25 Mayıs 2004 01:00

BİR SAVAŞ ÖRGÜTÜ: NATO -4

Kore Savaşı'ndan bu yana Amerika ile yapılan bütün askeri anlaşmalarda, NATO üyeliği gerekçe gösterildi. Bu üsler sözde bir Sovyet saldırısına karşı Türkiye'nin güvenliği için Amerika'nın kullanımına verilmişti.

Paylaş


Kore Savaşı'ndan bu yana Amerika ile yapılan bütün askeri anlaşmalarda, NATO üyeliği gerekçe gösterildi. Bu üsler sözde bir Sovyet saldırısına karşı Türkiye'nin güvenliği için Amerika'nın kullanımına verilmişti. Oysa Amerika, 1958 yılında Lübnan'a asker sevkiyatı için izin aldığı İncirlik Üssü'nü o günden beri Ortadoğu'ya yönelik saldırılarının merkezi olarak kullanıyor.


En büyük tehdit üsler Türkiye'nin NATO'ya üye olma gerekçesi, Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye saldıracağı varsayımı üzerineydi. Ancak Amerikan emperyalizminin NATO'yu kullanarak özellikle de Ortadoğu üzerinde hakimiyet kurma amacı güttüğü kısa sürede ortaya çıktı. Nitekim Türkiye ile Amerika arasında NATO üyeliği gerekçe gösterilerek bir çok askeri anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalarının hepsinin temel özelliği, Amerikan askerlerinin Türkiye'de konuşlanmasını sağlamaktı. Bu amaçla yapılan her anlaşma Türkiye'de NATO üsleri kurulmasını öngörüyordu. Bu üslerin kullanım hakkı ise tamamen Amerika'ya bırakılıyordu. Türkiye ile Amerika arasında yapılan ilk askeri anlaşma 1954 yılında imzalandı. Kore Savaşı'ndan hemen sonra imzalanan bu anlaşma ile ABD üs konusunda bir daha asla vazgeçmeyeceği tavizleri de kopardı. İncirlik Üssü ilk kez bu anlaşma ile ABD'nin kullanımına sunuluyordu. O günden beri de İncirlik Üssü, Ortadoğu'ya yönelik Amerikan saldırılarının merkezi haline geldi. 1958 yılında Amerika Lüban'a İncirlik Üssü aracılığıyla müdahale etti.

'Üs' yerine 'tesis' 1976 yılında ise ABD ile yine Türkiye'nin NATO üyesi olması bahanesiyle "Türkiye-ABD Savunma İşbirliği Anlaşması" imzalandı. Ancak bu anlaşmada 1954 yılında imzalanan anlaşmaya göre, küçük bir değişiklik yapıldı. Türkiye'de toplumsal muhalefetin Amerikan üslerine yönelik öfkesinin arttığı bir dönemde imzalanmasından dolayı anlaşmada "üs" kelimesi yerine "tesis" kelimesi kullanıldı. Anlaşmanın 2. maddesinde "tesisler"in kullanımının Türkiye Cumhuriyet'inin iznine bağlı olduğu yazıyordu. Oysa 3. madde de şöyle deniliyordu: "NATO anlaşmasının bir gereği olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, ABD hükümetinin aşağıdaki tesislerde alınacak savunma tedbirlerini yürürlüğe koymasına müsaade vermektedir: Haber alma tesislerinde, Kargaburun İstasyonu'nda, İncirlik Tesisi'nde." Böylece Amerika Ortadoğu için büyük önem verdiği İncirlik Üssü'nün kullanımını bir kez daha korumuş oldu.

Bir bağımlılık belgesi: SEİA Türkiye ile Amerika arasında yapılan en ünlü askeri anlaşmalardan birisi ise 1980'de imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'dır (SEİA). Anlaşmanın süresi 5 yıllık olmasına rağmen her yıl Amerika'nın talebiyle uzatılarak bugüne kadar gelindi. Bu anlaşma ile Türkiye tam 12 üssü Amerika'nın kullanımına veriyordu. Anlaşmanın adından her ne kadar "ortak savunma" ibaresi geçse de, asıl olarak anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirecek olan taraf Türkiye'ydi. Nitekim anlaşmada, "ABD hükümeti Türk Silahlı Kuvvetleri'nin modernizasyonu için elinden gelen her türlü gayreti gösterecektir" yazılıyken, Amerika'nın çıkarları ile hükümlerin hepsinde, "....Türk hükümeti yapmakla yükümlüdür" ibaresi yer alıyordu. Yine anlaşmada üslerin sahibinin Türkiye olduğu belirtiliyordu. Ama son maddede anlaşmanın bozulması halinde üslerin kullanım hakkının Türkiye'ye geçeceği ifade ediliyordu. Yani üslerin tüm kullanım hakkı Amerika'ya aitti. Bu anlaşma da diğerleri gibi Amerika'ya bağımlılık zincirinin yeni bir halkasıydı. Ancak bu kez Ortadoğu doğrudan bir hedef haline geliyor ve Türkiye'deki üslerin bu bölgeye yönelik saldırılarda kullanılacağı açıkça ilan ediliyordu. Zira NATO Bakanlar Kurulu bu anlaşmanın imzalandığı tarihte şöyle bir karar alıyordu: "NATO'nun yetkili organları, Arap Yarımadası, İran ve Basra Körfezi'ndeki herhangi bir gelişmeyi NATO Kuzey Atlantik Anlaşması alanının güvenlik ve savunması için sakıncalı gördüğü an, Türkiye bu karara uymak zorundadır." SEİA'nın getirdiği en ağır yükümlülük buydu. Birinci Körfez Savaşı'nda Irak, bu karara dayanılarak İncirlik Üssü'nden havalanan Amerikan uçakları tarafından bombalandı. Görüldüğü gibi NATO üsleri, Türkiye'nin üye olmasından bu yana Amerika tarafından özellikle Ortadoğu'ya yönelik saldırılarda kullanılıyor. Bu yönüyle üsler savunma ihtiyacından çok, Türkiye'nin komşuları üzerindeki Amerika'nın tehdit kaynağı durumunda.

YARIN: Yankee go home!


Her işin başı bağımsızlık!

Adnan Özyalçıner Amerika'yla ilk ilişkiler, II. Dünya Savaşı sonrasında başlamıştır. 1946'da çok partili düzene geçildiğinde, tek partili düzenin temsilcisi CHP'nin, seçimlerde yaptığı söylenen birtakım hilelerle, iktidarı elinden bırakmayışı ile bu ilişkiler hızlanır. İktidarın Amerika'yla bu sıkı fıkı ilişkilerine karşı ilk tepkiler, Mehmet Ali Aybar'ın 1947 de üç sayı çıkarabildiği Zincirli Hürriyet adlı gazetesiyle yansısını bulur. 1948 de yeniden çıkarılmaya başlanan Zincirli Hürriyet'te Sabahattin Ali'nin "Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır" yazısı dolayısıyla hakkında dava açılır. İki ay sonra da öldürülür. Oysa ki daha 1946 da Sabahattin Ali/Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mi Uykusuz'la birlikte CHP iktidarına karşı çıkardıkları Markopaşa adlı derginin birinci sayısındaki yazısında Amerika'yla olan dostane ilişkilerimizin nelere mal olabileceğinin ilk işaretini vermiştir. Yazının adı: İstiklal. Konusu: Ürdün'ün Birleşmiş Milletlere katılması için Türkiye Cumhuriyeti temsilcisinin Ürdün'ün bağımsız ve özgün bir ülke olduğunu savunmasıyla ilgilidir. Sabahattin Ali'nin temsilciye verdiği cevap çok çarpıcıdır. "Bizim bildiğimize göre müstakil bir memleketin topraklarından bir karış bile askeri maksatlarda kullanılmak için, yani üs olarak, sulh zamanında yabancı bir devletin kara, deniz, hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin eline verilemez." Bunu dedikten sonra şu kuşkusunu da dile getirmekten edemez: "Acaba bu memlekette Ürdün'ünkine benzeyen bir istiklali, soğukkanlılıkla karşılayacak olan kimseler mi türedi. " Sabahattin Ali, ne yazık ki, kuşkusunda haklı çıkacaktır. 1 Mayıs 1947'de Amerikan filosu, İstanbul limanını ziyaret etti. Amaç, halkta, bir tür Amerikan yakınlığı ve hayranlığı yaratmaktır. 2 Mayıs 1942 günlü Vakit gazetesinde gemilerin limana girişi şöyle anlatılmıştır. "Bundan sonra gemiler yavaş yavaş ilerleyerek tam 8'de Cankurtaran Feneri önüne gelmişlerdir. Bu sırada Sarayburnu sahillerini dolduran binlerce İstanbullu dost filoyu selamlayarak seyretmekte idi." I. Dünya Savaşı'nın işgali günlerindeki gibi Dolmabahçe önlerine demirleyen filo, halkın ziyaretine açılır. "Naim Tirali 25 Kuruşa Amerika" adlı öyküsünde bu ziyareti, Amerikan hayranlığı ile alay ederek anlatmıştır. Bu sırada, dergilerde, 1940 kuşağı şairlerinin savaş karşıtı şiirleri yayınlanmıştır. Demokrat Parti'nin 14 Mayıs 1950'de iktidarı tek başına ele geçirmesiyle Amerika'yla olan ilişkiler büsbütün güç kazandı. Bu iktidarın ilk işi, Kore'ye asker göndermek olmuştur. Gidenlerin birçoğu ölmüş, bir kısmı da yarım insan olarak geri dönmüştür. O dönemin gazetelerinden Vakit'in 4 Ocak 1951 günlü sayısında Kore'deki askerlik ballandırılarak anlatılmaktadır: "Kore'deki Birleşmiş Milletler ordularına, bu arada Türk Tugayı mensuplarına, birçoğumuzun adını bile duymadığı envai türlü yiyecek verildiğini biliyoruz. Ancak zengin sınıfın, yüksek sosyetenin mönülerinde bulunan tatlılar, yemekler... Neredeyse kuş sütüyle beslenecekler!" Oysaki kazın ayağı öyle değildir. Fazıl Hüsnü Dağlarca "Ulan" isimli şiirinde gerçeği ortaya sermiştir: "Ulan Kore dedin kuşanıp koştuk hemen/Kişilerin yeryüzünce özgürlüğü uğruna!/Anayurt korur gibi koruduk seni/binlerce can taş olduk, toprak olduk oralarda." Uğruna can verilen ne Kore'dir, ne de yeryüzü özgürlüğüdür. Yapılanlar düpedüz Amerikan emperyalizmine hizmettir. Silah tüccarlarına daha çok para kazandırmak içindir. Dağlarca, Kıbrıs olayları dolayısıyla, madalyalarını Birleşmiş Milletlere geri veren Kore gazilerine yazdığı bu şiirinde: "Al alçakların göğsüne dik/Ulan sana inandıksa suç mu ettik" diyerek Birleşmiş Milletlere, gazilerin ağzından aldatıldıklarını söylüyor. Ola ki silah tüccarları sözüyle Amerika'yı hatırlatıyordur. 1952'ler Atlantik Paktı'na girişimizle başladı. İkili antlaşmalar, askeri paktlar, Türkiye topraklarında Amerikan üslerinin kurulmasına neden oldu. Amerikan askerleri elini kolunu sallayarak gezebiliyordu artık aramızda. Konuk olarak geçici bir dönem için değil de temelli olarak yerleşmişlerdi topraklarımıza. Sözüm ona ortak olarak işletilen üslerde Türk askeri ya da çalışanları belli bir sınırdan öteye sokulmuyor, bizi kendi işlemlerine karıştırmıyorlardı.. Onlarsa bizim her işimize karışıyorlardı. 1960 Askeri dönüşümü de, Nato'ya Cento'ya olan bağlılığımızı değiştiremedi. Amerikalılar, yerli yerinde kaldılar, üslerini daha çok sahiplendiler. Aramızda daha çok, daha sık görülmeye başladılar. İstanbul'da, Karamürsel'de, İzmir'de Adana'da, Diyarbakır'da. Her yerde. Yurdumuzda kendi ülkelerindeymiş gibi hareket eder oldular. İkili antlaşmalar bizi bağımsızlığımızdan etmişti. Bu durum, toplumda öfke yarattı. Amerikan hayranlığı yerini Amerikan karşıtlığına bıraktı. 1968'lerde başlayan antiemperyalist savaşım, olayların yanı sıra, edebiyata da yoğun olarak yansıdı. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "İkili Anlaşma Anıtı" şiir, antiemperyalist savaşımın edebiyata yansıyan en güzel örneklerindendir: "Ölünün göğsüne ya da/Cumhurbaşkanına senatörler/ Başbakana, bakanlara/Saylavlara-Mehmetçik, al hele süpürgelerini haydi ellerine sen/Amerikalı silah arkadaşların istediler/ Çorlu hava alanına güneş doğar doğmaz/Gir içeri pakla yüznumaraları birer birer/ İkili anlaşma bu/Sağlık temizliğini biz yapacağız, vay babu. Utanmadan, yürü kutsal askerlik görevine/Yel başın, karlı atalırıncadik./Sarı pisliği küreyen sen değilsin yöneticilerindir,/Al hela süpürgesini kocaman ellerine, Mehmetçik. İkili anlaşma yoklasın/ Ova bayır, dağ taş sürer yasın. Ellerin ki hu göğün üzre, selam vermiştir alın üzre,/Ellerin ki tutmuştur ak ekmeği,/Ellerin ki dualarala ağarmış/ Ellerin ki bilir tetik çekmeği.

İkili anlaşma ergeç burda./Boğulacaksın burda, bu çukurda." Boğulmadı, boğulamadı. Bugün biçim değiştirmş olarak sürüyor. Emperyalist sermayenin, şirketlerin ortaklıklarıyla, savaş kışkırtıcılığıyla, özelleştirmelerle. Görünürde yok ama içimize işlemiş, için için sömürüyor. Bu yüzden olmalı, eskisi gibi halkın öfkesini çekmiyor. Kimi askeri üslerin kapanması, kimilerindeki askeri güç azalmaları, sözüm ona Türk ordusunun yönetimine devredilmeleri,halkı yanıltıyor olmalı. Oysaki Eurogold hem topraklarımıza el koyarak, hem ekonomik açıdan doğaya ve halka zarar verme pahasına emperyalist saldırıyı gündemde tutuyor. İncirlik üssü savaş kışkırtıcılığıyla gündemden hiç düşmüyor. Buna karşın Amerikan emperyalizminin ekonomimizi sinsice ele geçirişi halk tarafından görülmediği, dikkati çekmediği için edebiyat eserlerinde birebir yansısını bulmuyor, bulamıyor. Bana göre, her türlü eşitsizliğe, sömürüye, bir edebiyat, antiemperyalist bir tavrı da gözler önüne sermekte gecikmeyecektir. Yeter ki uluslararası kapitalizmin işçi sınıfını nasıl sömürüp ezdiğini ortaya koyabilsin. Yazımı bitirirken Cevriye Aydının 18 Şubat 1998 günlü Emek gazetesinde yayınlanan yazısında Bergamalı bir köylünün dedikleri dikkatimi çekti: Dün bu zeytin ağacının altından işgalcilere kurşun atmıştım. Şimdi zeytinin etrafı tel örgülerle kuşatılmış. Emperyalist gücün toprağa silahla el koymasıyla, para karşılığı el koymasını hiçbir farkının olmadığını söylüyor. Köylüye cevabı Markopaşa'nın 10 Şubat 1947 tarihli sayısındaki "Ne istiyoruz" adlı yazısıyla Sabahattin Ali şöyle veriyor: "Biz iletiyoruz ki şu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız şunun bunun kölece peşinden gitmek değil, bu milletin selametini en iyi sağlayacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin." Yani her işin başı bağımsızlık olsun!

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


'Herkese eşit ve ücretsiz sosyal hizmet' "Küreselleşme, sosyal adalet ve sosyal hizmetler" konularının tartışıldığı, 6'ncı Ulusal Sosyal Hizmetler Konferansı sonuç bildirisinin açıklanmasıyla sona erdi. Sonuç bildirgesinde, sosyal hizmetlerin temel bir insan hakkı olduğu ve tüm toplum kesimleri için eşit ve ücretsiz olması gerekliliği vurgulanırken, savaşa ve küreselleşmeye karşı durmak için ulusal ve küresel platformlarda yer alınacağı ifade edildi.

Sosyal hizmetler ücretsiz sunulmalı Konferansın son günü Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Başkanı Hürriyet Uğuroğlu, tarafından açıklanan sonuç bildirgesinde, küreselleşmenin sosyal harcamalara ayrılan payı azalttığından sosyal hizmetleri doğrudan olumsuz olarak etkilediği belirtilerek, sosyal hizmet, sağlık, eğitim, adalet ve sosyal güvenlik hizmetlerinin herkese ücretsiz sunulması gerektiğinin altı çizildi. Konferansın küreselleşmenin anlaşılması ve buna karşı durma stratejilerinin ortaya çıkarılması konusunda ortak bir çözüm arayışı çerçevesinde diğer disiplinlerle birlikte "ekip çalışmasının" öneminin bilincinde olarak, bu tür ulusal ve küresel platformlarda yer alma ve her tür desteği verme kararlılığının ifade edildiği bildirgede; konferansın insanlığın ortak geleceğine sahip çıkmanın bilinci ve sorumluluğu gereği sosyal ve siyasal her türlü aksiyona katılacağı kaydedildi. Küresel politikalara karşı küresel işbirliğinin kabul edildiği ifade edilen açıklamada, konferansın alternatifsizlik, tükenmişlik, yabancılaştırma, küreselleşme politikalarının sonucu olduğu belirtilerek küresel alternatif yaratmada profesyonellerin çabalarını en üst düzeyde birleştirmelerini desteklediği açıklandı. Bildirgede küreselleşmeyi kavrama açısından toplumu bilgilendirme, farkındalık yaratma konusunda sosyal hizmet mesleğinin bilinç yükseltici işlevinin kaçınılmaz olduğu vurgulandı.

Cezaevleri kâr kaynağı oldu Bu arada konferansta, "Yoksulluğun yönetimi ve ceza sistemi" konulu sunum yaparak, Türkiye'de de hayata geçirilmek istenen ABD ceza sistemini değerlendiren sosyal hizmet uzmanı Yıldız Çakmak, mahkûmların çalıştırıldığı bu ceza sistemiyle cezaevlerinde kölelik statüsünün başladığını ve cezaevlerinin özelleştirilerek kârlı şirketler haline getirildiğini söyledi. Devletin küreselleşmeyle birlikte sosyal rollerinden arınmaya çalıştığını ifade eden Çakmak, devletin kendine "bekçilik" rolü verdiğini, yoksulluğun egemenler tarafından bir güvenlik sorunu olarak algılandığını ve ceza sisteminin yoksulluğu kontrol altına alabilmek için ağırlaştırıldığını dile getirdi. Bu konuda ilk değişimin ABD'de yaşandığını bildiren Çakmak, ilk olarak ceza yasalarının ağırlaştırıldığını, daha sonra "suçun önlenmesi", "suçla mücadele" gibi kavramlar kullanılarak şartlı tahliye ve iyi hal gibi uygulamaların kaldırıldığını söyledi. Cezaevlerinin parmaklıklı atölyelere dönüştürüldüğünü ve mahkûmların en az 7 saat performans kriterlerine uygun çalışmak zorunda bırakıldığını söyleyen Çakmak, mahkûmların bu koşullara uymadıkları takdirde cezalandırıldıklarını, bazı haklarının engellendiğini hatta bazı eyaletlerde çalışmadıkları günlerin çektikleri cezadan sayılmadığını kaydetti. Ücret ödenmediği ya da çok az ödendiği için mahkûm emeğinin sermaye açısından önemli bir yere geldiğini bildiren Çakmak, Microsoft, Nike, IBM gibi birçok uluslararası şirketin mahkûm emeğini kullandığına dikkat çekti. Ücret ödendiği durumlarda ise saatine 23 sent-1.5 dolar arasında bir ücret verildiğini kaydeden Çakmak, Nike'ın 1 gün boyunca çalışma karşılığında yalnızca 1 dolar ödediğini söyledi. Çakmak bu yolla hem yoksulluğun kontrolünün ve sistemin güvenliğinin sağlandığını hem de mahkûm emeğinden elde edilen kârlarla krizden çıkışın kolaylaştırıldığının altını çizdi.

İdamın yerine açlık Sosyal hizmet uzmanı Neşe Şahin ise insan hakları ve sosyal hizmet ilişkisini incelediği sunumunda insan hakları alanında kabul gören anlayışın liberal anlayış olduğuna dikkat çekti. Şahin yoksulluğun en önemli insan hakkı ihlallerinden biri ve insan hakkı ihlallerinin kaynağı olduğunu söyledi. Bundan sonrası için idamın her yerde kaldırılabileceğini ancak insanların açlıktan öleceklerini kaydeden Şahin, "Sosyal hizmetlerin gelişmediği bir ortamda insan hakları yoktur" diye konuştu.

ÖNCEKİ HABER

Çatışma değil çözüm!

SONRAKİ HABER

Köprüde otomobilini yakan bir kişi daha sonra intihar etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa