Komik oyun oynuyorduk
   ama ağlıyorduk

Erdal Ceviz: Kürtçe bir oyunu oynadigimiz zaman herhangi bir oyunu oynamak gibi degil, başka duygularla sahneye çikiyorduk. Oyun oynarken hep beraber agliyorduk. Komik oyun oynuyorduk ama agliyorduk. Bu kolay tanimlanabilir bir duygu degil.

Seyr-î Mesel Sanat Atölyesi, çeşitli sikintilar yaşamiş Kürtçe tiyatronun üretildigi ve sergilendigi mekanlardan biri. Atölye; sanat ve edebiyatla ugraşan gençler tarafindan kurulmuş. Sayilari giderek 20'yi aşmiş. Kuruluşundan bu yana Kürtçe ve Türkçe olmak üzere pek çok oyun sergileyen Seyr-î Mesel son olarak "Masal Geceleri" kapsamında Heyfa Birê (Kardeş İntikamı) adlı Elbistan yöresine ait masalı sahneyle buluşturdu. Demokratik Türkiye Girişimi'nin desteğiyle "Masalların Düğünü" adlı etkinliklerle de izleyicilerle buluşan Seyr-î Mesel, şimdilerde ise Anadolu turunda. Yönetmen Erdal Ceviz ve atölye sorumlularından A. Rahman Çelik, Seyr-î Mesel'in amaçları ve Kürtçe sanat konusundaki sorularımızı yanıtladı. - Seyr-î Mesel nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? A. Rahman Çelik: Seyr-î Mesel Sanat Atölyesi'ni 2002 yılının Kasım ayında, ağırlıklı olarak tiyatro ve edebiyatla uğraşmış arkadaşlarımızla bir araya gelerek kurduk. Yani, tiyatro yapıyorsunuz, sanatla uğraşıyorsunuz fakat bunları üretebilmek için bir mekanınız yok. Kendi kültürel ve sanatsal birikimlerimizi işleyebilmek için bir mekana ihtiyaç duyduk. Aslında Seyr-î Mesel bir platform olarak ortaya çıktı. Bu, tamamlanmış bir süreç değil. Biz bu platform için bir başlangıç yaptık ve giderek gelişeceğine inanıyoruz. Sanatçı üretebilmek için kendisini kuşatan bağlardan arınma ihtiyacı hisseder ve buna paralel olarak kendisi ve çevresiyle bir sorgulamaya girişir. Seyr-î Mesel oluşumuna gelmeden önce bizim için böylesi bir ihtiyaç doğdu. Kürtçe sanat üretimini gerçekleştirebilmek için toplumsal dinamiklerini yakalayabilme ve bu temelde var olma ihtiyacı... Erdal Ceviz: Bu ülkede sanatın kendini ifade etme biçimleri genel olarak bir ihtiyaçtır. Ve bunu var etme süreci sınırsız bir süreçtir. Özellikle Kürt kültüründe sanatın durumu biraz böyle. Tamamen politik bir tavır içersinde var. Çünkü özgürlük alanları çok kısıtlı. Bu özgürlük mücadelesi anlamına geliyor. Ama sanat kendine özgü yanları taşımak zorunda. Dolayısıyla çok farklı mekanlara, biçimlere ve düşüncelere ihtiyaç duyuyor. Ama bizim üretimimiz öncelikle kendimizin ihtiyaç duyduğu bir şey... Farklı birikim ve fikirlerimiz olabilir ama sonuçta o bir yerde var olmak zorunda. Biz böyle bir atölye açmayıp ta daha farklı bir yerde, daha güçlü olanaklara sahip bir yerde olmuş olsaydık ürettiğimiz şeyler çok daha farklı olabilirdi. Ama bu bizim yaratmak istediğimiz şeyleri karşılamazdı. İçindeki o özgürlük düşüncesi ve arayışı çok önemli. Oynamak istediğiniz oyunun içinde bir zemin yaratmak zorundasınız. Bunun için çalışma ortamı ve ona gerekli sanatçıları yetiştirmek, seyircilerini yaratmak zorundasınız. - Bu değerlendirmeniz Kürtçe sanat için mi? Erdal Ceviz: Bu çok genel bir sorundur, sadece Kürtlerle ilgili değildir. Kürtlerin bir sanata ihtiyacı var meselesi değildir bu. Bence bu, ihtiyacın tam tersi. Ülkede Kürt kültürüyle sanatıyla bir birikim var. Kürt kültürünü yok sayarak bu ülkenin değerlerini tanımlayamayız. Özgürlük meselesi sadece Kürtlerle sınırlı bir mesele değildir, bu ülkenin özgürlük düzeyiyle ilgili bir meseledir. Yoksa bizim kendi dilimizle kültürümüzle sanatsal faaliyetlerde bulunma meselemiz değildir. Türkiye'deki sanat ortamının problemleri var ve bunun tabi ki temelleri var. Bunlardan bir tanesi, Kürt kültürü ve diliyle ilgilidir. - Mekansal bir ihtiyaç mı, sanatı farklı biçimlerde yorumlama ihtiyacı mı? Buradaki çalışmanızı nasıl tanımlıyorsunuz? E. Ceviz: Buradaki çalışmalarımız tamamen sanatsal çalışmalarımızın varolabilmesi adına oluşturulmuş. Daha önce böyle bir ortam olmadı. Siz hep farklı zeminleri kullanıyorsunuz, o zemin içersinde bir ifadeye kavuşuyorsunuz. Yani bir etkinlik oluyor; Bunun içersinde müzikten, folklordan, politik konuşmalardan geriye kalan 10-15 dakikada tiyatro yapıyorsunuz. Dolayısıyla tiyatro için oluşturulmamış bir yerde siz tiyatroyu var etmeye ve bir kimlik oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bu da gerekli ama tiyatro kendisini oralarda var edemez. Düşünün, sadece düğün salonu var ve oyun oynuyorsunuz. Bu zemin üzerinde sanatsal atılımlar yapmak çok mümkün olmuyor. Tabi ki çok ciddi amatör çalışmalar yapılmıştır geçmişte. Ama bunlar 10 yıl içersinde tükenmiştir. Gelecekte kadro olacak bir çok oyuncu başka meslek dallarına kaymak zorunda kalmıştır. Burada ise bu işi profesyonel anlamda üretme olanağına sahibiz. Türkiye'de alternatif sanattan söz edeceksek o zaman bu zeminleri zorlamak zorundayız. - Geçmiş çalışmalarınızdan söz ettiniz. Biraz daha açar mısınız? Bir araya gelmek nasıl oldu? A.Rahman Çelik: Tekrar Seyr-î Mesele nereden geldik diye bir bakarsak; sonuçta bu ülkenin gerçeği de var... Popüler kültürdür, sanatın tek elden yürütülmesidir...Ekonomik ve siyasal olarak sanatın buralardan yürütülmesi ve bunların baskısı var...Şimdi Seyri Mesel'le geldiğimiz nokta; belki bu durumu kendi cephemizden özgürleştirmektir. Sanatın kendi dinamikleri üzerinde gelişmesi demiştik, buna tekrar vurgu yapmak istiyorum. Özellikle Kürt sanatı ve sanatçısı açısından. Temelde var olan bir özgürlük duygusu ve bunun üzerinizde yarattığı sonuçlar...Sanat mutlaka duyguyla yaratılır. Sanatçı duygularını sanatı aracılığıyla sunar ve üzerinizde etkide bulunur. Sanatın sürekliliğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Çünkü sanat bir biriktirme işidir ve sanatçı bunu kesintiye uğratırsa her defasında bıraktığı noktanın biraz gerisinden devam etmek zorunda kalır. - Kürtçe tiyatro, seyircisiyle buluşma sıkıntıları yaşıyordu. Dolayısıyla bir tiyatro kültürünün oluşmadığından söz edilirdi. Ne dersiniz, Kürtler tiyatroya alıştı mı, sevdi mi? E. Ceviz: Şimdi, 'Kürtçe oyunlar şu ana kadar sergilenmedi ve izleyici açisindan böyle bir kültür oluşmadi' tespitini yapıp ondan sonra oyun sergilendiğinde insanların akın akın gelmesini beklemek yanlış olur. Kürt potansiyeline baktığımız zaman bu insanlar bir şekilde yıllardır sanatın içerisinde. Emek sarf etmiş bedelini ödemiş, hatta yaptıkları, siyasi bir eyleme tekabül etmiştir. Kürtçe bir oyunu oynadığımız zaman herhangi bir oyunu oynamak gibi değil, başka duygularla sahneye çıkıyorduk. Oyun oynarken hep beraber ağlıyorduk. Komik oyun oynuyorduk ama ağlıyorduk. Bu kolay tanımlanabilir bir duygu değil. Bunlar kültürümüzde olmamış yani kurumsal bir ifadeye kavuşmamış. Tiyatro oynanmış ama nerelerde oynanmış. Halkevlerinde, düğünlerde yada bayramlarda oynanan seyirlik oyunlar var...Şimdi, bu bir yere kadardır, bir yerden sonra halk kendi kurumsallaşmasını yaratmak zorundadır. Bu bir yere, bir tabela asarak olmaz. Seyirciyi yaratmak, onu örgütlemek zorundasınız. Kendi oyunlarınızı onlarla paylaşıp, tartışacaksınız. Kürtler oyunları seviyor, izliyorlar. Ki defalarca biletlerimizi alıp ta oyunumuzu göremedikleri oldu. Oyunlarımız yasaklandı. Bazı yerlerde henüz oyunlarımızı izleme olanağına kavuşmuş değiller. Bu çok yönlü bir mesele; tiyatronuz olacak, oyuncularınız olacak ve tamamen tiyatro için örgütlenmiş yapılarınız olacak. - A.Rahman, siz bir anlamda sanat danışmanlığı yapıyorsunuz burada. Oyun seçimini neye göre belirliyorsunuz? Yeni oyunlarınızda neler var? A.Rahman Çelik: Oyunlarımız daha çok sahnedeki doğaçlamalardan ve geçmişten gelen birikimlerimizden hareketle oluşuyor. Mesela Qal û Qir böyle bir oyundur. Yine "Tebeşir Dairesi" adlı oyunumuz çocuklara yönelik bir oyun olarak düşünüldü. Hiçbir olguyu gözardı etmiyoruz. Masa başında oturup 'ha şu oyunu oynayalim' demiyoruz. İçinde bulunduğunuz atmosferde önemli. Küçük parçaları bir araya getirerek sahne üzerinde sergilenebilir bir oyuna dönüştürebiliyoruz. Mesela köy seyirlik oyunu Qal û Qir. Bir çok yerde parçalarını bulabileceğiniz, köylerde oynanan oyunlar bir araya getirilerek iki perdelik bir oyun olarak yorumlandı. Oyun kent ile köy arasında sıkışmışlığın doğurduğu kendi değerlerine yabancılaşma olgusunu irdeliyor. İzleyicisini, unuttuğu ve artık kendisine yabancılaştığı kültür değerleriyle yüzleştirirken, aynı zamanda hicivleriyle güldürüp eğlendiriyor. Yine Kemero Bask (Geyiklerin Ahı) bir Dersim halk efsanesinden uyarlandı. Bu oyun sokak oyunu ve dans tiyatrosu şeklinde hazırlandı ve Munzur Festivali'nde oynandı. Gelecek sezon için gösterime hazır bir oyunumuz da var. Popülarite, şan, şöhret, entrika gibi konular var, televole kültürünün toplum üzerinde bıraktığı etkiler ve yarattığı dünyanın bireyin dünyası ile iç içe geçişini irdeliyor.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


"BİR SAVAŞ ÖRGÜTÜ: NATO -2 Taylan Bilgiç / Nazife Dursun / Bahadır Özgür Türkiye'nin NATO'ya üye olması, emperyalizme tam bağımlılığa adım atılmasının da miladıdır aslında. Zira, Türkiye'nin önüne üyelik şarti olarak konulan ilk görev, kendisinden kilometrelerce uzakliktaki Kuzey Kore ile savaşmasidir. Dönemin hükümeti Demokrat Parti, Amerika ile ilişkileri geliştirmek adina Kore Savaşi'nı bir fırsat olarak görür 5 Temmuz 1945'te karar alınır. 3 Ağustos 1950'de Kore'ye gönderilir. Adnan Menderes, Sovyet tehditine karşi NATO'ya üye olmanın gerektiği propagandasını yapar, Amerika'nın Türkiye'ye sağlayacağı mali yardımlar ile de ülkenin kalkınacağını iddia eder. Kore Savaşı'ndan düşecek ganimeti kastederek, "Türkiye'yi küçük Amerika yapacağız" der. Oysa bu savaşin bedeli hiçbir zaman sadece ölen askerlerle sinirli kalmadi. ABD, NATO araciligiyla Türkiye topaklarina yerleşme firsatini buldu. Birbiri ardina gelen askeri anlaşmalar, kurulan üsler, silah depolari Türkiye'yi emperyalizmin bir ileri karakolu ve saldırı üssü haline getirdi. O günden beri de Amerika Türkiye'den hep aynı görevi bekledi: Köprü vazifesi! Hükümetler Kore Savaşı'nı hâlâ bir "kahramanlık destanı" olarak anıyorlar, Amerika ile kurulan "dostluğun" sarsılmaz temeli olarak görüyorlar. Emperyalistlerin aynı duyguları paylaştığını söylemek ise mümkün değil. Batılı ülkeler bu savaşı, "bilinmeyen savaş" olarak sınıflandırıyor ve çoğunlukla da hatırlamıyorlar bile... İngiltere eski Başbakanı Winston Churchill yıllar sonra şöyle demişti: "Kore önemli değildi. Bu lanet yeri 74 yaşıma kadar hiç duymamıştım. Önemi, Amerika'nın yeniden silahlanmasına neden olmasında yatıyor." Amerika'nın Türkiye'yi nasıl gördüğünü ise o dönemki Dışişleri Bakanı John F. Dulles'in kendi sözlerinden aktaralım: "NATO'ya en ucuz askeri Türkiye sağlıyor. Bir Türk askerinin bize maliyeti 23 cent!" Bu sözlerden tam 30 yıl sonra, 24 Nisan 1983 günü Milliyet gazetesinde Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlayan "karanlıklar prensi" lakaplı, bugün Bush kabinesinde yer alan Rechard Perle'ün söyledikleri ise, Türkiye'yi savaşa koşanlarin ihanetinin bir ibret vesikasi gibi: "Bir tek Amerikan askerini Türkiye'de tutmak bize 90 bin dolara mal oluyor. Oysa bir tek Türk askerinin Türk hükümetine maliyeti 6 bin dolardır!"

YARIN: NATO kimin güvenliğini sağlıyor?


OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE Türkiye'nin Amerika ile ilk askeri anlaşmayi yaptigi 1947 yilinda, ünlü petrol tekelli Standart Oil'in sahibi Nelson A. Rockefeller'ın ABD Başkanı Eisenhower'a yazdığı mektup, Türkiye-ABD ilişkilerinin ne derece "dostane" olduğunun kanıtıydı: "Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlerle devam etmeliyiz...büyük ölçüde politik ve askeri nüfuz garantileyecek genişlikte bir ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız... Yardımda birinci gruba, bizimle dost olan ve bize uzun süre askeri paktlarla bağlanmış ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Çünkü oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş iktisadi yardım-örneğin Türkiye'ye- bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere- Türkiye gibi- doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır..."


Yirmiüç sentlik asker

Türk askerini "Çok masrafsız, günlük masrafı 23 Cent'i aşmiyor" diye öven Dulles'a ne iktidar partisi DP ne de muhalefet partisi CHP tepki gösterdi. Tek tepki, "vatan haini" olarak ilan edilen Nazım Hikmet'ten geldi.

23 Sentlik Asker Mister Dalles, sizden saklamak olmaz, hayat pahalı biraz bizim memlekette. Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti, Ankara da 23 sente, yahut iki kilo kuru soğan, yahut bir kilodan biraz fazla mercimek, elli santim kefen bezi yahut, yahut da bir aylığına yirmi yaşlarında bir tane insan. erkek, ağzı burnu, eli ayağı yerinde, üniforması, otomatiği üzerinde, yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır, belki tavşan gibi korkak, belki toprak gibi akıllı belki gençlik gibi cesur, belki su gibi kurnaz (her kaba uymak meselesi) , belki ömründe ilk defa denizi görecek, belki ava meraklı, belki sevdalıdır. Yahut da aynı hesapla Mister Dalles (tanesi 23 sentten yani) satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına, seksen beş onda altısını yahut bir çift iskarpin parasına. Yalnız bir mesele var Mister Dalles, herhalde bunu sizden gizlediler: Size tanesini 23 sente sattıkları asker mevcuttu üniformanızı giymeden önce de, mevcuttu otomatiksiz filan, mevcuttu sadece insan olarak mevcuttu, tuhafınıza gidecek, mevcuttu hem de çoktan mı çoktan, daha sizin devletinizin adı bile konmadan. Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu, mesela, Mister Dalles, yeller eserken yerinde sizin New-York'un, kurşun kubbeler kurdu o gökkubbe gibi yüksek, haşmetli, derin. Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek. Halı dokur gibi yonttu mermeri, ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri. Dahası var Mister Dalles, sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz, zulüm gibi, hürriyet gibi, kardeşlik gibi sözlerin, dövüştü zulme karşı o, ve istiklal ve hürriyet uğruna ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek, ve yarin yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep beraber, diyebilmek için, yürüdü peşince Bedreddin'in O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir. kaya gibi yumruğunun son ustalığı: 922 yılı 9 eylülüdür. Dedim ya Mister Dalles, , Herhalde bütün bunları sizden gizlediler. ucuzdur vardır illeti. Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti. Nâzım Hikmet/1953


Uzun bacaklı bir Amerikalı

Sennur Sezer 29 Ekim'di. Cumhuriyet Bayramı'nın Taksim Alanı'nda kutlandığı yıllar olmalı, ailece Galatasaray Lisesi yakınlarında bir kaldırımdaydık. Nasılsa öndeydik.Önümüzden bembeyaz kılıkları ve bandolarıyla bahriyeliler geçiyordu. Az önce üstlerine konfetiler atılmıştı. Upuzun kağıt şeritlere dolanmışlardı. Birden bu erlerin bizim ordumuzdan olmadığını fark ettik. Upuzun bacaklı bir er bizim önümüzden geçerken üstüne dolanan kağıtlardan kurtulmaya çalışırken. Amerikalı'ydı. Nasıl fark ettik bilmiyorum. Sövmüş müydü? Bayrak vardı da ilk anda algılamamış mıydık? Kahkahaların yükseldiğini anımsıyorum. Eve döndüğümüzde de o erin kağıtlardan kurtulmak için çırpınışının taklidi yapıldı bir süre. Bir ulusun Cumhuriyet Bayramı'na katılan "dost ve müttefik" ordunun konfetilerle karşilanişi öyle kazilmiş ki bellegime, unutamiyorum. Yalniz kaç yiliydi onu bulamiyorum bir türlü. Kardeşlerimden biri okuluyla bayrama katilmiş olmali. Alana gidecekleri görmek için o kadar önceden yola çiktigimiza göre. 1960'lı yıllardan önce mi sonra mı? 1959 Nisanı'nın sonunda çalışmaya başlamıştım. Taşkızak'ta. Bu çalışma müttefiklerimizi de bizim işçi sınıfımızı da yakından tanımanın başlangıcı. Ulusal onurun bilincine varmanın da... Sanki daha önce yaşadım sanıyorum. Soracağım kimse de yok. 50 Yılın Tutanağı(1923-1973) adlı bir kitabı karıştırdım geçen gün. Muzaffer Gökman adlı bir kütüphanecinin Meclis zabıtlarından gündelik gazetelere kadar belgeleri bir bir tarayarak önemli olayları not ettiği bu kitapta da bulamadım. Demek o zaman pek önemli sayılıp manşetlerde yer almamış.Oysa 1946 yılının 5 Nisan'ında Missuri Savaş Gemisi'nin Türkiye'ye gelişi, demir attigi yer ve saat de unutulmadan kaydedilmiş. ABD'deki büyükelçimiz Münir Ertegün'ün cesedini dünyanın en büyük savaş gemisinin getirişinin özel anlamı da unutulmamış. Bu olayın biraz öncesini anımsamalıyız. 1945 yılında Türkiye Amerika İkili Yardım Antlaşması'nın imzalandığı 23 Şubat günü Almanya ve Japonya'ya savaş ilani karari da oy birligiyle TBMM'den geçecektir.Oysa Türkiye, Almanya ile ilişkilerini 2 Agustos 1944 tarihinde kesmiştir. 1944 yili , Avrupa devletlerine birikmiş Osmanli borçlarini bir kurum araciligiyla (Duyun-u Umumiye) ödemenin de son yilidir. Bu borçlar 1854 yilindan beri alacaklilarin kurdugu bu kurumla ödeniyordu. Sovyetler ile "Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması"nın 7 Kasım 1945'te yenilenmesi gerekmektedir. Ama Sovyetler bu antlaşmanin günün koşullarina uydurulmasi uyarisini 19 Martta yapacaktir. "Günün koşullari" Boğazların ortak korunması, Doğu sınırında düzeltme gibi başlıklar içerdiğinden , Sovyetler'le hafif tertip sürtüşmeler uluslararasi gündeme geldi gelecektir. Ne güzel ki Türkiye Almanya ve Japonya'ya zamanında savaş açtığı için Birleşmiş Milletler Konferansı'na katılabilmiş, antlaşmayı 26 Haziran 1945'de imzalamıştır. 1946 yılında Sovyetler ile Boğazlar konusunda nota alışverişi sürecektir. 1947 yılında Amerikan yardımı gündeme gelir. ABD başkanı Truman Türkiye ve Yunanistan'a yardım için 400 milyon dolar verilmesini Senato'dan isteyecek ve "Türkiye'nin bağımsız olarak kalmasının önemi büyüktür" diyecektir. 2 Mayıs'ta bir Amerikan filosu İstanbul'a gelecek, filoya komuta eden amirali Cumhurbaşkanimiz Inönü Ankara'da kabul edecektir. 9 Mayıs'ta Amerikan Senatosu Türkiye ve Yunanistan'a yardım projesini kabul edecektir. Cumhurbaşkanı İnönü , 13 Mayıs'ta British United Press Ajansı'nın sorularından birini şöyle yanıtlamış :
  • Türkiye herhangi bir yabancı devlete Boğazlar'da üs vermeye razı mıdır?
  • Türkiye'nin toprak bütünlüğü ile egemenliğine dokunan hiçbir konu , söz konusu olamaz." Sanırım İngiliz gazeteci boğazlarda üs konusunun ABD ile görüşülüp görüşülmediğini öğrenmek istemektedir. Bağımsızlıkla ilgili doğru mesajlar veren sayın İnönü'nün Amerikan yardımı konusunda Amerikan halkına mesajındaki "(...) Amerikan yardımı , cihan barışının devamı ve yenilenmesi uğrunda kendisine düşen büyük rolü tamamıyla benimsediğini gösteren ümitlerle dolu bir işarettir" cümlesi aşiri iyimserlik kokmaktadir. Türk-Amerikan yardim anlaşmasi 12 Temmuz'da imzalanacaktır. Ve üstünde el sıkışma resmi olan kitaplar, paketler yaşamımıza girecektir. Bu kitap ve paketler sıkı yönetimin sürmekte olduğunu belki unutturacaktır... ama 25 Temmuz 1950'de Bakanlar Kurulu'nun TBMM'den geçirmediği Kore'ye 4500 asker gönderme kararı, Türkiye'yi NATO'ya alınmadan önce ABD'nin müttefiki yapacaktır. Hele Kunuri'de verdiğimiz toplam 237 şehitten 387 gazi ve 201 kayıptan sonra... NATO, ABD alım destekli Amerikan edebiyatı yayınları, ikili antlaşmalar, üsler, PX'ler... barış gönüllüleri ve Hasan Hüseyin'in şiirinin tanimladigi gibi bagimsizliga yer kalmayan yurdumuz. Oysa Meydan Larus'ta ki ABD maddesinde şu ayrintilari görmek zor degildir "Sonunda ABD bazı ülkelerin ekonomisini veya dünya seviyesinde bazı imalat kollarının faliyeti altına aldı. . Su götürmez bir siyasi emperyalizm isteğinden ve üretimi milli piyasanın sindirim kapasitesini aşan Amerikan teşebbüslerinin dinamizminden doğan bu yatırım siyaseti Kuzey Amerikalılar'a büyük gelirler sağlamakla birlikte , bazen de kötü neticeler verdi. (...) ABD'nin ödeme bilançosunda ki açığı daha çok ortaya koymuş, yabancı ülkelere olumlu gibi gelen bazı yardımlara rağmen (teknik yardım, berat, mamul ve dolar yardımı) bazı ülkelerde uyandırdığı tepkiler bakımından Amerikan Hazinesi'ne zararlı olmuştur.Bu siyaset sayesinde ABD kendi ülkesinde sıkıntısını çektiği enflasyonu ve işsizliği yabancı memleketlere aktarmaktadır. " Doğrusu, sözü buralara getirmek niyetinde değildim. Yoksa 6.Filo ile ilgili gösterileri ya da Kanlı Pazar'ı anlatırdım. Amerikan edebiyatının Amerika'daki işsizlik ve açligi anlatan örneklerini de... Bu seferlik siz okuyun onlari. Nasilsa örneklere bu sayfa yetmez.

    www.evrensel.net