'Kadınlar sendika yönetimlerine'

Eğitim Sen 1'inci Kadın Kurultayı'nın son gününe kota tartışmaları damgasını vurdu. Bir grup delege, kadınlara sendika yönetimlerinde bir kişilik kota ayrılmasını isterken, bir grup delege ise kadınların sendikal faaliyetinin önündeki engeller kaldırılmadıkça kota koymanın anlamsız ve gereksiz olacağını söyledi.

Eğitim Sen'in düzenlediği Kadın Kurultayı'nın son gününe "Eğitim Sen yönetimlerinde bir kişilik kadın kotasının olması" önergesi ile ilgili tartışmalar damgasını vurdu. Bir grup delege, kadınların sendikalarda etkin olmamasına çözüm olarak yönetimlerde kota ayrılmasını isterken, delegelerin bir kısmı, kadınların önündeki engellerin kaldırılmasına dönük önlemler alınmadığı sürece kotanın çözüm olmayacağını ve bu önlemler için mücadele etmenin daha anlamlı olacağını söylediler. Kurultay, "Kadınlar sendika yönetimine" başlikli çalişma yapilmasina karar verdi. Olumlu Eylem ve Güçlenme Politikalari'na ilişkin ana raporun sunulmasinin ardindan sunum yapan Serpil Çakir, olumlu eylem politikalarinin tarihçesini anlatti. "Fırsat eşitliği" kavramından önce "Fırsat önceliği" kavramının kullanılması gerektiğini dile getiren Çakır, kadınların cinsiyetçi ayrımcılığa uğradığını, bunu gidermenin yolunun da olumlu eylemden geçtiğini belirtti. Türkiye'de ve dünyada verilen kadın mücadelelerinin kadınlara olumlu eylem ve pozitif ayrımcılık isteme hakkı verdiğini vurgulayan Çakır, yoksulluğun, şiddetin, ezen ve ezilen ilişkisinin olduğu bir dünyada "sorgulama ve değiştirme"nin önemine dikkat çekti.

Kota tartışması Çakır'ın konuşmasının ardından delegelerin konuşmalarına geçildi. Kadın olmaktan kaynaklı sorunların çözümü için de uğraşılacağını ancak kadın eğitimcileri doğrudan etkileyen Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi saldırı yasalarına karşı en etkin mücadelenin gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleyen Canan Köseoğlu, kadınların kendi hakları için savaşırken "Sınıfsız, sömürüsüz toplum" özleminden vazgeçmemeleri gerektiğini bildirdi. Köseoğlu, Kürt kadınlarıyla, Filistinli kadınlarla, Iraklı kadınlarla dayanışmanın ihmal edilmemesi gerektiğini dile getirdi. Pozitif destek, kota ve düzenli kadın kurultaylarının karar altına alınmasını isteyen Aynur Tuncer, kota konulmasına karşı çıkanları anlamadığını söyledi. Tuncer, "Dilerim ki politik çekişmelerimiz kadinlik mücadelemizin önüne geçmesin" dedi. Ayşe Panuş da ayrilacak kotalar için genç kadin egitimcilerin yetiştirilmesi gerektigini ifade etti. Panuş, bu önlem alinmadigi takdirde olumlu eylem politikalarinin ve pozitif ayrimciligin işe yaramayacagini belirtti. Nilgün Eroglu da tek başina kotayi savunmanin yetersiz oldugunu kaydederek sendikalarda kadinlarin güçlenmesi gerektigini dile getirdi. Egitim-Sen'li kadınların bağımsız kadın hareketi ile dayanışma içinde olması gerektiğini söyleyen Eroğlu, Eğitim Sen içindeki kadın komisyonlarının da güçlendirilmesi ihtiyacına dikkat çekti. Pınar Kesici ise önemli olanın kota ayırmak değil her kesimden kadın kitlelerini mücadeleye katmak olduğunu kaydetti. Aliye Özbay ise kadının kurtuluşu için ortak bir dil yakalanması gerektiğini ifade etti. Sınıf mücadelesi ile kadın mücadelesinin ortaklaştırılamadığını söyleyen Özbay, sadece bilinçli kadınların değil gelişmeye açık kadınların da yer aldığı kurultaylar yapılmasını diledi. Pınar Uğur ise eğitim emekçisi kadınlar içinde yapılan anketin sonuçlarına dikkat çekti. Anketlerde kadınların yüzde 80'inin erkek yöneticilerden şikâyetçi oldugunu, ancak yönetimlere gelmek istemediklerini hatirlatan Özbay, ayrilan kotalara "nasıl yöneticilerin geleceği" sorusunun düşündürücü ve kaygi verici oldugunu dile getirdi. Rahşan Inal da kota konulmasinin yetersiz oldugunu belirterek, kadinin sendika yönetimine gelmesi için gereken önlemlerin alinmadigina dikkat çekti. Kurultay süresince bile kadinlarin çocuklarini birakacaklari bir odanin olmadigini söyleyen Inal, böyle önlemler alinmasi için mücadele edilmesini istedi.

