28 Mayıs 2004 01:00

BİR SAVAŞ ÖRGÜTÜ: NATO -7

Bir zamanlar Sovyetler Birliği'ne karşı Brezinski, "yeşil kuşak projesi"ni önermiş ve bütün İslam ülkelerini bu çerçevede yeniden yapılandırmıştı.

Paylaş
Bir zamanlar Sovyetler Birliği'ne karşı Brezinski, "yeşil kuşak projesi"ni önermiş ve bütün İslam ülkelerini bu çerçevede yeniden yapılandırmıştı. Şimdi ABD Büyük Ortadoğu Projesi ile "yeşil kuşak" ülkelerini, "ılımlı İslam kuşağı" olarak bir kez daha kendi stratejisine uygun olarak yeniden yapılandırıyor.


Stratejik kölelik

Suat Parlar ABD yönetimine yakınlığı ve muhafazakârlığı ile tanınan Heritage Foundation'ın 1983 yılında dış politika analisti James A. Philips'e hazırlattığı 'koruyucu İslam kuşağı' adlı raporda aralarında Türkiye'ninde bulunduğu müslüman ülkeler topluluğunun sovyetleri bir duvar gibi kuşatması öneriliyordu. 1979 yılında İran İslam devriminin fiilen son verdiği CENTO'nun dağılması, Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgali ile birlikte, ABD açısından bölgede ciddi bir kriz olarak algılandı.

Komünizme kalkan Heritage raporundan önce de Ortadoğu'da 'İslam kartının' kullanılması doğrultusunda yaklaşımlar mevcuttu. Başkan Carter'in Ulusal Güvenlik İşleri danışmanı Zbigniew Brezinski, 1977 yılından beri 'İslam'ın komünizme karşı bir kalkan' olarak kullanılmasını savunuyordu. Ayrıca 1979 aralık ayında Şah'a direniş hızlandığında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi, Sovyetler'de İslam nüfusun yoğun olduğu Cumhuriyetlere yönelik radyo yayınlarının arttırılmasına karar verdi. Bu karara müteakip, Carter yönetimi 1980 yılı bütçesi ile ilgili olarak Senato Dış İlişkiler Komitesi'ne verdiği raporda Ulusal Güvenlik İşleri danışmanı Brezinski'nin 'yükselen siyasi güç olmaya başlaması nedeniyle dünya çapında İslam fundamantalizmi konusunda araştırma yapılması işini yönettiğini' bildiriyordu. Brezinski'nin üzerinde araştırma yaptığı 'kanun dairesinde İslam' yani Türkiye, Suudi Arabistan, Kuveyt, Pakistan'daki; Amerikan aleyhtarı olmayan, sistemin kontrolü altındaki İslam'dı. İşte Sovyetler'i kuşatmaya yönelik bu 'kanun dairesindeki İslam' ekseni 'koruyucu kuşak' formülasyonu ve Brezinski etiketli bir strateji olarak ABD tarafından uygulamaya konuldu. Brezinski bölgede Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye'yi kapsayacak bir politik işbirliği yapısını güvence altına alacak 'Middle East Organization' (METO) adını verdiği bir de örgütlenme öneriyordu. Brezinski'nin 'koruyucu İslam kuşağı stratejisi', 'dostlarda İslam'ı kontrol etmek, düşmanlarda ise kışkırtmak' prensibine dayalıydı. Carter yönetiminde alt yapısı hazırlanan bu strateji, Reagan döneminde de geçerliliğini korudu. Wohlstetter doktrini olarak bilinen ve ABD Dış İşleri Bakanı Haig ve Bakan yardımcısı Burt tarafından Reagan yönetiminin benimsediği açıklanan strateji 'koruyucu İslam kuşağı'nı içerik olarak daha da geliştirdi. Bu doktrine göre; Sovyetler'in Ortadoğu'da etkisinin kırılması için Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan'dan oluşan İslam kuşağının birbirleriyle, Körfez Ülkeleri ve Çin'le ilişkileri teşvik edilmelidir. İslamiyetin yükselişi batı çıkarları için 'istikrarsızlık' kaynağıdır. O nedenle İslami hareketler müttefiklerde denetlenirken, düşmanlarda kışkırtılmalıdır. Özellikle Türkiye'nin Körfez'e ABD çıkarlarını destekleyecek tarzda müdahale kapasitesi arttırılmalıdır. ABD emperyalizmi 'İslam koruyucu kuşağı' temelinde Sovyetler'in güneyini Çin'den Türkiye'ye kadar kuşatırken asıl hedefi Körfez'de bulunan ve dünya petrol kaynaklarının yüzde 65'ni oluşturan muazzam rezervleri denetimi altına almaktı. Sovyetler'in Körfez'e yönelik askeri bir harekata girişmesinin mümkün olmadığını ABD kurmayları da biliyordu.

Yeşil kuşağın askeri üsleri Ancak yaratılan tehdit senaryolarıyla Batı'nın petrol ikmalini kesebilecek bir Sovyet saldırısına karşı ABD askeri gücünün bölgede kalıcı üsler edinmesi meşru hale getiriliyordu. Bu bağlamda 12 Eylül darbesi sonrasında Türkiye'nin Çin, Pakistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Tunus ve Kuveyt ile ilişkileri 'aniden' oldukça sıcak bir biçimde gelişti. NATO eski Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı ve Reagan dönemi Dışişleri Bakanı Alexander Haig 1985 yılında 'Washington Basın Klubü'nde yaptığı açıklamada; bu ilişkilerin geliştirilmesinin 'Amerika'nın teşviki' sayesinde gerçekleştiğini belirtti. Haig'in açıklamaları aynı zamanda 'koruyucu İslam kuşağı'nın İsrail'in varlığını güvence altına alan yönüne de ışık tutmaktadır. Haig bu konuda şunları vurguluyor: "Bence Ortadoğu ve Güneybatı Asya bir bütündür. Bugün böyle söylüyorum, bakanlığım döneminde de böyle düşünüyordum. O yıllarda Ortadoğu'da bir ortak amaç motivasyonunu şiddetle ön plana çıkarmak gerekiyordu. Arap, Türk, Yahudi olduklarını bir tarafa bırakıp bölgede ülkelerarası stratejik anlayış birliği yaratılması elzemdi. Bu stratejik anlayış birliği bizim için öylesine önem taşıyordu ki bakanlığım yıllarında özellikle Pakistan ile Türkiye arasında dayanışma oluşturmak için yoğun çaba göstermiştim." Haig'in "Amerika'nın bundan menfaati ne olacaktı?" sorusuna cevabı ise, "Bu ülkelerin kendi aralarında ortak çıkarlar bulmaları bile, yeterince Amerika'nın menfaatineydi" biçiminde oluyordu. Haig "Stratejik anlayış birliğinin benim kafamdaki coğrafyası da Çin'den, Pakistan, Mısır, Türkiye ve İsrail'e kadar uzanıyordu" diyerek önemli bir olguya işaret ediyordu. 'koruyucu İslam kuşağı' bir yanıyla Ortadoğu'da emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu işbirlikçi Arap rejimlerini güvence altına alırken diğer yandan İsrail'in stratejik varlığı güçlendirildi. 12 Eylül faşizminin kozmetik bir uygulama ile İsrail'le siyasi ilişkilerini düşük profilli, bir temsil esasına bağlamasının Suudi monarşisinin kendisini Siyonizm karşıtı göstermesinde olduğu kadar değeri vardır. İsrail'in Ortadoğu'da finansal, askeri, teknolojik varlık koşullarını yaratan ABD emperyalizminin en büyük işbirlikçisi Suudi monarşisi 'koruyucu İslam kuşağı' stratejisi ile Siyonist sömürgeciliğin dayanaklarını sağlamlaştırmada önemli bir rol oynadı.

12 Eylül darbesi Türkiye'de ise 12 Eylül faşizminin ideolojik-politik omurgasını oluşturan Türk-İslam sentezi kadroları, söylemde antisiyonist geçinirken her türlü sol hareket ve fikre düşmanlık temelinde Siyonist devletin askeri politik güvencesini pekiştiren 'koruyucu İslam kuşağı'nın en büyük destekçileriydi. 12 Eylül faşizmi 'koruyucu İslam kuşağı' stratejisinin bağlamı içerisinde değerlendirildiğinde anlam kazanır. Takkeli komprador kapitalizmin bu 'hacı'lar diktatörlüğü, serbest pazar tek tanrıcılığının neoliberal uygulamalarına ilahi bir çerçeve kazandırırken, cüretini ABD emperyalizmine dayandırdı. ABD emperyalizminin küresel egemenlik stratejisinde politik iktidarın 'ılımlı' İslamcılarda olması bir sakınca teşkil etmez. Küresel neolibaral kapitalizm ile 'ılımlı' olarak etiketlenen İslami akımlar birbirini tamamlayıcı unsurlara sahiptir. Postmodern söylemlerle popüler hale getirilen Amerikan 'toplulukçuluk' ideolojisinin kimlik vurguları vicdan, direniş, insani duyarlılık gibi değerlerden İslam'ı arındırırken, sermaye egemenliği stratejisine kilitlenmiş bireysel bir duruşun ibadetçi ikiyüzlülüğü 'ılımlı' olma etiketiyle dayatılmaktadır. Gerçek toplumsal çelişkiler alanından kültürel, tarihüstü, mutlak olduğu söylenen hayali bir dünyaya transfer edilen İslam, vahşet derecesinde kutuplaşmış bir kapitalist genişlemenin doğal sonucu olan küresel bir ırk ayrımcılığı sisteminin onaylayıcısı haline getirilmektedir. Düne kadar Afganistan'da ABD'nin 'koruyucu İslam kuşağı' stratejisinin kiralık katilleri olarak çalışan. Suudi Arabistan, Pakistan, Britanya destekli 'özgürlük savaşçıları' Müslüman halkları kompradorlaştırma dalgası ile kuşatan emperyalizme yeni tehdit senaryolarının karanlık gerekçelerini sunuyorlar. Bu arada İsrail'in Afganistan 'özgürlük savaşçıları'na yoğun desteğine ilişkin kirli sırların üzeri örtülüyor. Siyasal İslam'ın Hamas, Hizbullah, İslami Cihat ve Irak'takiler dışında yabancı askeri işgale karşı savaşan örnekler çıkaramadığı nesnel bir gerçektir. Şimdilerde yeni bir oluşum gibi sunulan 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin kökleri ABD'nin NATO'yuda dereye sokarak Avrasya'da küresel egemenlik kurma girişimlerindendir. Avrasya'da 'istikrarsızlık' potansiyellerinin askeri denetimi adına büyük bir üsler kuşağı oluşturan ABD emperyalizmi, Türkiye başta olmak üzere İslamcıların desteklediği müdahalelerle Yugoslavya'yı parçaladı ve Bosna'da küresel sömürgeciliğin yeni bir örneğini yarattı. Çok taraflı uluslararası bir sömürge statüsü verilen Bosna, diğer müslüman ülkeler için örnek mahiyetindedir.

