AKP

AKP'nin maratonu başladı

TBMM'ye sunulan yükseköğretim yasa tasarısı, kamuoyunda geniş yankı buldu. Üniversiteler cephesi ve Eğitim-Sen'den yapılan açıklamada, tasarı 'imam hatip yasası' olarak nitelendirilerek, eğitim sistemini daha da geriye götürecek uygulamaların hedeflendiğine dikkat çekildi.

AKP Hükümeti'nin, imam hatiplerin önünü açmak amacıyla, 11 maddeyle sınırlandırılan yükseköğretim yasa tasarısını ÖSS öncesinde apar topar TBMM'ye sunması tepkilere neden oldu. Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaattin Dinçer, "Eğitimi daha da gericileştirecek maraton başladı" değerlendirmesinde bulunurken; ODTÜ Senatosu ile Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Aras, tasarının geri çekilmesini istedi. Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Tahir Hatipoğlu ise, tasarının, rektörlerin tavsiyesiyle kuşa döndürüldüğünü belirtti. Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaattin Dinçer, dün basın toplantısı düzenleyerek, hükümetin YÖK Yasası'nda gerçekleştirmek istediği değişiklikler ile imam hatip liselerinin önünü açmak istediğine dikkat çekti. Dinçer, yeni YÖK Yasa Tasarısı'nda yapılacak değişiklikler ile üniversitelerin YÖK'ün denetiminden çıkartılarak başka bir zapt-u rapt içine alınmak istendiğini vurguladı.

Niyetleri anlaşıldı "Siyasal islamın 'arka bahçe' olarak gördüğü imam hatip liselerinin öğrenci sayılarında son yıllarda ciddi kayıplar meydana gelmiş kendi alanları dışınındaki girme oranlarında azalma gözlenmiştir" tespitinde bulunan Dinçer, şunları söyledi: "Meclis'e sunulan değişiklik paketinin YÖK ile ilgili bölümleri, üniversiteleri YÖK'ün denetiminden çıkaracak bir mekanizma yaratmayı hedefliyor. Ancak, YÖK nedeniyle özgür bilimden, özerklikten, demokratiklikten uzaklaşan üniversiteler kendilerini daha da geriye götürecek bir sürece itiliyor. Hükümetin amacı, kamusal alanı islamileştirmektir. Başta eğitim olmak üzere tüm kamusal alan dine ve sermayeye bağımlı yapılar haline getirilmeye çalışılıyor. Yasanın TBMM'den geçmesi halinde tüm mağdurlarla birlikte eylem ve direnme hakkımızı kullanacağız. AKP karşısında bizi bulacak."


Düzenlemeden sonra ne olacak?
  • MEB alan/kol/bölümlerin hangi puan türlerine gireceğine karar verecek.
  • YÖK fakülteleri puan türlerine göre yeniden düzenleyecek.
  • İmam hatip meslek liseleri dahil diğer mesleki teknik liselerin gidebileceği tüm lisans programlarının önü açıldı.
  • İmam hatip meslek liseleri'nin bütün programlara gidebilmesi önceki duruma göre avantajlı hale geldi.
  • Anadolu imam hatip meslek liseleri hızla artacaktır.
  • Orta öğretimde yüzde 3'ü oluşturan imam hatiplilerin hakları yüzde 97'nin haklarına göre geliştirilmiş olacaktır.
  • Yüksek öğrenimle MEB arasında yetki görev ve sorumluluk, karmaşası yaşanacaktır.


    Eğitim-Sen'in önerileri
  • Orta öğretim 4 yıl ve çok programlı liseler olarak düzenlenmeli ve bu liselerde spor, sanat, fen, sosyal, teknik bilimler, alanlarına göre yapılandırılmalıdır.
  • Liselerdeki çeşitliliğe, anarşiye (süper- anadolu gibi) son verilmelidir.
  • Öğrenciler ilköğretimden başlayarak ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmelidir.
  • Puan tür yerine modüler kredili sisteme geçilmelidir.
  • Programlar arası yatay geçiş lise ikinci sınıfa kadar olmalıdır.
  • 8'nci sınıftan sonra 9'cu sınıf konulmalıdır. Bu sınıf rehberlik ve yönetme ile alan bilgisini içermelidir. Mesleki eğitim 9'ncu sınıftan sonra 4+2 yıl olacak gibi düzenlenmelidir.
  • Yüksek öğretim programları modüler kredili sistem ve alan yönetmesine göre sınavsız olarak öğrenci alabilmelidir.
  • İkili orta öğretim sona erdirilmelidir.
  • Tüm ortaöğretimde normal öğretime geçilmelidir.
  • Ortaöğretimde sınıf mevcutları önce 30'a sonra da 24'e çekilmelidir.
  • Sisitem kesintisiz 15 yıllık süreci kapsayacak şekilde olmalıdır.


    TASARI ÇÖZÜM GETİRMİYOR ODTÜ Senatosu ve Yönetim Kurulu, TBMM'ye sevk edilen yükseköğretim yasa tasarısının geri çekilmesini istedi. ODTÜ Senatosu ve Yönetim Kurulu tarafından ortak yapılan açıklamada, tasarının üniversitelerin görüşleri göz önüne alınmadan TBMM'ye sevk edildiği belirtildi. Tasarıda öngörülenlerin üniversitelerin sorunlarına çözüm getirmediği, eğitim sisteminin tümünü tehlikeye attığı ifade edilen açıklamada, şöyle denildi: "Tasarı, özünde YÖK üyelerinin tasfiyesine ve üniversite giriş sistemini imam hatip lisesi mezunları lehine değiştirmeye yöneliktir. Mesleki ve teknik ortaöğretim kurumları mezunlarına yükseköğretimde fırsat eşitliği sağlama iddiasıyla getirilen bu tasarının, sadece imam hatip lisesi mezunlarına avantaj getirecek sonuçlar yaratacağı açıkça görülmektedir. Bu yanlış düzenlemeyle diğer mesleki ve teknik liseler üniversiteye girişte avantaj sağlamak amacıyla ortaöğretim programlarını bozacak, meslek liseleri genel liselere dönüşecektir." Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras da, tasarıda YÖK'ün yapısına ilişkin öngörülen düzenlemenin 'tasfiye' anlamına geldiğini söyledi. Aras, üniversiteye girişte öngörülen katsayılarla ilgili olarak da "Bu düzenleme YÖK'e bırakılmalıydı" dedi.

    Rektörlere dokunulmadı YÖK Başkanvekili Prof. Dr. Aybar Ertepınar, TBMM'ye sevkedilen yükseköğretim yasa tasarısında üniversiteye girişte uygulanması öngörülen katsayıların eğitim sisteminde ciddi bir tahribata yol açacağını bildirdi. Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Tahir Hatipoğlu ise, tasarının, rektörlerin krallıklarını sürdürmeyi amaçladığını söyledi. Hatipoğlu, "Tasarıya göre Milli Eğitim Bakanlığı alanları, YÖK de yükseköğretim puan türlerini belirliyor. Yani burada YÖK'e etkin müdahale hakkı doğuyor" değerlendirmesinde bulundu.

    src=/resim/b1.gif width=5>
    Başa dön


    1972'den 2004'e
        DENİZLER'İN YOLUNDA...Engin Esen Bir çağdaş destanın ilk perdesi, 6 Mayıs 1972 günü kapandı. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan, Türkiye halkına son kez idam sehpasından seslendiler. İşçiler, köylüler, öğrenciler bu sesi tanıyordu. Onları boykotlarda, grevlerde, meydanlarda tanımış, "ülkeyi emperyalistler ve işbirlikçilerinden kurtarma" çağrılarına birçok kez kulak vermişlerdi. Bu yazı dizisinin amacı işte bu sesi duymaya çalışmak; Denizler'in 68 gençlik hareketinin sıcaklığı içinde yazmaya başlayıp, işçi ve köylü direnişlerinde geliştirdikleri, darağacında ve Nurhak'ta son noktasını koydukları bildirilerinin bir özetini ortaya sermek. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularının eylemlerini bir kez daha anmak. THKO'nun kuruluşu, 4 Mart 1971 günü Ankara'nın Gölbaşı semtindeki ABD üssünde görevli dört askerin kaçırılmasıyla ilan edildi. Amerikalıların kaçırılma sebeplerinin anlatıldığı bildiri, aynı zamanda örgütün manifestosuydu. Ülke ABD işgali altındaydı ve THKO'nun amacı, ülkeyi emperyalizmden ve işbirlikçi hainlerden temizleyerek "tam bağımsız Türkiye'yi kurmaktı." Amerikalılar birkaç gün sonra serbest bırakılırken, "Deniz Gezmiş ve arkadaşları" artık THKO adıyla anılıyordu. Oysa bu THKO'nun ilk eylemi değildi. Üstelik onlar çok öncesinden, 60'ların ikinci yarısındaki gençlik ve emekçi başkaldırılarından tanınıyordu. 1968'e gelinirken tüm dünya işçi ve öğrenci hareketleriyle çalkalanıyor, Vietnam halkının ABD'li işgalcileri bozguna uğratması halkların umutlarını canlandırıyordu. Türkiye'de de her kesim hak arayışına giriyor, örgütleniyordu. "Ülkenin kalkınması", "tam bağımsızlık" tartışmaları tüm kesimleri sarmıştı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15 milletvekiliyle parlamentoya girmeyi başarmıştı. Amerikancılıkta gemi azıya almış olan Adalet Partisi ise giderek saldırganlaşıyor, sivil ve askeri bürokrasi içinde de kutuplaşmalar artıyordu. 19 yaşında öğrenci, aynı zamanda TİP üyesi olan Deniz Gezmiş'in adı ilk kez Çorumlu belediye işçilerinin İstanbul'da yaptıkları eylemle kamuoyunda duyuldu. Genel-İş üyesi işçiler, kendilerini işten atmak için uğraşan ve ABD Başkanı'na mektup yazıp para yardımı istediği için adı "Johnson Kemal"e çıkan belediye başkanını ve Türk-İş yönetimini protesto ediyordu. Taksim'de 31 Ağustos 1966 günü yapılan eylemde gözaltına alınanlar arasında Deniz de vardı. İÜ Hukuk Fakültesi'nde okuyan Deniz, hızla öğrenci eylemleri içinde sivrildi. '60'ların başından beri akademik taleplerle yürütülen eylemler, 1967'den itibaren siyasallaşırken, Deniz'in adı her eylemle daha çok duyuluyordu. 1968 yılı mart ayında, ABD güdümlü bir bursiyerlik örgütü olan AIESEC'in İÜ Fen Fakültesi'ndeki toplantısında arkadaşlarıyla birlikte Devlet Bakanı Seyfi Öztürk'ün konuşmasını engelleyince, Deniz yine gözaltına alındı ve yargılandı. 1968 yılının ikinci yarısındaki eylemler ise çok daha büyük yankı uyandırdı. Bu defa hedefleri Amerikan 6.Filo gemileriydi. İlk eylem 15 Temmuz'da, gemilerin demirlediği Dolmabahçe'deki ABD bayrağının yarıya indirilmesiydi. Taksim ve civarında gezintiye çıkan Amerikalıları boya, çatapat yağmuruna tutma veya bu askerlere dayak atma gibi eylemler yapıldı. Taksim'deki Atatürk Anıtı'na 6. Filo tarafından konulan çelenk de parçalandı. Öğrenciler Amerikalılara karşı eylemlerini sürdürürken, Emniyet Amiri Necati Karahasanoğlu, Gümüşsuyu yurt binası önünde öğrencilere çıkıştı. Çıkan arbede sırasında öğrenciler Karahasanoğlu'nu yurdun içine soktular. Karahasanoğlu serbest bırakıldıysa da, ertesi sabaha karşı polisler yurda baskın düzenleyerek öğrencileri dayaktan geçirdi. Yurdun en üst katına kaçanlardan İÜ Hukuk Fakültesi öğrencisi ve TİP üyesi Vedat Demircioğlu aşağı atılarak ağır yaralandı. Ertesi gün Taksim'de protesto mitingi düzenlendi. Yürüyüş Gümüşsuyu'nda bitecekti ki, arkadaşlarının omuzlarında bir konuşma yapan Deniz, kalabalığı heyacanlandırarak Dolmabahçe'ye yönlendirdi. Öğrenciler, buradaki Amerikalıları döve döve denize attılar. Vedat Demircioğlu, 24 Temmuz sabahı hayatını kaybetti. Cenaze töreninde de Deniz ön plana çıkacaktı. Öğrenciler, "Katiller" yazılı bir çelenkle valilik kapısına geldiğinde polis tarafından engellendiler. Birçoğu gözaltına alınırken, kurtulanlar Deniz'in etrafında yeniden toparlandı. Alelacele hazırlanan "Arkadaşımızın cenazesini istiyoruz" yazılı bir pankartla yeniden yürüyüşe geçerlerken, kaçma sırası taşa tutulan polislerdeydi. Bu eylem nedeniyle, Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Deniz, 30 Temmuz'da tutuklandı ve 21 Eylül'e kadar Sultanahmet Cezaevi'nde yattı. Cezaevinden çıktığında, çok daha sert çatışmalara girecekti. Yolu cezaevlerinden, Filistin'den, ODTÜ'den, Anadolu'nun çeşitli kent ve kasabalarından geçecek ve nihayet idam sehpasına varacaktı.

    -SÜRECEK-


    Denizlerce çağlayan bir halkın evlatlarıyız

    Mustafa Yalçıner Amerikalı emperyalistler Türkiye'de pervasızca at oynatıyorlar. Sadece bakanları, bakan yardımcıları, askeri şefleri, Kıbrıs müsteşarları gelip gitmiyor. Sadece yetkililerimiz "meslekdaşları"yla bir telefon görüşmesi yaptıkları için kendilerinden geçmiyorlar. Bir yandan, neoliberalizmlerini; özelleştirmeleri, esnek çalışmayı, düşük ücretleri, sendikasızlaştırmayı, tarımın çökertilmesini vb. dayatıp yaygınlaştırdılar. Öte yandan, henüz ilk Irak tezkeresi çıkmamışken, onbinlerce Amerikan askeri, tankı, topu, uçağı ile dolmuştu topraklarımız. Üsler kapasitelerinin üzerinde çalışıyor, kalkan uçaklar Irak'ı bombalıyordu. Limanlarımızla havaalanlarımızın modernizasyon çalışmalarını bile başlatmışlardı. Ama Türkiye halkı, bağrından Deniz Gezmişler'i çıkarmış bir halktı. Amerikan 6. Filosu'nun askerlerini Dolmabahçe'den denize dökenlerin arkadaşları, kardeşleri, oğulları ve kızlarıydık. Üstelik emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı ilk kurtuluş savaşlarından birini verenlerin torunlarıydık. Güçlü bir bağımsızlık mücadelesi geleneğine sahiptik. Sokakları doldurduk, tezkereyi, onu çıkartmak isteyenlerin cebine koyduk. Çok kızdı Yankiler. Önce, kızgınlıklarını yatıştırmak için Amerikancı yöneticilerimiz yeni bir tezkere çıkardılar, "Irak'a yardımınıza gelmeye hazırız" dediler. Yankiler memnun oldu ama planlarına uymadı, istemediler. Şimdi Irak batağının Vietnam'dan aşağı kalmadığı, kalmayacağı ortaya çıktıkça, yeniden "on bin asker" lafları dolaştırıyorlar. Ve ellerinde yeni bir projeleri var. Hem bataktan kurtulmayı hem de daha ilerisine yönelmeyi ve halkları "adam etme"yi amaçlıyor: "Büyük Ortadoğu". Fas'tan Orta Asya steplerine kadar, içlerinden adam satın alarak ve "akıllı" bombalarıyla halkları uygarlaştıracaklar! Nasıl mı? Sovyetler Birliği'ni çökerttikleri yöntemleri kullanacak ve koca bölgeye serbest piyasa ekonomisini ve "kol-bacak koparan" demokrasilerini yerleştirecekler! Halkları birbirine düşürüp kırdıracaklar, taşeronlar edinerek, onlar üzerinden, hem aldatarak hem kan ve ateşle yayılacaklar. Deniz'in ölesiye karşı çıktığı NATO'yu genişletip yeni görevlerle donatarak, bu projenin aracı olarak yapılandırıyorlar. Bu projede Türkiye'ye önemli iş düşüyor. Bu nedenle Bush 26 Haziran'da Türkiye'ye geliyor. 28-29 Haziran'da İstanbul'da NATO toplantısı yapılacak. Türkiye NATO'nun bir karargâh ülkesi oluyor. ABD'nin burjuva ılımlı İslami Amerikancı "Türkiye komitesi" aracılığıyla, Türkiye, bu projenin taşeronu kılınacak. İslam ülkelerine "model" olacak. Neyin modeli? Amerikancılığın ve emek ve halk düşmanlığının. 68'lerde, Deniz, Yusuf, Hüseyin'in, Sinan'ın zamanında Dışişleri Bakanları Cyrus Vance gelmiş, en başta gençliğin karşı koyuşuyla, görüşmelerini bile yapamadan ve arkasına bakmadan çekip gitmişti. Vietnam'dan Türkiye'ye tayin edilen ve arabası ODTÜ'de bağımsızlık meşalesi olarak tutuşturulan Amerikan Büyükelçisi Commer de Türkiye'de barınamamıştı, 6. Filoları da. Evet, 35 yıl geçti üzerinden. Dünyada ve Türkiye'de rüzgârlar hep tersten esti. Ama kim yaşanmışları yaşanmamış kılabilir? Kim ülkemizin Türk ve Kürt ezilenlerinin, işçi, emekçi yoksullarının, gençlerinin etine-kemiğine kazınmış, hafızalarında yer etmiş güçlü bağımsızlık ve demokrasi geleneğini yok sayabilir? Bağımsızlık ve demokrasi geleneğinin bizimki kadar güçlü olmadığı Irak'ta güçlenerek yayılan direniş, geleneğin de ötesinde, ezilen halkların, çağdaşlık ve uygarlık ya da "demokrasi" adına kendilerini ve topraklarını çiğneyen çizmelerine bir süreliğine bile katlanamadığını, katlanamayacağını ve başkaldıracağını kanıtlamıyor mu? Deniz gibi değerli evlatlar yetiştirmiş bizim halkımız, ezilen halklara karşı Amerikancılık yoluna girmek ve taşeronu olmak üzere kendisine dayatılan aşağılanmayı hiç kabul etmeyecektir. Deniz'de cisimlenen hasletler, onun, çıkarından başka çıkar bilmediği halkın hasletleridir. Deniz'in simgelediği antiemperyalist başkaldırı; uşaklığı benimseme eğilimine hiç sahip olmamış halkın başkaldırı tutum ve duygularının ifadesidir. Bunun için Deniz'i sahiplenmiş, bağrına basmıştır. Halk, hiç kimseyi kolaylıkla efsaneleştirmez. Deniz bu nedenle efsane olmuş, yüz binlerce bebeye Deniz adı bu nedenle konmuştur. Deniz'in ölümle dalga geçerken, sehpada dimdik dururken aldığı tutum ve dile getirdikleri, onun sadece bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm davasına değil, ama aynı zamanda, halka olan bağlılığının ve gelecekte alacağı tutuma inancının göstergesidir. Türk-Kürt kardeşliğini son nefesinde bile sloganlaştırırken, Deniz, sadece halkın gücü ve kendi tutumunun dayanağı olarak baş eğmezliğini değil, ama birliğinin de vazgeçilmezliğini vurguladığında, fabrikalarda tezgâh arkadaşı, mahallelerde komşu olan Türk ve Kürtlerin, yoksul ve ezilen halkın birlik ve dayanışma duygularını dile getirmiştir. Bizlere şimdi de Deniz gerek, Denizler gerek. Deniz'den sonra, 35 yıllık birikimlerinin de deneyiyle halkımız, özellikle Deniz'in birer kardeşi olduklarının öncelikle farkına varacak gençliğimiz içinden yeni Denizler'i bulup çıkaracak ve onları, arkasından yürümek üzere, ön saflara geçirecektir. Varsın çok bilmişler, solculuk adına, küreselleşmeye ve olgularına ayak uydurmayı marifet saysınlar ve "çağdaşlık" adına yüceltsinler. Varsın AB'ye uyumu, ABD'nin önünde diz çökmeyi, Ali Kemalciliği düstur edinsinler. Bu ülkede, Denizler emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı başkaldırı yolunu kapanmamacasına açtılar. Tarih, geçici zigzaglar çizse ve geriye dönüşler olsa bile, tekerleğini ileriye doğru döndürür. Emperyalizme kölelik edebiyatı da, bir dönem revaç bulmuş olsa bile, ancak, tarihin yeni Denizler'e çıkarılmış davetiyesinin muhataplarının eline ulaşmasını çabuklaştırır. Bilinmelidir ki, sadece Türkiye'de değil ama dünyada da bir dönem kapanmıştır. Eski dönemin faktörleri bir süre daha ayakbağı rolü oynayabilecek olsa da, artık yeniden Denizler'in dönemine varılmaktadır. Kimsenin kuşkusu olmasın, en çok seçim sonuçları üzerinden "vah vah, sol bitti" timsah gözyaşlarını döküp, halka ve bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizmin değerlerine karşı sefer düzenleyenler bilsinler ki, yeniden devrimci sloganların sürükleyici olacağı koşullara adım atılmıştır. Ve üstelik bu kez işçi ve emekçiler konuşacak! Ve biliyorum ki, düzenleyecekleri binlerce toplantıda, NATO'ya, Bush'a ve emperyalizme karşı mücadelelerinde Denizler'i ve mücadelelerini yaşatma kararları alacak bu ülkenin gençliği, zaten yaşamakta olan Denizler'e ve halkına layık olduklarını kanıtlayacaklar!

    www.evrensel.net