PİRAMOS İLE TİSBE<br>   Karadutun öyküsü....

PİRAMOS İLE TİSBE
   Karadutun öyküsü....

Akdut ağacını karadut ağacına dönüştüren bu acılı aşk serüveni, Semiramis'in ülkesi Babilon'da geçer.

Akdut ağacını karadut ağacına dönüştüren bu acılı aşk serüveni, Semiramis'in ülkesi Babilon'da geçer. Doğu ülkelerinin en yakışıklı delikanlısı Piramos (Pyramos) ile en güzel kızı Tisbe (Thisbe); belki de tanrıların biçtiği acıyazgının bir cilvesi olarak, bir duvarları ortak, iki ayrı evde oturuyorlardı. İkisi de aynı yaşlardaydı. Çocuklukları; sokaklarda, kırlarda, güle oynaya birlikte geçti. Çok doğal olarak bu oyun arkadaşlığı, yetişkinlik çağlarında ateşli bir aşka dönüşmüştü. Ne var ki, birbirlerine bitişik evlerde oturan ana-babalar; birbirleriyle anlaşamayan, komşu olsalar da birbirlerine düşman kesilmiş iki aileydi. Efsane, her ne kadar bu düşmanlığın nereden kaynaklandığı konusunda bir açıklık getirmiyorsa da, onlar; çocuklarının birbirlerine duydukları büyük aşka bir yasak koydular. Bu yüzden de iki gencin arasındaki bu sevda, gitgide bir karasevdaya; tıpkı bir halk sözümüzün, "ayrılırsın aşk olur" dediği türden bir karasevdaya dönüştü...Haliyle böylesi bir aşk da, amacına ulaşmak için, sonu trajik de olsa, kendine bir yol yordam arar; bir çare bulur... Evlerinin ortak duvarında iki sevgili, karşılıklı bir delik açtılar. Her ikisi de, deliklerin iki tarafına, kem gözlerden ırak olsun kabilinden, hem de kendilerine uğur getireceği düşüncesiyle, Semiramis'in tabulaşmış metal heykelciklerini astılar: Bu delik aracılığıyla iki sevgili, her gece şafak sökünceye dek birbirleriyle fısıldaşıyor, birbirlerine gönüllerinden taşan, geleceklerine dönük en güzel umutlarla yüklü sözleri aktarıyorlardı. Gene anlatamadıkları duygularını, fısıltıya dönüşmüş öpücüklerle açıklamaya çalışıyorlardı... Nihayet bir gece ikisi de dayanamayıp; akşam karanlığında, kral Ninos'un mezarı yanındaki akdut ağacının altında buluşmak üzere anlaştılar. Bu anıtmezarın yanında bir pınar vardı. Tisbe de; anlaştıkları gibi, karanlık çökünce, ak ipekten bir tüle bürünmüş olarak mezarın yanına geldi. Ama sevgilisi Piramos'u bulamadı. Heyecanla beklediği bir sürenin sonunda, birdenbire bir aslan kükremesi duydu...Aslan, her zaman olduğu gibi, dağda yakaladığı bir geyiği yemiş; kan bulaşıklı ağzıyla pınara su içmeye geliyordu. Başına gelecek tehlikeyi sezenTilbe, ak ışıklı bir hayalet karanlık ormana doğru sıvışırken beyaz ipek tülünü düşürdü. Oralarda karanlık bir kuytuya gizlendi. İyice susuzluğunu gideren aslan da, yolu üzerindeki beyaz tülü gördü. İnsan kokusu sinmiş tülü kan bulaşıklı ağzıyla yokladı; yer yer sivri dişlerini geçirdi. Sonra da yolu üzere uzaklaşıp gitti. Buluşmasına biraz geç kalan Piramos, akdut ağacının sevgilisini bulamayınca içine garip bir kuşku saplandı aniden.Sağa sola bakınaraktan sevgilisini aramaya başladı. Sonra bir beyazlık çıktı önüne.Yakından bakıp eline aldığı tül nemliydi; üstelik yer yer dişlenmişti; kanlıydı. Korkunç bir gerçeğin zıpkınıyla vurulmuşa döndü..."Ey Piramos! dedi kendi kendine . Gördün mü, her şeyin olan sevgilini aslan parçalayıp yemiş!.." Elindeki kanlı tülle, baştan başa yıkılmış olarak dut ağacının altına geldi. " Bu buluşmayı sen istedin, diye sürdürdü içsel konuşmasını. Ama onun ölümüne sen neden oldun! Artık bundan böyle onunla orada buluşacağız.Tanrıça Afrodit yardımcımız olsun!.." Bu sözlerden sonra hançerini çıkarıp böğrüne sapladı. Böğründen püsküren kanlar beyaz dutları koyu kızıla boyadı. Toprağa fışkırarak akan kanı da, topraktan süzülüp dut ağacının köklerine ulaştı. Oradan da ağacın bütün damarlarına yayıldı... Az sonra Tisbe de, saklanıp sindiği kuytuda, aslanın iyice uzaklaşıp gitmesini bekledi. Az sonra da, sevgilisi Piramos'u daha fazla bekletmemek için dut ağacının altına döndü. Ama orada, can çekişerekten yatan sevgilisi kanlar içindeydi!..Hemen üstüne atılıp ellerini, yüzünü yokladı. "Sevgilim, ben Tisbe'yim! Duyuyor musun beni? diye feryada başladı. N'olur ölme!.." Bütün yalvarıp yakınmaları boşunaydı...Tisbe olup biten herşeyi bir anda, büyüp bir acı duyaraktan anlamıştı. Piramos, sevgilinin çığlıklarını duyarak, zar zor gözlerini biraz aralayabildi. Hiç sözlere dökülemeyecek bir yoğunlukla bir süre Tisbe'ye bakabildi. Az sonra kapanan gözlerinde; bir elvedadan çok, sevgilisini gideceği yerlere çağıran yakıcı bir özlem vardı. Tisbe de sevgilisinin yanında duran fildişi saplı kanlı hançeri eline aldı. O son anda, acıyazgısını bütün benliğiyle kabullenmişliğinin dinginliği içinde, son sözleri döküldü dudaklarından: "Artık ben de korkmuyorum! Bizi yalnız ölüm ayırabilirdi. Şimdi ben de aşkım uğruna ölümü seçerek senin yanına geliyorum. Tanrılar ve bizi ayıran gaddar ailelerimiz beni duysun. Bu dut ağacı bizim kanlarımızla sulansın; mezar taşımız olsun. Küllerimiz de gene bu ağacın dibine saçılsın..." Bu serüvenden çok duygulanıp etkilenen Akdenizli bütün tanrı ve tanrıçalar da, Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü aşka teşne bütün coğrafyalarda; ayrılıkçılığın değil, sevgiyle bütünleşmenin simgesine dönüşen bu karadut ağacının fidanlarını dikip onlara kol kanat gerdiler. Gene aradan geçen binyıllar içinde; doğulu batılı birçok soylu ozanlar bu acılı öyküyü mısralara döktüler; heykeltıraşlar, mermerlere işlediler...

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.