "Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurmak devletin görevidir" der. Öyleyse sosyal güvenlik hakkından vazgeçilemez. Vazgeçilmesi istenemez. Ekonomik yapı, istihdam dağılımı nasıl olursa olsun sosyal devlet ilkesi gereği, herkes şöyle veya böyle sosyal güvenlik kapsamına alınmak zorundadır. Hükümetlerin kimseyi sosyal güvenlikten yoksun bırakmaya hakları yoktur. Kaldı ki sosyal güvenliğin her bir alanı büyük mücadeleler sonucu kazanılmıştır. Bu kazanımlar kolayca terk edilmemelidir. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Yargi kararini uygulayin TMMOB ve bagli odalarin yöneticileri, Bergama Ovacik Altin Madeni'nin işletilmesine dayanak saglayan Bakanlar Kurulu Prensip Karari'nın Danıştay tarafından iptal edilmesinin ardından, İzmir 3'üncü İdare Mahkemesi'nin de "İşletmenin 1 yıllık deneme izni işlemini iptal ettiğini" kaydetti. TMMOB yöneticileri, "Yargı kararları uygulanmasını ve madende faaliyetlerin hemen durdurulmasını istediler. TMMOB'da dün düzenlenen basın toplantısında konuşan TMMOB Saymanı Betül Uyar, Bergama Ovacık Altın Madeni İşletmesi'nin "Aksi yöndeki yargı kararlarına rağmen" faaliyetini sürdürmesini sağlayan 29 Mart 2002 tarihli "gizli" Bakanlar Kurulu Prensip Kararı'nı Danıştay'ın iptal ettiğini hatırlattı. Bu karar uyarınca işletmenin 30 gün içinde faaliyetlerini durdurmak zorunda olduğuna değinen Uyar, madeni işleten Normandy'nin isim değiştirdiğine de dikkat çekti. Danıştay'ın son noktayı koyduğunu belirten Uyar, İzmir 3'üncü İdare Mahkemesi'nden de siyanür yöntemiyle altın işletilmesine Sağlık Bakanlığı tarafından verilmiş "1 yıllık deneme izni işleminin" iptal kararının geldiğini söyledi. Mahkeme kararında, "Tesiste kullanılacak yöntemin eskisi gibi siyanür liçi yöntemi olduğunun açık olduğuna" işaret eden Uyar, "Risklerin ek önlemlerle giderileceği yönünde bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığını" ortaya koyduğunu söyledi. Uyar bununla, Başbakanlık tarafından TÜBİTAK'a hazırlatılan rapordaki "Firmaca alınan önlemlerle risklerin ihmal edilebilir boyutlara indirildiği" görüşünün çürütüdügü de ifade etti. Uyar, bu iki yargi kararinin ardindan yapilmasi gerekenleri, "Kararın uygulanarak madenin faaliyetinin hemen durdurulması, yöre doğal dengesinin zaman geçirilmeden onarılması, onarım için yapılacak harcamalar ve doğan zararların doğal dengeyi bozana, kirletene ya da kirlenmesine göz yumana ödetilmesi" olarak açıkladı. Uyar, sorular üzerine "30 gün içinde yargı kararı uygulanmazsa, sorumlu idarecileri de yargıya taşıyacaklarını" kaydetti.

'Ticari bir üçkağıt' Jeoloji Mühendisleri Odası 2'inci Başkani Ismet Cengiz, yeni Maden Yasasi ile altin tekellerinin önünün daha da açildigina işaret ederek, Bergama'da yargı kararı uygulanmazsa "Türkiye'de 600 yerde yeni Bergama'ların yaşanacağı" ayırısında bulundu. Cengiz, Normandy'nin isim değiştirmesini ise "Ticari bir üçkağıt" biçiminde değerlendirdi. Metalurji Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Hüseyin Savaş, "Kanadalı madencilik şirketi Frontier Pacific'in, Ovacık Altın Madeni'nin yüzde 100 hissesini Autin İnvestment B.V'den 30 milyon dolara aldığını" hatırlatırken, madenin kuruluş değerinin sadece 150 milyon dolar olduğunun altını çizdi. Bugüne kadar tekellerin hep "Hukukun arkasından dolanmaya çalıştığını" belirten Savaş, firmanin isim degişikligi ile işin içinden siyrilmaya çaliştigini söyledi. Savaş yine hukukun arkasindan dolanilmasindan duyduklari endişeyi dile getirdi.

ÖNCEKİ HABER

'Unutulan' ayrıntılar

SONRAKİ HABER

Ege Üniversitesinde iş kazaları alarm veriyor: 1 yılda 39 iş kazası

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa