20 Mayıs 2004 01:00

Hakimiyet kavgası

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, YÖK Yasası'nı veto edeceğinin sinyalini vermesiyle tartışmalar yeniden alevlendi.

Paylaş
AKP'nin imam hatip kadrolaşmasının önünü açmak ve üniversitelere hakim olmak amacıyla Meclis'ten geçirdiği YÖK Yasa Tasarısı üzerine tartışmalar, taraflardan gelen açıklamalarla devam ediyor. Eğitim-Sen, hükümet ile YÖK arasındaki tartışmanın, eğitim sistemini çağdaşlatırmayı hedeflemekten ziyade, 'kimin üniversiteye hakim olacağı' noktasında odaklandığını bildirirken; Başbakan Tayyip Erdoğan, meslek liselerinin sayısının artırılması gerektiğini söyledi. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu da, hükümetin ülkeyi bir 'kaosa' sürüklediği uyarısında bulundu. AK Parti Diyarbakır milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Cavit Torun ise, İstanbul'daki "Rektörler Yürüyüşü" hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Gerici kuşatma Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, AK Parti ile YÖK arasında başlayan tartışmaların, üniversiteye kimin hakim olacağından başka bir anlam taşımadığını bildirdi. Alaaddin Dinçer, Mülkiyeliler Birliği'nde; Eğit-Der, Öv-Der, Mülkiyeliler Birliği, TMMOB, TTB, Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Federasyonu, ÇGD, İHD, Halkevleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Divriği Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Derneği temsilcileri ile ortak basın toplantısı düzenledi. Eğitim sisteminin, üniversiteye giriş de dahil olmak üzere tel tel döküldüğünü ifade eden Dinçer, şu eleştirilerde bulundu: "Bugün üniversiteler, üniversite çalışanları ve öğrenciler, sermaye iktidarının tam bir kuşatması altındadır. Bir tarafta 12 Eylül döneminin ürünü olan ve üniversitelerin bugün yaşadığı sorunların en önemli nedenlerinden birisi olan YÖK ve onun temsil ettiği anlayış, diğer tarafta üniversiteleri kendi siyasal anlayışına göre düzenlemeyi, son 3-4 yıldır ciddi anlamda prestij kaybeden ve ilgi odağı olmaktan uzaklaşan imam hatip liselerinin yeniden gözde okullar haline gelmesini asli hedef olarak belirleyen AK Parti, üniversiteleri içinden çıkılmaz bir batağın içine çekmeyi çalışmaktadır." Türkiye Barolar Birliği (TBB) Yönetim Kurulu, gazetelere ilan vererek, YÖK Yasası'na tepkisini dile getirdi. İlanda, YÖK Yasası ile eğitim sisteminin geleceğinin karartıldığını, siyasal iktidarın üniversiteler üzerindeki etkinliğinin daha da artırıldığını bildirdi.

'Sayı artmalı' Gaziantep'in İslahiye ilçesinde temel atma törenine katılan Başbakan Erdoğan, YÖK Yasası ile ilgili eleştirilere cevap vererek, meslek liselerinin sayısının artması gerektiğini savundu. Konuşmasında, eğitimde derslik ve öğretmen sıkıntısı olduğuna değinen Erdoğan, konuyu meslek liselerine getirerek, "Diğer eksikliklerle birlikte meslek liselerinin sayısının artması gerekiyor. Bunu başarmaya mecburuz... Kim bunu nereye çekerse çeksin... Bunu bir defa bilmemiz lazım" dedi. Törene katılan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de, hükümetin en büyük yatırımı eğitime yaptığı iddiasında bulundu.


AKP'den suç duyurusu AKP Diyarbakır milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Cavit Torun, İstanbul'daki "Rektörler Yürüyüşü" hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Torun, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği dilekçede, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi eski Dekanı Prof.Dr. Zekeriya Beyaz hakkında "Türk Ceza Yasası'nın 311 ve 312. maddelerindeki halkı suç işlemeye tahrik ve teşvik ile hakaret" suçunu işledikleri iddiasıyla dava açılmasını istedi.

src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


TÖRE KISKACINDA KADIN -1Derya Karaçoban Töre cinayetlerinde toplum baskısının büyük önemi var. Cinayetten önce namusun temizlenmesi gerektiğine dair dedikodular ve tantanalar alır başını gider. Yaşlısından gencine herkes konuşur. Ama "namus" temizlendikten sonra kimse cinayeti ağzına almak istemez. Kimsenin ağzını bıçak açmaz. Bir ölüm sessizliği başlar Harran ovalarında.

Ölüm sessizliği "Töre" ve "namus" için ortadan kaldırılan kadınlar, hiç gündemden düşmedi. Şemse Allak, 16 yaşındaki Kadriye Demirel, Güldanya, 14 yaşındaki Nuran Halitoğulları ve isimleri kamuoyuna yansımayan daha niceleri... Kimi küçük kardeşi, kimi abisi, kimi babası, kimi de akrabası tarafından öldürüldü. Cinayeti işleyenlerin gerekçesi hep aynıydı; "Namus." Peki neydi bu namus? Neydi bu töreler? Neydi yasalarda bile ceza indiriminin uygulandığı bu kurallar? Bu soruların cevabını bulmak için, cinayetlerin en çok işlendiği ve "intihar"ların sık sık yaşandığı Urfa'ya gittik. Gelenekçi ve muhafazkâr yapısı ile dikkati çeken ilde; töre kuralları bütün yönleriyle işliyor. Söz konusu kadınlar olunca, bu kurallar daha sıkı uygulanıyor. Bir kadın, aşiret istemedikçe sevdiği biriyle evlenemez. Eğer aşirete karşı çıkarsa ölümü göze alması gerekiyor. Töre cinayetlerinde toplum baskısının büyük önemi var. Cinayetten önce namusun temizlenmesi gerektiğine dair dedikodular ve tantanalar alır başını gider. Yaşlısından gencine herkes konuşur. Ama "namus" temizlendikten sonra kimse cinayeti ağzına almak istemez. Kimsenin ağzını bıçak açmaz. Bir ölüm sessizliği başlar Harran ovalarında. Neredeyse töre kanının akmadığı köy ya da aşiret yoktur bu topraklarda.

Uzatılan eller tutulmuyor Hal böyle olunca işimiz kolay olmadı. Yaptığımız her girişime, "Boyundan büyük işlere bulaşıyorsun" yanıtı veriliyor. Tehdit dolu sözler sarfediliyor. "Biz zaten bunu kabul ediyoruz. Mutluyuz bu halimizle" türünden yanıtlar. Uzatılan ellerin tutulmaması. "Şimdiye kadar bunu başarmış gazeteci yok" gibi meydan okumalar, vs vs... Cinayetlerin işlendiği bölgelere gitmek cesaret istiyor. Hatırlı birileriyle gidilmedikçe olayın imkânsızlığı dile getiriliyor. Söz konusu bölgelere gitmek için zorladığımız tüm kapılar, açılmadan yüzümüze kapanıyor. Yerel gazeteler, İHD derken, Urfa Baro Başkanı Avukat Ferda Güllüoğlu'nun bürosunda buluyoruz kendimizi. Sorunu birebir yaşayan Güllüoğlu, töre cinayetleri işleyenlerin büyük bir bölümünün son afla birlikte bırakıldığını ifade ediyor. Güllüoğlu, Akçakale'ye bağlı Ohalı köyünde yaşanan bir cinayeti şöyle anlatıyor; "Kız kardeşini öldürme görevi verilen Halil Kızıl Akkurt, bu görevi kabul etmeyince; görev 19 yaşındaki kardeşi İbrahim'e veriliyor. Ve İbrahim, kararı hayata geçirerek kardeşini öldürüyor." Urfa'da başvurduğumuz herkes gibi avukat Ferda Güllüoğlu da köylere gitme fikrini benimsemiyor.

Kadına insan gözüyle bakılmıyor Buna rağmen Kısas beldesine gidiyoruz. Kısas beldesi; 1995 yılında genç bir kadının hareket halindeki traktörün altına atılarak öldürülmesi ile gündeme gelmişti. Şehir merkezine yakın olan beldenin Belediye Başkanvekili Hür Özbay, bölgede kadına insan gözüyle bakılmadığını ifade ediyor. Özellikle beldeye bağlı olan köylerde aşiret yapısının bütün ağırlığıyla yaşandığını kaydediyor. Köylerde bütün işleri kadınların yaptığını anlatan Özbay, eğitim seviyesinin düşük olmasının töre cinayetlerinde etkili olduğunu dile getiriyor.


TRAKTÖR ÜZERİNDEN BİR KAÇ KEZ GEÇTİ! Urfa'nın Kısas beldesi, genç bir kızın hareket halindeki traktörün altına atılarak öldürülmesi ile gündeme geldi. 25 yaşındaki Rabia, istemediği biriyle evlendirilmek istenmesi üzerine, daha önce gönül verdiği birine kaçıyor. Rabia'nın evden kaçtığını karakola bildiren aileye, ertesi gün kızları bulunarak teslim edilir. Ancak 'aile meclisi', çoktan ölüm kararı almıştı. Ölüm planına göre Rabia, köy meydanından geçtiği sırada traktör altında kalarak hayatını kaybedecekti. Ama Rabia traktör geçtiği sırada kendisini geri çeker ve kurtulur. Fakat halasının oğlu Rabia'nın arkasından giderek onu yakalar ve onu hareket halindeki traktörün dişlileri arasına bırakıyor. Köy meydanındaki olaya hiç kimse müdahale etmez. Rabia'nın ölümünden emin olan aile fertleri, silah sıkarak olay yerinden ayrılırlar. Cinayetin ardından açılan davada; Rabia'nın abisi Mustafa Oğuz, müebbed hapis cezasına çarptırıldı. Ancak mahkeme, "eylemin ağır tahrik altında işlendiği" gerekçesiyle cezayı önce 15 yıl ağır hapis cezasına, ardından "sanığın duruşmadaki tutum ve davranışlarını göz önüne alarak" 12 yıl altı ay hapis cezasına indirdi. Mahkeme diğer sanıklara da aynı cazayı verdi.


Namuslu kalmanın tek şartı ablamı öldürmekti Kimse üzeri kapatılmış, "sır" olmuş bir olayın anlatılması taraftarı değil. Hatırlı kişilerin araya girmesiyle 1996 yılında yaşanan töre cinayetinin sanığı D.Ç. ile görüşüyoruz. Aradan 18 yıl geçmişti. Ablasını nasıl öldürdüğünü anlatmak çok zordu onun için. Anlatılanlara göre D.Ç.'nin kardeşi, O.Ç., evde kimsenin olmadığı bir günde akrabası F.A.'nın tecavüzüne uğrar. O.Ç., başına gelenleri hiç kimseye anlatmaz. 6 aylık hamileyken durumdan şüplenen aile O.Ç.'yi doktara götürür. Kızlarının hamile kaldığını öğrenen aile ölüm kararı alır. Gerisini D.Ç.'den dinleyelim. - Olay nasıl oldu? - Olay olduğu zaman ben İstanbul'da, dayımın yanında çalışıyordum. Beni çağırdılar geldim. Kız gebe kalmış. Dayı oğlu birlikte olmak istemiş o da sesini etmemiş. Karnındaki şiş belli edince şüphelenip doktora götürmüşler. Doktora gittikten sonra söylenecek birşey kalmamış tabii. 5-6 aylık hamileydi. Dayı oğluyla evlendirelim diye uğraştık. Şerefsiz kaçıyordu. Almam diyordu. Baktık olmayacak... Herkes söyleniyordu. Çevre bize çok baskı yapıyordu. Uzlaşma yolu kalmayınca ikisinin de öldürlmesi kararı alındı. Toplum, aile de ikisinin de temizlenmesi gerektiğini söylüyordu. - Aile meclisi mi toplandı? - Toplandı. Ayakta kalmanın namuslu olmanın tek şartı öldürmekti. Nasıl evde hamile kalan bir kadın olur? Bunu kim kaldırabilir? Hiç kimse namus temizlenmeden senle konuşmuyor. Yüz çeviriyor herkes. Herkes öldürmeni bekliyor. - Olay nasıl gelişti? - Önce F.A'.yı bulup vuracaktım. Onu bir ay aradım durdum. Belki daha fazla. Aramadığım yer kalmadı. Ben eve dönünce 'onu bırak bunu vur' dediler. Karşındaki bir insan... En önemlisi de ablandı. 'Vurmazsan seni de öldürürüz' diyorlardı. Babam da kendini koruyamıyordu... Babam kendini koruyamayınca elimize silahı verdiler (D.Ç. olayı anlatırken sesi, elleri titriyor). Amcalarımla oğulları çok baskı yapıyordu... - Ablan nasıldı? - O da hayatından bıkmıştı. 2-3 aylık sürede kendisini ölüme hazırlamaya çalışmıştı. Hiç konuşmuyordu. - Vururken ne hissettin? - Ne hissedebilirsin....(sesi titriyor, susuyor. Özelikle olay anını anlatmaktan çekiniyor) - Sonra... - Cezaevine girdim. Anne, babam da alındı. Annem 7 ay babam 2 ay yattı. Babam verdiği ifadeyle az yattı. Onları da ablamın ölümüne teşvik etmekten dolayı alınmışlardı. Cezaevinde 5 yıl altı ay yattım. İnfaz yasasından faydalandım. Çıktım.


İNSANA ŞEREFSİZ DİYORLAR - Töre nedir? D.Ç: Ön planda olan üzeri örtülmeyen bir şey. Gününde haberimiz olmadı. Olay olduktan sonra söyleseydi önlemini alırdık. Aldırırdık, bir başkasına verirdik bir şekilde hallederdik. Bu bir kız. Buranın örf adetleri... çaresiz kalıyorsunuz. İşin içine aşiret de giriyor. - Çevre nasıl etkiliyor? D.Ç: Namuzu temizlemezsen 'Bu insanlar şerefsiz. Bunların yeri burada yok. Yüz karası bunlar' diye söylentiler geliyordu kuklağımıza. 1-2 aylık olsa doktora götürür birine verirsiniz. Herkes duyunca bu işler olmuyor. - Doğru buluyor musunuz töre cinayetlerini? D.Ç: Tabii ki yanlış görüyorum. İnsanı öldürmek kolay değil. Ve bile bile yanlışın içine girmek de hiç kolay değil. - Şimdi böyle bir şey başına gelse... D.Ç: Büyüklerin yanlışlarına ortak olmam. Şimdi olsa o kadınlar ölmezdi. Buna izin vermezdik. Eskiden aile büyüklerinin sözü geçiyordu ancak şimdi ben de dahil büyüklerin yanlışlarına ortak olmamaya çalışıyoruz.

ÖNCEKİ HABER

ABD'nin kölesi olmayacağız

SONRAKİ HABER

Melih Gökçek'ten zırhlı cip savunması: Valilik kararıyla araç tahsis edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa