"BİR SAVAŞ ÖRGÜTÜ: NATO -3

"BİR SAVAŞ ÖRGÜTÜ: NATO -3

NATO, kurulduğundan beri kendini "dünya güvenliğinden sorumlu tek kurum" olarak tanımlıyor. Oysa tarihi, tam tersini kanıtlıyor. Güvenlik adına düzenlenen operasyonların hemen hepsi, Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarları çerçevesinde

NATO, kurulduğundan beri kendini "dünya güvenliğinden sorumlu tek kurum" olarak tanımlıyor. Oysa tarihi, tam tersini kanıtlıyor. Güvenlik adına düzenlenen operasyonların hemen hepsi, Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarları çerçevesinde


Kimin güvenliği? NATO kurulduğundan beri kendini "dünya güvenliğinden sorumlu tek kurum" olarak tanımlıyor. Oysa tarihi, tam tersini kanıtlıyor. Güvenlik adına düzenlenen operasyonların hemen hepsi, ABD emperyalizminin stratejik çıkarları çerçevesinde gerçekleşti. NATO'nun askeri operasyonları "Soğuk Savaş" yıllarında örtülü olarak yapılıyordu. Bu dönem boyunca ABD ve müttefikleri; Asya, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu'da "komünizm tehlikesi"ni bahane göstererek iç savaşlar çıkardılar, askeri darbeler örgütlediler. NATO'nun bizzat devreye girdiği ilk savaşın Varşova Paktı'nın çöküşü, yani "resmi tehdit"in sona ermesinden sonra çıkarılması ilginçtir.

İlk saldırı Yugoslavya'ya NATO, ilk askeri saldırısını ise 1995'te, Bosnalı Sırplara karşı gerçekleştirdi. Düzenlenen ağır hava bombardımanlarının ardından, "ateşkese gözkulak olmak" üzere Bosna topraklarına binlerce NATO askeri konuşlandırıldı. Bugün bölgede sözde "barış" sağlanmış bulunuyor, ama NATO kuvvetleri halen o topraklarda ve gidecek gibi de görünmüyorlar. Bosna saldırısı, ABD'nin, Yugoslavya'yı parçalayarak bu ülkedeki Rus nüfuzunu sona erdirmek için düzenlenen sistematik kampanyanın en önemli halkalarından biriydi. Dört yıl sonra, aynı senaryo Kosova'da tekrarlandı ve binlerce sivilin can verdiği hava saldırılarından sonra, Kosova Batılı devletlerin işgali altına alındı. Bugün Kosova, bir tür "Amerikan mandası" altında, statüsü belli olmayan bir toprak parçası. Kosova'nın işgal edilmesinden iki yıl sonra, 2001'de, Amerikan uşağı UCK (Kosova Kurtuluş Ordusu) milislerinin provokasyonları sonuç verdi ve NATO, Makedonya'ya el attı. Resmi olarak "bir ay süreyle" Makedonya topraklarına konuşlanan NATO kuvvetleri, aradan üç yıl geçmesine rağmen halen oradalar. Gözlemciler, Kosova ve Makedonya'da etnik çatışmaların her an yeniden alevlenebileceğine, hatta Makedonya'nın parçalanabileceğine dikkat çekiyorlar. 2001'de Sırbistan'da Miloseviç hükümetini komployla deviren ve yerine kendi yandaşlarını geçiren ABD, Avrupa'daki en büyük askeri üssünü de Kosova'da kurdu. Binlerce askerin konuşlandırıldığı bu üs, Balkanlar ve Orta-Doğu Avrupa'nın askeri denetim altına alınmasında önemli bir rol üstleniyor. Yugoslavya dışında Bulgaristan ve Yunanistan gibi bölge ülkelerinde de etnik sorunlar bulunması, bu ülkeleri Amerikan askeri varlığı karşısında çaresiz bırakıyor ve "Washington'un dediğini yapmaya" zorluyor. 1990'ların sonunda yayınlanan bir CIA raporunda, böylesi bir ortamın "Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Türkiye gibi ülkeleri de girdabına çekebilecek bir Balkan Savaşı ile sonuçlanabileceği" tahmininde bulunuluyordu.

Ayaklanmayı bastırdı NATO ve ABD kuvvetleri, Ocak 1997'de Arnavutluk'ta, Amerikan yanlısı hükümete karşı patlak veren halk ayaklanmasının bastırılmasında da önemli rol oynadılar. Ayaklanmanın ardından ülkeye gönderilen binlerce asker, halkı silahsızlandırıp etkisiz hale getirerek, Amerikancı iktidarın devamını sağladı. Balkanlar'ın ABD açısından taşıdığı öneme farklı bir açıdan da bakılabilir. 2000 yılında, NATO Komutanı General Michael Jackson, Kosova işgali ile ilgili olarak şunları söylüyordu: "Burada uzun süre kalacağız, çünkü Makedonya'dan geçen enerji koridorlarının güvenliğini sağlamamız gerek." Bu bölgede iki enerji koridoru bulunuyor. Bunlardan ilki Avrupa'nın projesi: Kafkaslar, Balkanlar ve Batı Avrupa'yı birbirine bağlayan petrol ve doğalgaz hatları. İkinci proje ise ABD'nin: Bulgaristan-Makedonya-Arnavutluk ve Adriyatik rotasını kapsıyor. Birbirlerine rakip olan bu projeler, eski Yugoslavya topraklarında süren emperyalist dalaşın da merkezinde yer alıyor.

Sebep boru hatları İngiliz gazetesi The Guardian, 15 Şubat 2001'de şunları yazıyordu: "Trans-Balkan boru hattı projesi hakkında pek az haber yapılıyor. Bu hat, Karadeniz'in Burgaz limanından başlayacak; Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk'tan geçerek, Vlore ile Adriyatik'e bağlanacak. Bu rota, Batı için, Orta Asya'da çıkarılan petrol ve gazın temel rotası. Günde 750 bin varil böyle nakledilecek. ABD Ticaret ve Kalkınma Ajansı'na göre bu proje zorunlu, çünkü 'Amerikan rafinerilerine istikrarlı bir ham petrol kaynağı sağlayacak', 'Amerikan şirketlerine, hayati doğu-batı koridorunu geliştirmede kilit bir rol verecek' ve 'ABD hükümetinin bölgedeki özelleştirme isteğini ilerletecek'." Daha 1998'de, dönemin ABD Enerji Bakanı Bill Richardson şöyle diyordu: "[Kosova], ABD'nin enerji güvenliğiyle ilgilidir. Bu yeni bağımsız ülkelerin, başka bir yol tutmalarındansa, Batı'nın ticari ve siyasi çıkarlarına bağımlı kalmasını tercih ederiz. Hazar'da önemli bir siyasi yatırım yaptık ve hem boru hattı haritasının, hem de siyasetin istediğimiz gibi çıkması çok önemli." Bu sözlerden sonra NATO'nun kimin güvenliğini sağladığına dair tek bir söze gerek yok.

YARIN: En büyük tehdit NATO üsleri


SİLAH TEKELLERİNİ NATO BESLİYOR NATO, Amerikan silah tekelleri için hayati bir kâr kapısı. Kuruluşundan bu yana geçen onyıllar içinde, ABD'nin zorlamasıyla, NATO üyesi devletler askeri harcamalarını sürekli artırdılar ve onmilyarlarca dolarlık silah satın aldılar. Bu silahların belli standartlara uyması gerekliydi ve ne tesadüftür, o standart hep Amerikan silahlarında vardı! Amerikan silah tekellerinin en değerli "müttefiki", bu anlamda Türk ordusu olageldi. Türkiye, milli gelirinin yüzde 4.4'ünü "savunma harcamalarına" aktaran bir ülke olarak, bu alanda NATO içinde birinci sırada. Amerikan hükümeti, bugünlerde NATO üyelerini "silahlanmaya daha fazla para ayırmaya" zorluyor. Yetkililer sık sık, hem Batı Avrupa, hem de yeni üyelerde silahlanma harcamalarının "çok düşük" olduğundan yakınıyorlar. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye bir yandan binbir ekonomik sorunla boğuşurken, diğer yandan milyarlarca doları Amerikan silahlarına aktarıyor.


NÜKLEER SİLAH KULLANMA HAKKI
  • NATO'nun resmi askeri doktrini, "nükleer silah kullanma hakkı" içermektedir. Oysa 1996 yılında BM'ye bağlı Dünya Mahkemesi, bu "hakkın" yasadışı olduğunu ilan etmiştir. Nükleer silah kullanımı, insan hakları beyannamesine de aykırıdır. NATO orduları ayrıca, eski Yugoslavya topraklarında DU (seyreltilmiş uranyum) içeren mermiler kullanmıştır. Bu radyoaktif silahlar, çevre ve insan sağlığına yüzyıllarca sürecek kalıcı hasar vermekte, kanser oranlarında ciddi artışa yol açmaktadırlar.
  • Üçü de NATO üyesi olan ABD, İngiltere ve Fransa, bugün 9000'den fazla nükleer savaş başlığına sahiptir. Bu da, dünyadaki nükleer silahların yüzde 60'ını oluşturuyor. NATO'nun kullanımına tahsis edilen 60 ila 200 civarındaki nükleer silah ise, Batı Avrupa'daki hava üslerinde tutulmaktadır.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü, 1996 yılında, dünyadaki toplam askeri malzemenin yüzde 80'inin NATO üyeleri tarafından üretildiğini kanıtlamıştır. Dünyanın en büyük silah üreticisi 10 devleti arasında altı NATO üyesi bulunmaktadır: ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Kanada, ABD, İngiltere ve Fransa, tek başlarına, dünyadaki silah üretiminin üçte ikisini gerçekleştirmektedir.
  • NATO kuvvetleri, Yugoslavya üzerinde 35 bin sorti gerçekleştirerek, 80 bin ton patlayıcı içeren 20 bin bomba attılar. Bombardımanda binlerce sivil ölürken; okullar, hastaneler, çiftlikler, köprüler, karayolları ve demiryolları, televizyon istasyonları, tarihi eserler, müzeler, fabrikalar, rafineriler ve fabrikalar tahrip edildi.
  • NATO üyeleri; silahlı kuvvetler ve istihbarat alanında pek çok ulusal yetkiyi, NATO aracılığıyla ABD'ye devretmektedirler. Bu, ulusal bağımsızlık ilkesine aykırıdır.


    AVRUPA ÜZERİNDEKİ DEMOKLES KILICI NATO'nun açıkça ifade edilmeyen bir görevi de, Avrupa kıtasında Amerikan hakimiyetini sağlamaktı. İngiliz emperyalizminin, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD'ye "gönüllü biat etmesi"nin ardından, geriye üç rakip kaldı. Bu rakiplerden biri Sovyet Rusya, yani "düşman", Fransa ve Almanya ise "müttefik" pozisyonundaydı. ABD'nin NATO eliyle izlediği politika, bu nedenle, "Almanya'yı aşağıda, Rusya'yı dışarıda tutmak" olarak özetlenir. 2. Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılan Almanya'nın, çökertilmiş bir devlet olarak bu baskıya karşı çıkması düşünülemezdi. Nitekim, ABD'nin Almanya üzerindeki etkisi, bugün bile kısmen devam etmektedir. Ama Fransa, savaşın galipleri arasında yer almasına rağmen "aşağıda" tutulmayı kabullenemedi. 1966 yılında, De Gaulle yönetiminde, Amerikan hakimiyetini gerekçe göstererek, NATO'nun askeri yapısından çıktı ve kendi nükleer gücünü oluşturmaya yöneldi. Fransa, NATO'nun askeri yapısına ancak 1993'te tekrar girdi. ABD, Avrupalı rakiplerinin NATO'ya ihtiyaç duymayacak bir askeri güce kavuşmasını istemediği için, İngiltere'yi de kullanarak "Avrupa Ordusu" projesini sürekli baltalıyor. NATO'nun Orta ve Doğu Avrupa'ya doğru genişleyerek yeni üyeler kazanmasında da, aynı politikanın izlerini bulmak mümkün, Irak'ın işgal edilmesi öncesinde Amerikan yönetimi, Avrupa'yı "eski" ve "yeni" olarak ikiye ayırmıştı. "Eski Avrupa" olarak adlandırılan Fransa, Belçika ve Almanya'ya adeta kin güdülürken, "Yeni Avrupa" olarak görülen Orta ve Doğu Avrupa devletleri Amerikan kanatları altına alınıyordu. Önce 1999'da; Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti NATO'ya girdi. 2004'te bunları Litvanya, Letonya, Estonya, Romanya, Bulgaristan, Slovakya ve Slovenya izledi. Önümüzdeki yıllarda; Hırvatistan, Arnavutluk ve Makedonya'nın da "kulübe" girmesi söz konusu.

    www.evrensel.net
  • 0 yorum yapılmış

      Yorum yapın

      Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.