Işçi kadinlarla dayanişma Kurultayda kabul edilen başka bir önerge ile kadin işçilerle dayanişma içinde olmak için çalişmalar yapilmasi kararlaştirildi. Geçtigimiz günlerde işten atilan Harb-Iş üyesi Fatma Atak ile dayanişma için etkinlikler ve kadin işçilerle ortak konferanslar düzenlenmesi de öneriler arasindaydi. Öte yandan ABD'nin Ortadoğu ve Kafkasya halkları üzerindeki planları gözönünde bulundurularak, Türkiye'de bölge halklarının katılımıyla uluslararası bir konferans düzenlenmesi de kararlaştırıldı.


TÜRKİYE'DE SADECE 9 KADIN SIĞINMA EVİ VAR İstanbul'da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform üyeleri, kadın sığınma evleri açılması istemiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne dilekçe verdi. Belediyenin Merter'deki binası önünde toplanan kadınlar adına basın açıklaması yapan Neslihan Türkan, "Tüm kadın kuruluşlarınca bugün, 'halen açık olan ve bundan sonra açılmasını istedikleri kadın sığınma evlerinin kapanmaması için belediyelerin her türlü önlemi almaları, bu sığınaklarda da kadın kuruluşlarının söz hakkı ve denetimlerinin sağlanması talebiyle Türkiye çapında dilekçe verme eylemi gerçekleştirildiğini'' söyledi. Türkan, daha sonra "Kadın Sığınakları Kurultayı Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform ve İstanbul Kadına Yönelik Şiddete Karşı Platform" adına hazırlanan ortak dilekçeyi okudu. Uluslararası standartlara göre Türkiye'de 9 bin 40 sığınağın faaliyette olması gerektiği belirtilen dilekçede, şunlar kaydedildi: "Ne yazık ki, bugün Türkiye genelinde kadınların yararlandığı toplam 9 sığınak mevcuttur. Bu tablonun ortaya çıkmasının nedeni kanuni engeller değildir, Devletin ilgili kurum ve kuruluşları ile belediyelerin görevlerini yerine getirmemesidir. Böylelikle yaklaşık 34 milyon kadın yok sayılmıştır. Türkiye'deki tüm belediyelerin sığınaklar açmalarını, açık olan ve açılacak sığınakların kapanmaması için gerekli her türlü önlemi almalarını, bu sığınaklarda kadın kuruluşlarının söz hakkı ve denetimini sağlamalarını istiyoruz."