BOP'a hazırlık ABD 'Büyük Ortadoğu Projesi'nden çok önce geleceğin askeri denetim ağını oluşturmak için, Balkanlar'dan başlayıp, Ortadoğu ve Kafkasları kapsayıp, Orta Asya'yı da içerecek bir Müslüman devletler zinciri kurma planını uygulamaya koydu. Bosna ve Kosava bu zincirin Balkanlardaki halklarıdır. Irak'ta kalıcı ABD üsleri oluşturulmuştur. Kafkasya ve Orta Asya'da Amerikan askeri varlığı önemli boyutlardadır. İsrail, Türkiye, Mısır, Ürdün ekseni ise arada kamuoyunu yatıştırmaya yönelik göstermelik İsrail 'terörü' kınamaları dışında işlerliğini korumakta ve Bush-Şaron yönetimlerinin değiştirilmesi temelinde daha rahat geliştirilecek programlar ise şimdilik bekletilmektedir. NATO'nun Ortadoğu'da kazanacağı işlevler ve ABD'nin Avrasya zemininde değerlendirilirse, gerçek yüzü ortaya çıkar. Irak'ta İslam'ın kutsal mabetlerine yakın insanlara ABD'li generallerin emirleriyle, tüm beşeri varlıklarını ve onurlarını yoketmek için kadın-erkek tecavüz edilir, böylece Müslümanlık açısından bir moral yıkım anlamına gelen ve daha önce Haçlı Orduları tarafından uygulanan Lut'laştırma dayatılırken, emperyalizmin güvencesi, bugün Türkiye'nin mutedil İslamcıları başta olmak üzere tüm İslam dünyasında paylaşılan 'omerta' (suskunluk)dır.

YARIN: BOP ve "ılımlı İslam"


'Ilımlı İslam' ve Türkiye Graham Fuller, son kitabı "Siyasal İslam'ın Geleceği"nde ayrıntılandırdığı "Ilımlı İslam"ı ilk olarak bundan yakşalık 15 yıl önce zikretmeye başlamıştı. Sovyetler'in dağılmasının ardından onu çevrelemek için devreye sokulan "Yeşil Kuşak"ın yerini, anti-Amerikancı İran İslam devriminin almasından sonra ABD açısından da tehdit konsepti "kızıl"dan "yeşil tehdit"e kaymıştı. Ona karşı panzehir olarak CIA'nın eski Ortadoğu şefi Fuller tarafından sistematize edilen "Ilımlı İslam" formülü içinde, tıpkı "Yeşiş Kuşak"ta olduğu gibi yine Türkiye'ye önemli bir rol biçiliyordu. Cumhuriyet gazetesinin eski Washington muhabiri Ufuk Güldemir'in Fuller'le yaptığı söyleşide bunun ipuçları dikkat çekiyordu: "Fuller: İslami hareketin önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Birçok İslam düşünürü, İslam'ın demokrasi ile uzlaşmaz olmadğını savunuyor. İslamiyet'teki 'şura' kavramının demokrasiye açık olduğunu söylüyorlar. Bazı İslami hareketler çok tehlikeli ve radikal, bazıları da reformist liberal. İşte, geliştirilmesi asıl cazip olan bu. -12 Eylül öncesi parlamentosunda Süleymancıların, Nakşibendiler ve Nurcular çeşitli siyasi partiler içinde temsil ediliyordu. Yani bir tür sisteme katılıyorlardı. Böyle bir formülasyon mu öneriyorsunuz? Fuller: Mistik cazibelerini böyle yitiriyorlardı değil mi? Söylediğim de bu. Diğer yandan, İslam'ın bir de özel yaşamda yeri var ki o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslam, ister Hiristiyanlık olsun, din, birey yaşamındaki ahlaki değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca, o zaman gerçekçi bazı 'tavizler' vermesi gerekiyor. Bu olumludur ve çok sağlıklı bir şeydir. Türkiye'de İslamı bu noktaya getirmek lazım. Zaten geliyor da..." (Cumhuriyet, 26 şubat 1990)

ÖNCEKİ HABER

AKP'ye 'ısrarcı olma' çağrısı

SONRAKİ HABER

Kılıçdaroğlu: Kürtçe için yasal düzenleme yapılmalı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa