Bu model ne kadar sürer?

Doç. Dr. Ahmet Öncü, mali sermayenin serbest dolaşım hakkı elde etmesiyle oluşan mali sermaye birikimi ve bu birikimden palazlanan sınıfların kurduğu bir iktidar ortaya çıktığını belirtti.

Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Öncü, dünyada sermayenin serbest dolaşım hakkını elde etmesiyle ortaya çıkan mali sermaye birikimi ve bu birikimin palazlandırdığı sınıfların kurduğu uluslararası bir iktidar ve sınıf dayanışması olduğunu belirtti. Neoliberalizmin de bu sınıf dayanışmasının dünya ölçeğinde sürdürülen bir politika olduğunu söyleyen Öncü, "Bu model daha ne kadar sürecek diye tartışmalar er ya da geç başlayacak. Sonuç kazananlarla kaybedenler arasında, çeşitli platformlarda, çeşitli toplumsal alanlarda sürdürülecek olan karşılıklı hesaplaşma sonucunda ortaya çıkacak" dedi. Neoliberalizmden ne anlıyorsunuz? 1980 Türkiye için önemli bir tarih olmakla birlikte dünya için de önemli. Bu tarihte geri dönüşü olmayan yeni bir yolda dünya ekonomisini yeni bir yapısal oluşuma taşımanın siyasi ve ideolojik hareketi başlıyor. Aslında değişime yol açan en temel gelişme 1945'ten 1980'lere kadar olan dönemde gelişmiş ülkelerde büyük sanayi yatırımlarına girişerek üretim yapan şirketlerin 1960'larda başlayan kâr oranlarındaki düşüşüdür. Kâr oranlarındaki düşüş ise sermayenin üretken yatırımlardan aldığı payın giderek azalması anlamına geliyor. İki nedeni var. Birincisi artık teknolojik gelişme ne kadar hızlansa da üretkenlik artışı kâr oranlarının artışını sağlayacak ölçüde bir büyüklüğe erişemiyor. Asıl önemli neden ise o dönemlerde sınıflar arasındaki toplumsal antlaşmadan kaynaklanıyor. O tarihlerde ücretli emeğin gelirlerinde sürekli bir artış var ve bunun korunmasına dayanan bir makroekonomik model geçerli. 1980'lere doğru geldiğimizde ise emek maliyetlerindeki bu yükseklik sürdürülemez bir hale geliyor. Emek maliyetinin yüksekliğinden dolayı sınıflar arasındaki mutabakat bozuluyor. Bu noktada sermaye açısından devletin yeniden yapılandırılması lazım. Yeniden yapılandırmada elindeki birikmiş sermayeyi artık üretken alanlara yatıramayan mali sermaye bloku devletin sınıflar arasında dengeye dayalı olan toplumsal mutabakatını bozup kendi taleplerini yerine getirecek olan bir yapıya geçmesi için baskıda bulunuyor. İşte bu Neoliberalizmin gerçek hedefidir. Kısacası ne dediği değil, ne olduğudur. Neoliberalizm ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl bir ekonomik ortam yarattı? Mali sermaye blokunun elinde büyük miktarda kârlı olarak üretken alanlara taşıyamayacağı sermaye var. Yatırım yaptığında sermayesi düşük kârlarda yüksek getiri elde etmeyecek, o zaman bu sermayeyi bir şekilde kâr oranlarının yüksek olabileceği yerlere taşıması lazım. Söz konusu bu "artık" ya da fazla sermayeyi sermayenin daha az birikmiş olduğu az gelişmiş ülkelere taşıyabilir. Oralarda hâlâ kârlı yatırım olanakları var. Ayrıca buralarda emekçi sınıflar örgütsüz, devletlerin baskıcı bir yapısı var ve ücretler sermaye lehine kontrol edilebiliyor. Bunun için de mali sermaye bloku devletler üzerinde serbestleşme, liberalizasyon talebini baskılıyor. Sermayenin dünya üzerinde serbestçe dolaşımının koşullarını sağlayacak uluslararası düzenlemeleri IMF, Dünya Bankası gibi örgütlerle tüm ülkelere öğütlüyor.Yani mali sermayenin kârlı alanları ele geçirmesi için dünyada serbest bir ekonomi yaratmak isteniyor. Bunun için de mali sermayenin ilk istediği şey 1980'lerden başlayarak sermaye hareketeleri üzerindeki kontrolün kaldırılması oluyor. Kontrolün kaldırılmasıyla malileşme dönemi de başlıyor. Modeli Türkiye gibi ülkeler açısından değerlendirdiğimizde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Türkiye dış kaynak ihtiyacını bu dönemden önce bir ölçüde ihracat gelirleri, önemli ölçüde uluslararası resmi kuruluşlar aracılığıyla karşılıyordu. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesinden sonra dış kaynağı yani dış borcu Türkiye gibi az gelişmiş ülkeler özel sermaye blokundan elde etmeye zorlanıyor. Bu da az gelişmiş ülkelerin yüksek faizlerden borçlanmasını, mali sermaye için ise yüksek sermaye getirisinin sağlandığı koşullardan borç vermeyi tek yol haline getiriyor. Böylelikle küresel mali sermaye için çok daha kârlı mali yatırım olanağı yaratılmış oluyor. Malileşmenin getirdiği yapı merkez ülkelerde ve daha sonra tüm dünyada mali bir sermaye birikim modelinin ortaya çıkmasını körüklüyor. Bu model daha fazla kriz ve istikrarsızlık getirmedi mi? Hem de nasıl... Ama şunu unutmamak lazım kağıtlar dünyasına geçtiğiniz zaman da birileri sermayeyi toplumun içinde dolaştırarak biriktirecek. Birileri bu işten çok iyi para kazanacak. Bunun için bu durumun kolay kolay değişeceği yok. Kriz ve istikrarsızlık bu işin sonuna işaret ediyor diye safça bir beklenti içine girmemek gerekir. Sermayenin serbest dolaşım hakkını elde etmesiyle ortaya çıkan mali sermaye birikimi ve bu birikimin palazlandırdığı sınıfların kurduğu uluslararası bir iktidar ve sınıf dayanışması var. Bilmemiz gereken neoliberalizmin bu sınıf dayanışmasının dünya ölçeğinde sürdürdüğü bir politikadan başka bir şey olmadığıdır. Her yıl Davos'ta toplanan Dünya Ekonomi Forumu bu sınıfın biraraya geldiği bir toplantıdır. Fakat bunlar giderek böylesine istikrarsız ve krizlere böyle meyilli bir dünya ekonomisinde mağdur duruma geldiğimizin farkındalar. Ve son dönemlerde acaba nasıl istikrar getirebiliriz, yoksulluğu çözebiliriz, çatışmaları sona erdirebiliriz gibi tartışmaların içine girdiler. Ancak bu yapısal model yani mali sermaye birikim modeli o kadar belirleyici ki buradan çıkıldığı anda çokuluslu şirketlerin yaşaması için hiçbir temel kalmaz. Bu modelden vazgeçelim demek, çokuluslu şirketlere yüz liranızla yüz lira kazanırken bırakın bu modeli gelin yüz liradan on lira kazanın demek. Böyle bir dünyadan kim vazgeçer, eğer süreci bunlar yönlendiriyorsa, bu modelden vazgeçmezler. Bu model krizlerin daha derinleşeceği, daha kökleşeceğini gösteriyor. 1990'dan 2000 yılına kadar 10 yıl içinde 120 aylık dönemde 40 ay dünyada kriz yaşandı. Yani dünyada her üç ayda bir kriz oluyor. 1950 ile 1965 arasında toplamda 10 kriz yok. Emekçi sınıflar için model ne getirdi? Ve bu model sürdürülebilir mi? Bu soruna istersen sermaye emek arasındaki toplumsal kontrat açısından bakalım. Mali sermaye birikim modelinde sermaye üretken alanlardan çıkma eğiliminde. Emeğin sistem içerisinde yaşam alanı ise üretim alanı. Bu modelin doğasında, yapısında, mantığında bırak işçi haklarının gelişmesini fiziksel ortam olarak emeğin çalışabileceği üretim alanının kitlesel geliştirilmesi diye bir şey yok. Ben çok kötümserim. Önümüzdeki on yıl sonunda o tarihin genç insanları için yeni iş alanları olmayacak ve işsizlik giderek çok daha kitlesel düzeylere ulaşacak. Belki o tarihte bu model daha ne kadar sürecek diye bir tartışma geç olacak. Ama er ya da geç bu tarıştışma başlayacak. Senaryolar çeşitli olabilir. Ama olumlu bir beklenti olmayacağı ortada. Sonuç kazananlarla kaybedenler arasında, çeşitli platformlarda, çeşitli toplumsal alanlarda sürdürülecek olan karşılıklı hesaplaşma sonucunda ortaya çıkacak. Üç alternatif düşünebiliriz, ya şu an düzenin hakimi olan Amerikan-İngiliz türü "vahşi batı" kurallarının geçerli olduğu bir model ki bu barbarlığın kendisi olur, ya Asya-Avrupa tandanslı alternatif bir kapitalizm ya da bu karşılıklı hesaplaşmaların sonucunda sosyalist bir dünya ortaya çıkabilir. Ne olacağını bu günden kestirmek imkânsız.


MALİ SERMAYE ÖNCE AKLI
    SONRA TOPLUMUN BÜTÜNÜNÜ KURUTUR Şöyle düşünelim, bir tarafta hükümetler var ve bu hükümetlerin bütçe sorunu var. Bu bize tahvil piyasasını versin. Diğer tarafta ise menkul kıymetler piyasaları var ve burada da hisse senetleri alınıp, satılıyor. Şöyle bir örnek üzerinden gidelim, diyelim ki hükümet faiz oranlarını düşürürsün. Bu tahvillerin fiyatlarının yükselmesi demek. Bu da mali sermaye açısından paranın bir yerden başka bir yere aktarılması için güzel bir fırsat yaratır. Hisse senetlerinden "çıkıp" tahvil satın alırlar. Daha sonra da bu daha ne kadar sürer gibi bir beklenti içine girerler. Faizlerdeki düşüş daha ne kadar sürer, tahvil fiyatları daha ne kadar yükselir diye düşünürler. Siz annenizi, kardeşinizi, eşinizi, sevgilinizi düşünürken, onlar paralarını düşünür. Bir anda artık faizler bundan daha aşağı düşmez derler ve ellerinde kazanmış oldukları sermaye ile birlikte hisse senedi almak için menkul kıymetler piyasasına geçerler. Böylece bu basitleştirilmiş öyküde iki piyasa arasında gezinerek para kazanır ve büyürler. Tahvillerden hisse senetleri piyasasanına geçtiklerinde, hisselere talep artar, şirketlerin kağıtlarının değeri yükselir, böylelikle o şirketlerin kağıtlarına sahip olanların zenginliği artar. Zenginleşen insanların yapacağı ilk şeyde tüketim harcamalarını artırmak olacaktır. Tüketimin artması demek şirketlerin piyasa sorununun çözülmesi demektir. Bu bir müddet devam eder. Şirketler ne yapacak "tüketim artıyor piyasa genişliyor" diye yatırım kararları alacaklar. Bunun sonucunda ekonomi büyümeye başlar. Pespembe bir dünya ortaya çıkar ve kafalara ve ruhlara hakim olur. Hisselere güven artar; güven artıkça talep artar ve hisselerin fiyatları akıllara durgunluk verecek kadar artar. Zaten bu dünyada akıl durmuştur. Fakat bu dünyada unutmayalım sermaye hareketleri serbesttir. Yok olan aklın yerini sermayenin özgürce yani "vizesiz" olarak dünyayı dolaşma olanağı almıştır. Dolayısıyla "yatırımcılar" bir an titreyip kendilerine gelir ve şirketlerin kağıtlarının fiyatı daha ne kadar artar diye de düşünmeye başlayabilirler. Bir de kötü talih bu arada hükümet diyelim faizleri düşürürse hisse senetlerinden kaçmak elzem olur. Birgün gelir herkes şaşkınlıkla kağıtların değerinin ani ve köklü düşüşü karşısında donup kalır. Bu durum giderek sıklaşır, ekonomideki tasarruf yatırım dengesi bozulur ve ekonomi kalıcı bir durgunluğa sürüklenir. Mali sermaye girdiği her yerde önce aklı sonra toplumun bütününü kurutur...

www.evrensel.net