Gökçek'İn kapIsI kadInlara kapalI Ankara'daki kadın örgütleri temsilcileri, kadın sığınma evleri açılması için topladıkları dilekçeleri iletmek için Melih Gökçek yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde yetkili bulamıyor. Uçan Süpürge, İnsan Hakları Derneği, Yaşantı Paylaşım Merkezi, Emekçi Kadınlar Birliği, Başkent Kadın Platformu, Kadın Dayanışma Vakfı, Mazlum-Der, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği, Ka-Der, Kaos-GL, Türk Kadınlar Birlği, Cedaw ve Kadınlar Vardır Grubu tarafından "kadın sığınma evleri açılması" için toplanan dilekçeler 10 gündür kapı kapı dolaşıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi'ndeki yetkililerden 10 gündür randevu almaya çalıştığını belirten Kadın Dayanışma Vakfı Başkanı Reziz Onaran, taleplerine hiçbir cevap gelmediğini söyledi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Personel Müdürlüğü önünde dün bir araya gelen kadın kuruluşları temsilcileri adına açıklama yapan Kadın Dayanışma Vakfı yöneticisi Gülsen Ülker Al, uluslararası standartlara göre, her 7 bin 500 kişilik nüfusa bir sığınak açılması zorunluluğu olduğunu hatırlatarak, buna göre Türkiye'de 9 bin 40 sığınağın olması gerekirken, sadece 9 sığınak bulunduğuna dikkat çekti. Bunun nedeninin yasal engeller değil, devlet kuruluşları ile belediyelerin görevlerini yerine getirmemesi olduğunu dile getiren Al, durumun anayasaya aykırı olduğunu ifade etti. Al, "Yürürlükte olan Belediye Yasası, uygulamada kadın sığınaklarının açılmasını engellemediği gibi, sosyal devletin alanını somutlaştırıcı bir niteliktedir" diyerek, kadın kuruluşları olarak, Türkiye'deki tüm belediyelerin sığınaklar açmalarını, açık olan ve açılacak sığınakların kapanmaması için gerekli her türlü önlemi almalarını ve bu sığınaklarda kadın kuruluşlarının söz hakkını ve denetimini sağlamalarını istediklerini dile getirdi. Kadınlar, daha sonra topladıkları dilekçeleri Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı'nın makamına iletmek üzere, belediyenin Yenimahalle'deki binasına gittiler.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Bu dönüşüm öldürürEmine UYAR Mal üretimi gibi hizmet sunumunun da tamamen kâra endekslendiği günümüzde, özellikle sağlık alanında yıkıcı sonuçlar doğuracak politikalar birer birer yürürlüğe konuluyor. AKP Hükümeti'nin bu doğrultudaki en önemli politikalarından birini ise sağlık ve emeklilik hizmetlerinin tamamen özelleştirilmesini öngören 'Genel Sağlık Sigortası' oluşturuyor. Hükümetin saglik alanindaki politikalari hakkinda gazetemize degerlendirmelerde bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Halksagligi Anabilimdali Başkani Prof. Dr. Gazanfer Aksakoglu, Emekli Sandigi, SSK ve Bag-Kur'un sağlık ve emeklilik sigortaları fonlarında biriken paraların kâğıt üzerinde dönmesinin ve piyasada nakit olarak bulunmamasının özel sektörü rahatsız ettiğini, bu nedenle sermaye lehine harekete geçen hükümetin, "Bu sistem hantal, çalışmıyor, kuyruklara yol açıyor" diyerek özelleştirmeyi meşru kilmak istedigini ifade etti.

'Hizmet çirkinleştiriliyor' Kamuda yürütülen hizmetlerin insanlar tarafından hak edildiğini, bu hizmetlerin devletin varlık nedeni olduğunu vurgulayan Aksakoğlu, şöyle devam etti: "Başbakan, kim kendisini eleştirirse, 'bu çirkin bir söz, çirkin bir yaklaşim' diyor. Aslında bu uygulamalar çirkin. Hükümetin yaptığı, Sağlık Bakanlığı'nın getirdiği, Başbakan'ın söylediği, yapılmasını önerdiği işler çirkin aslında. İnsanlar çok daha ucuza nitelikli ve dürüst sağlık hizmeti almaya layık. Zaten, çok yüksek oranda dolaylı ve dolaysız vergi ödüyorlar. Ancak nitelikli ve ucuz sağlık hizmetleri, 'reform' adı altında insanlardan esirgeniyor. İnsanın aldığı hizmet çirkinleştiriliyor. Ben de bunu şiddetle eleştiriyorum ve kınıyorum."

Kuyruklar bitirilebilir Prof. Gazanfer Aksakoğlu'na göre, kamu hastanelerinde oluşan kuyruklari sona erdirmek de mümkün. Bu işin uzmani olarak yillardir çözüm önerileri sunduklarini, ancak yapilan çalişmalarin hükümetler tarafindan gözardi edildigini belirten Prof. Aksakoglu'na göre, ilk adım sağlık ocaklarının gerçek kimliğine kavuşturularak, güçlendirilmesinden geçiyor. SSK hastaneleri polikliniklerinin birer sağlık ocağı gibi işlediğini vurgulayan Prof. Aksakoğlu, tüm halka sağlık ocaklarına gitme hakkı tanınması (ancak sadece sevk için değil, muayene, tanı konulması ve tedavi için) durumunda kamu hastanelerindeki kuyrukların sona ereceğini söyledi.

Amaç özelleştirme Prof. Dr. Gazanfer Aksakoğlu, Yapısal Dönüşüm Programı adı altında vergilerle oluşturulmuş fonların kamunun elinden alınarak, özel sektöre devredilmek istenmesine de özel bir vurgu yapıyor. Kamu hastanelerindeki yemek ve temizlik işlerinin özel sektöre devredilmesi yoluyla bu yöndeki ilk adımların atıldığını anımsatan Prof. Aksakoğlu'nun bu konudaki değerlendirmeleri şöyle: "Sağlık hizmeti çok özel bir hizmettir. Bu hizmeti verenler çok özel bir eğitimden geçer. Siz bu hizmeti özel sektöre verdiğiniz zaman, 'kimin üzerinden daha fazla kâr ederim, kimi daha az ücretle çalıştırırım' mantığı devreye girer. Özel sektör maaşları düşük tutmak için üç günde bir, üç ayda bir vs. eleman değiştirir. Temizlik hizmetinin özelleştirilmesi aslında bizim için korkunç bir sorun. Çok komplike, çok cana malolan bir sorun. Bu kadar masum görünen bir konu bile bu kadar tehlikeli iken şimdi mevzuatta yapılan değişikliklerle -Kocaeli'de başlamiş durumda- sagligin hekim ve hemşire ile sunumunda da özelleştirme hakki taniniyor."


SAĞLIK OCAKLARININ YAPISI Prof.Dr.Gazanfer Aksakoğlu, sağlık ocaklarının yapısı, içinde bulundukları durum ve sağlık sistemindeki yeri hakkında şu bilgileri verdi: "Sağlık ocaklarının temelinde 'bölge tabanı' diye bir kavram vardır. Sağlık ocağı kayıtlı bir nüfusa hizmet eder. Bu hizmeti de evde yapar. 'Ben bunu evde yapmayacağım, sağlık ocağına çekileceğim, oraya gelsin' derseniz, herkes gelemez. Yolu uzun olan, yol parası veremeyecek durumda olan, evde 5 tane çocuğu olup evden ayrılamayan, Türkçe bilmeyen, kocası 'Sen niye bensiz sokağa çıktın' diyen kadın sağlık ocağına gidemez. Bütün bunlar özel risk gruplarıdır. Bunların evine gitmezseniz risk gruplarını kaçırmış olursunuz. En yüksek ölüm riski bu gruplarda zaten. AKP Hükümeti, reklam yapıyor; bölge tabanlı hizmet kurduk diye. Bu yanlış. Böyle bir söz söyleme hakları yok. Çünkü zaten sağlık ocağı bölge tabanlı oluşturulur. İkincisi siz 'bölge tabanlı' adını verdiğiniz hizmette sorumlu ebe ve hemşireleri alana göndermiyorsunuz. Sağlık ocağında hasta bekletiyorsunuz. Ebeyle, hemşireyi de hiç görevleri değilken, hekime yardımcı eleman olarak çalıştırıyorsunuz. Ebe ile hemşirenin hekime yardım etme görevleri yoktur. Onların başlı başına bir mesleği vardır. O meslek de evde sürdürülür. Gebeyi izler; doğum sonrası anne ve bebeği izler. Yakın zamanda tanık olduğum bir olayı aktarayım: Bir seminer için gittiğim Van'da bir sağlık ocağında doğumda annesi ölen bir bebek gördüm. Annede hiper tansiyon var ama bundan haberi yok. Rahatsızlanıyor, sağlık ocağına gitmesi gerektiğini fark ediyor. Ama sağlık ocağında para alıyorlarmış diye duyduğu için gitmiyor ve 15. doğumunu yaparken ölüyor. Bir kere bu anne 15 tane doğum yapmasın diye eve gitmek zorundasınız. Hipertansiyonu saptamanız ve düzeltmeniz gerekiyor. Doğumuna eşlik etmeniz gerekiyor. Bunların hiçbirini yapamıyorsunuz. Hasta ölüyor. Neden? Bu bölge tabanlı adı verilen aslında hiç de bölge tabanlı olmayan, insanların bölgesine ziyareti ortadan kaldıran, 'ben bekleyeyim hasta gelsin' politikası nedeniyle. Sağlıkta dönüşüm bunu getiriyor. Bunun için sağlıkta dönüşüme karşı çıkıyoruz.

www.evrensel.net