Saba

Saba'nın mesut insanları

1910 yılında İstanbul'un Beşiktaş semtinde doğan Ziya Osman Saba, 47 yıllık kısa sayılacak yaşamı süresince 3 şiir 2 de öykü kitabı yayınladı.

1910 yılında İstanbul'un Beşiktaş semtinde doğan Ziya Osman Saba, 47 yıllık kısa sayılacak yaşamı süresince 3 şiir 2 de öykü kitabı yayınladı. Şiirle işe başlayarak "Yedi Meşale" topluluğuna katılan Saba, daha sonra, genelde semtleri, sokakları, evleriyle İstanbul'un günlük yaşantısından kesitler veren, çocukluk anılarıyla desteklediği İstanbul'un geçmiş yaşantısını anlatan öyküler yazdı. Şiirleriyle öykülerinde yaşadığı yoksul yaşamdaki küçük mutluluklarla yetinmeler geçmişe duyulan özlemle iç içedir. Yoksul yaşamların acısı ve utancıyla, çocukluk anıları, aile- ev sevgisi ve bağlılığı, geçmişe özlemin hayalleriyle düşleri birbirine karışarak duygusal bir anlatım sağlar. Yazgıya boyun eğişin, öte dünyaya olan inancının getirdiği mistik bir hava şiirlerinde daha açık görülür. Öykülerde bu mistik hava, duygusal anlatıma sinerek bir ölçüde hafifler. Şiirlerdeki kadar göze batmaz.

Satır satır Selim İleri'ye göre, öykücü Ziya Osman Saba: "Her günün hayatında, anılar ve şimdi arasındaki gelgitte, kendi dünyasını ifade edebilmenin sınavını" vermektedir. O, "bir yaşantının satır satır yazılışı"nı gerçekleştirmiştir. Alkım Yayınları arasında çıkan "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi" Ziya Osman Saba'nın daha önce yayınlanan "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952)" ile "Değişen İstanbul (1959)" adlı iki öykü kitabını kapsıyor. Kitaba bir de Varlık dergisinde çıkan "Limanda" adlı öyküsü eklenmiş. Kitap, Selim İleri'nin yazdığı "Ziya Osman Saba'nın Gönlümde Kalan Hikâyeleri" adlı önsözüyle başlıyor. Kitaba adını veren "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi" Saba'nın en tipik öykülerinden. İşten erken çıkan yazar İstiklâl caddesi boyunca vitrinlere bakarak yürür. Öyküde onun izlenimleriyle duyguları, düşünceleri anlatılmaktadır. Bir yatak odası takımının sergilendiği vitrini şöyle anlatır: "Şehrin en büyük mobilyacısı bütün bir yatak odası takımı teşhir ediyor. İki kişilik karyola, atlas yorganı serilmiş, başucunda komodinine, üstündeki gece lambasına, yerde küçük halısına, pencerelerdeki tül perdelerine varıncaya kadar düşünülmüş bir yatak odası..." Bu görünüm karşısında şunu düşünmeden edemez: "Fakat bütün bu eşyayı nereye taşımalı? Şu kat kat apartmanların hangi katı benim olabilir?" Ona göre caddedeki "bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara saadet satıyorlar". Yoluna sıra sıra fotoğraf dükkânları çıkar: "Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar."

Ölülerin resmi yok İlgisini çeken bir şey vardır: "Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir." O zaman o da mutluluğunun fotoğrafını çektirmelidir. Bu düşünceyle girdiği fotoğrafhanede "ortalarında çocuklarıyla fotoğraf çektirmiş olan evlilerin o rahat tebessümüyle" gülümsemeye çalışsa da beceremez. Asıl mutlu olduğu günlerde gelip fotoğraf çektirmediğine hayıflanır. "Felaketler yerine saadetleri, ölmüşler yerine doğacakları, geçmişler yerine gelecekleri" düşünmeye çalışsa da olmaz. Fotoğrafçı da onun fotoğrafını çekmekten vazgeçer.

Eski bayramlar Öteki öykülerde kendi oturduğu, yaşadığı mahalle, sokaklar, çocuğunun doğumu, çocukluk günlerinden kalma kitapları, eski kurban bayramları anlatılıyor. "Bıraktığım İstanbul" öyküsünde özlediği, istediği kendi İstanbul'unu şöyle anlatır: "İstanbul! Senin o gazetelerde gece elbisesiyle gidileceği ilan edilen yeni eğlence yerlerini , yeni gazinolarını, lidolarını istediğim yok; ben, orada bir Hukuk talebesi iken kitabımı alıp çalışmaya gittiğim Gülhane Parkı'na yine gidip o eski sıraya oturmak istiyorum. Ben, senin Ada vapuruna değil, sevdiklerimin mezarlarını ziyaret etmek üzere o mütevazı Eyüp vapuruna binmek istiyorum. İstediğim o kalabalığı ile beraber ruhu da değişmiş Beyoğlu'nda eğlenmek değil, ben ruhuma denk fakir İstanbul'un sokaklarında, serin bir sonbahar gününü bir harmani gibi sarınarak sadece yürümek istiyorum."

Değişenler, yitirilenler Yaşar Nabi , Dost Mektupları'nda, Ziya Osman'ın bırakamadığı İstanbul'a dönüşünü: "Sonra Ankara'ya gelişi , İstanbul'suz yapamayıp tekrar dönerek Devlet Matbaası'ndaki o ömür törpüsü musahhihlik görevinde gavur ettiği yıllar..." diye anlatır. Değişen İstanbul'daki öykülerde geçmiş dönemin İstanbul'unun, çocukluk günlerinin İstanbul'unun evleri, konukluklar, yaz, kış gezmeleri, okuduğu okuldaki sınıfı, çalıştığı bankası derin bir özlemle anlatılmıştır. Değişenler, yitirilenler, belki de bir daha yerine konulamayacaklar daha o günlerden başlamış gibidir. Ziya Osman, bugün büsbütün artan, gelişen bu talanın ilk habercisidir belki de. Kitap "Limanda" adlı öyküyle bitiyor. Yazar, limandaki büyük yolcu vapurlarından birinde olduğunu varsayarak oradan İstanbul'a bakar. O vapurla ailesiyle birlikte , yalnız afişlerinden tanıdığı o görmediği ülkelere gidişlerini düşler. Yolculuk edecekleri vapurun güzelliğini, rahatlığını anlata anlata bitiremez. Ama gerçek, düşünülenin tamamen tersinedir: "Boş yere sayfa çevirme! Deniz Yıllıkları'nda yoktur o vapurun adı. Daha denize indirilmemiş, henüz tezgaha konmamış bizim vapurun." Ziya Osman, hep bu avuntunun hüznünü yaşamış, yaşatmıştır. "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi"; Bütün Öyküleri; Ziya Osman Saba; 251 sayfa; Alkım Yayınevi

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.