29 Mayıs 2004 01:00

Karanlıklar aydınlansın diye

JİTEM'ci Aygan'ın itiraflarından sonra Faruk Balıkçı ve Namık Durukan'ın "Ölümün iki yakası" adlı kitabı da karanlık bir döneme ışık tutuyor.

Paylaş
Özgür Gündem gazetesinde bir süre önce yayımlanan JİTEM tetikçisi Abdulkadir Aygan'ın itiraflarından öğrenmiştik, insanların nasıl kaçırıldığını, güpe gündüz sokak ortasında nasıl öldürüldüğünü. Bu itiraflar; "karanlık" bir döneme ışık tutmuştu. Şimdi elimizde, bir "belge" daha var. İnsanların her an öldürülme korkusuyla yaşadığı karanlık dönemin canlı tanığı, iki gazeteci Faruk Balıkçı ve Namık Durukan'ın kitabı. Balıkçı ve Durukan, "Ölümün İki Yakası"nda adını verdikleri kitaplarında, Musa Anter, Savaş Buldan ve Behçet Cantürk'e kadar uzanan yüzlerce insanın nasıl öldürüldüğünü, nasıl kaybedildiğini, onlarca Kürt köyünün Özel Tim tarafından nasıl kurşunlandığını anlatıyorlar. Ama bunlardan bir tanesi var ki bütün sıcaklığıyla hâlâ yürekleri burkuyor; Musa Anter'in katledilmesi. Kitapta Musa Anter'in öldürülmesi, bir yerel gazetede çalışan iki muhabirin başından geçenlerle ilişkilendirilerek anlatılıyor. İki muhabir, telsiz anonsundan gelen silahlı bir saldırı ihbarı üzerine gazetenin muhasebecisiyle birlikte Diyarbakır'ın Seyrantepe Mahallesi'ne doğru yola çıkarlar; "Taksi şoförüyle birlikte yolcu sayısı 4'e çıkmıştı. Olay yerine geldiklerinde, beyaz renkli Toros marka, 21 SV 004 plakalı bir otomobil önlerini kesti. Otomobilden inen biri şoför iki kişi bellerinden silahlarını çekerek onlara doğrulttu. Sert ve otoriter sorular ardı ardına yağmaya başladı: - Kimsiniz siz, burada ne arıyorsunuz? Cevaplar da tüm gazetecilerin meslek yaşamları boyunca belki yüzlerce kez kullandıkları türdendi, yani klasikti: Gazeteciyiz, cinayet ihbarı aldık, onun için geldik. Bunun üzerine silahlı kişiler, kendilerini takip etmelerini, olay yerine beraber gideceklerini ifade ederler; "Karanlık ve tenha sokaklardan geçip sonunda başka bir duraktaki -belli ki daha yetkili- birinin önünde durdular. 'Müdürüm!' diye hitap edilen ve nefesinde kesif bir rakı kokusu yükselen bu kişi, gazetecileri dinlemiyordu bile. Son derece kaba ve sert bir üslupla, ihbarı nasıl aldıklarını, kimin öldürüldüğünü, buraya neden geldiklerini sorup duruyordu. Ancak amaç, muhataplarının cevap vermek için ağızlarını her açısında gelen bir yumruktan zaten anlaşılmıştı. Muhasebe müdürü dahil, kaba dayaktan hepsi nasibini almıştı."

'Konuş yoksa öldürürüm' Dayağın ardından, sivil giyimli ve telsizli "3 gizemli adam" araçlarına binerek, gazetecilere kendilerini takip etmesini buyurur; "Arka koltuğa muhabir ile muhasebecinin yanına oturan biri de tabancasının namlusuna mermiyi sürerek muhasebe müdürünün kalbine dayadı: - Konuş yoksa öldürürüm! Muhasebecinin verdiği yanıt trajikomikti: - Ya çek şu tabancayı, şeytan doldurur!... Aracın içinde başlayan psikolojik işkence, şehrin dışında da sürdü." Gazetecilerin "3 adam"la yolculuğu Maden ilçesine doğru sürer, ancak araç birden Maden yolundan sapıp Çernik'e yönelir; "Müdür, 'Sizi Çermik'te Çavuş'a götüreceğim' demeye başladı. Ancak içlerinden biri, benzinlerinin bitmek üzere olduğunu söyleyince, gerisin geri Ergani'ye dönüldü. 'Müdürüm' bu kez de; 'Sizi Malatya DGM'ye götüreceğim' diye tutturdu. Bu somut adres, gazetecilerin içine birden serinlik hissi yaydı. Hiç olmazsa dertlerini 'güven' içinde anlatabilir ve sonuç itibariyle 'şuçsuz' oldukları için serbest bırakılırlardı. Bu yüzden ümitlenmişlerdi. Ancak araç, birden HEP İl Başkanı Vedat Aydın'ın öldürüldüğü noktada durunca, 'ölüm'ün sıcak nefesini yeniden enselerinde duymaya başladılar. Neyse ki benzin almak için durulduğu anlaşıldı."

'Ape Musa öldürüldü' Benzin alınıp yola devam edilir, saat gece 02.00 olduğunda Maraş-Adıyaman yol ayrımına yaklaşılmışken araç yine durur; "Sigara içebilecekleri söylendi. İdama götürülen mahkûmun son arzusu yerine getiriliyormuş duygusuna kapıldılar ve Maltepe sigarasına davrandılar. Sonra taksi şoförü kilitlendiği bagajdan çıkartıldı. İçlerinden biri arabanın anahtarını uzattı ona ve kabaca ve sert bir sesle; 'Al bunu ve aynen yola devam et! Geri dönersen ananı s...m!" dedi. 7 saattir bagajında tutsak yolculuk yaptığı aracının direksiyonuna yeniden kavuşan şoför, belalı yolcularıyla ve 140 km hızla uzaklaştı oradan." Meçhul kişilerce bırakıldıkları noktadan gazeteciler Malatya'ya giderler. Muhabirler hemen yayın yönetmenlerini arar, başlarına geleni anlatırlar; "Başlarına geleni anlattıklarında, yayın yönetmeninin söylediklerinin yarattığı şok, yaşadıklarının yanında adeta hiç kaldı. 'Silahlı saldırı ihbarını araştırmak için gittiğiniz ve o meçhul kişilerce alındığınız yerde Ape Musa (Musa Anter) öldürüldü." Yazarlar Durukan ve Balıkçı aynı saatte Anter ile birlikte otelden alınan ve saldırıda ağır yaralanan kişinin yaşadıklarıyla devam ediyorlar; "Ape Musa, gazetecilerin 'kaçırıldığı' sokağın hemen altındaki sokakta katledildi. Ape Musa ile birlikte otelden alınan, ağır yaralı kişi şunları anlatıyordu: 'Bizi otelden alan şahıs, cinayetin işlendiği Seyrantepe Mahallesi'nde uzunca bir süre dolaştırdı. Ancak galiba o da aradığı sokağı bir türlü bulamıyordu. (Belli ki gazetecileri kaçıran kişileri arıyordu) Sonunda Ape Musa sıkıldı ve isyan etti. Bunun üzerine şahıs, girdiğimiz sokakta durup biraz geride kalarak bize ateş etmeye başladı!" Durukan ve Balıkçı'ya göre eğer, "tetikçi" Diyarbakır'ın yabancısı olmasaydı ve gazetecileri kaçıran 'meçhul kişi'lerle buluşmayı başarsaydı, belli ki gazeteciler de tıpkı Musa Anter ve Vedat Aydın gibi kaçırılarak katledileceklerdi.


JİTEM'Cİ AYGAN O GÜNÜ ŞÖYLE ANLATMIŞTI "JİTEM'e gittik. Geldiğimizde Ali Ozansoy 'tamam' dedi, Hamid, Apê Musa'yı vurmuş, olayı yapmış. Biraz sonra Hamid geldi. Hamid, 'Tamam vurdum' dedi. Hogir, 'Niye yanımıza getirmedin, niye bu iş yolda oldu?' diye sordu. Hamid, 'Şüphelendiler, taksiye bindik, yanında yeğeni vardı' dedi. 'Seyrantepe'ye geldik, işte ben dedim ki, şurada şu falan dedim, onlar daima nerede diyorlar, baktım şüpheleniyorlar artık fazla gitmeyecek, indirdim' dedi. Hamid'in üzerinde bir 14'lü, UMAN tabanca varmış, JİTEM'in verdiği. Orada onları indiriyor, kendi anlatımlarına göre, Apê Musa ve yeğeni onun arkasından yürüyorlar o da sokağın içine yürüyor, dönüp Apê Musa ve yeğenine ateş ediyor. Daha sonra kaçtığı yerde, silahı çöp tenekesine atıyor."


KİTAPTAN

'En Kahraman Çiller!' "Kürt muhaliflerin en güçlü olduğu 1992-1996 yıllarında, Türkiye PKK'ya karşı topyekûn bir saldırı atağına geçti. Bu süreci başlatan da dönemin Başbakanı Tansu Çiller oldu. Tarihler 4 Kasım 1993'ü gösterdiğinde Çiller, art arda faili meçhullerin, gözaltında kayıpların, saldırıların patlak vereceği, 'karanlık' bir sürecin fitilini şu sözlerle ateşliyordu: "Türkiye, bir milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK'nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, onlardan hesap soracağız!.."

'Üniformalı devlet' ile 'derin devlet' "Bütün geceyi İstanbul'daki Çınar Oteli'nin kumarhanesinde geçirmişlerdi. Vakit hayli geçti. İçlerinden biri, 'kalkalım' dedi. Tam kapıya yönelmişlerdi ki çelik yelek kuşanmış 7 kişi kuşattı çevrelerini. (Görgü tanıkları, bu kişilerin 'polis' kimliklerini gösterip Terörle Mücadele Şubesi'ne kadar gelmelerini istediklerini anlatacaktı.) Çelik yelek kuşanmış polis kimlikli bu kişilerin araçlarına binmemek için uzun süre direndiler. (Bazı görgü tanıkları, direnenlerin, burunlarına götürülen bir bezle bayıltılarak araçlara bindirildiğini anlatacaktı!) Birkaç gün sonra haber, Terörle Mücadele Şubesi'nden değil, çok ilgisiz bir yerden geldi: Hakkârili işadamı Savaş Buldan, arkadaşları Adnan Yıldırım ve Hacı Karay'ın cesetleri, Bolu'nun Yığılca ilçesi yakınlarında bulunmuştu. Üçü de vücutlarına kurşun sıkılarak öldürülmüştü ve üçünde de işkence izleri vardı. Tıpkı daha önce 'faili' meçhul' biçiminde öldürülenler ve daha sonra öldürülecekler gibi. Bu olayın üstünden iki ay geçmişti ki, bu kez de Diyarbakırlı işadamı Behçet Cantürk, şoförü ile birlikte evine giderken kaçırıldı. Ertesi gün, Sapanca yolunda şoförüyle birlikte cesedi bulunmuştu Cantürk'ün."

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


BİR SAVAŞ ÖRGÜTÜ: NATO -8Taylan Bilgiç / Nazife Dursun / Bahadır Özgür Plan, "Sovyetler Birliği'ni çökertilmesinde büyük rol oynayan" 1975 Helsinki Anlaşması'nı model alıyordu. Yeşil Kuşaktan Ilımlı İslam'a... 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika uzun süredir hazırlıkları süren bir yeniden yapılandırma planını hayata geçirme fırsatı buldu. Bu plan, hem Avrupa Birliği'nin yeni genişleme halkası olarak görülen eski Doğu Bloku ülkelerini NATO şemsiyesi altına almak, hem de "terörle mücadele" bahanesi ile Kuzey Afrika'dan Çin'e kadar uzanan bir bölgede hegemonyasını yeniden kurmayı amaçlıyordu. ABD bu planı somutlaştırmaya Irak işgalindan önce başladı. İşgalin ardından 9 Şubat 2004'te, Washington Post gazetesi ABD'nin "Büyük Ortadoğu Projesi"ni ilk defa açıkladı. Plan, "Kuzey Afrika, Ortadoğu, Güneydoğu Asya ve Kafkasya" olarak tanımlanabilecek geniş bir coğrafyada kapsamlı bir "değişim" öngörüyordu. Bu değişim, ekonomik yapılanmadan askeri ve siyasi değişikliğe kadar bir dizi projeyi içeriyordu.

Helsinki modeli Plan, "Sovyetler Birliği'ni çökertilmesinde büyük rol oynayan" 1975 Helsinki Anlaşması'nı model alıyordu. Söz konusu anlaşma ile, "insan hakları, özgürlük ve demokrasi" gibi kavramlar, sosyalizme karşı birer propaganda ve baskı unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştı. Böylelikle, 1960'lara dek esas olarak sosyalizm ve uluslararası proletaryanın, kapitalizmin gerçek niteliğini teşhir amacıyla ve gerçek içeriklerine uygun olarak kullanmakta olduğu kavramlar, "resmen" emperyalist burjuvazinin "mülkiyetine" geçirilmekteydi. BOP ile ilgili ilk açıklama, ocak ayında, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney tarafından Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu kürsüsünden yapıldı. Cheney, aralarında Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de bulunduğu topluluğa, "Özgürlük için cephe stratejimiz, Büyük Ortadoğu çapında reform için çalışan ve bedel ödeyenlere destek vermemizi gerektiriyor. Özellikle Avrupalı demokratik dost ve müttefiklerimizi, bu çabaya katılmaya çağırıyoruz" diye sesleniyordu. ABD'nin bu projeyi yaşama geçirmek için en önemli hamlesi ise bir dönem komünizme karşı "yeşil kuşak" rolü oynayan İslam'ın da yeniden yapılandırılması, deyim yerindeyse bir "Amerikan İslam'ı" yaratılmasıydı. Nitekim BOP'un maddeleri arasında "İslam dininin reforme edilmesi" de bulunuyor.

Marshall Planı ABD, sunduğu reçeteleri kabul eden rejimleri, 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ve Türkiye'yi Washington'a bağlamak için kullanılan "Marshall Planı" benzeri bir "ekonomik/askeri yardım" planıyla ödüllendirecek. Pazarlarını Batılı tekellere açmayı ve özelleştirme programlarını hızlandırmayı kabul eden devletlere, ek olarak "mali yardım" ve "siyasi angajman" önerilecek. Bu devletlerin Dünya Ticaret Örgütü'ne girmesi kolaylaştırılacak ve askeri alanda "Batı'nın güçlü şemsiyesi"nin altına olmasa da, kenarına ilişmelerine olanak tanınacak. Bu anlamda BOP, bölgenin, özellikle de Arap-İslam dünyasının demoralize edildiği bir dönemde, bölge dışı güçler tarafından hazırlanan, geçmişteki emsallerinden çok daha cüretkâr bir "teslim alma" planıdır.

-BİTTİ-


AKP VE FETHULLAH GÜLEN ABD yıl boyunca Sovyetler Birliği'ne karşı bir kalkan olarak kullandığı Türkiye'yi, bu kez de BOP'un merkezine oturtmaktadır. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ocak ayında Washington'a gerçekleştirdiği ziyarette, Bush'un Erdoğan'a "bölgede BOP'un reklamını yapın" mesajını verdiği biliniyor. Zaten bu ziyaretin ardından Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, her vesileyle Amerikan projesinin faydalarından dem vuran bir çizgiye oturdular. Arap gazetelerinde, Türkiye'nin "İslam dünyasının geri kalanına din adamları ihraç edeceği", bu ihraç mallarının "İslam'ın reforme edilmesi" yönünde faaliyet yürüteceği yönünde pek çok haber ve yorum yayınlandı. BOP'un öngördüğü "ılımlı İslam kuşağı"nda dikkati çeken ise Fethullah Gülen'in tarikatının ön plana çıkması. Nitekim Washington'da think tank kuruluşları Gülen'i mercek altına aldılar ve bir kaç aydır Gülen'in "ılımlı İslam" projesindeki rolünü tartışıyorlar. Gülen'in de bu role soyunduğu aşikâr. Zaman gazetesinde 11 gün boyunca yayınlanan Fethullah Gülen söyleşisinde, Nur taritakının dünyanın dört bir tarafındaki meşhur okulları ile, "alternatif medreseler oluşturma" yönünde kullanılacağına dair pek çok emare bulmak mümkündü. Örneğin Gülen bu söyleşide ABD'nin "terörle mücadele" konseptine desteğini açıkça vurguluyordu: "Müslümanlar çıkıp demeliydiler; 'Hakiki Müslümanlıkta terör yoktur.'... Kimse intihar komandosu olamaz... Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı... Dünyada en nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Bin Ladin'dir. Çünkü Müslümanlığın aydınlık çehresini kirletmiştir... Bir arkadaşımız İsrail'e gitmişti. Biraz Filistin'de de kaldı. Bana çok enteresan bir şey anlattı. Orada doktora yapan çok akıllı bir arkadaş. 'Beş altı ay kaldım İsrail'de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana teklifte bulundular.' dedi. 'İsrailliler tarafından teklif edildim' diyor. 'Orada bir Filistinli mani oldu buna. Gördüm ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alışverişi var o işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi düşünüyorlar' dedi. Dolayısıyla birileri bu türlü hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor."

ÖNCEKİ HABER

AKP'den yeni bir orman manevrası

SONRAKİ HABER

TGS İstanbul Şubesi yeni yönetimini belirledi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa