'Billurdan' yüreklere...

Ve bu kutsal tapınakta, cam ustalarının nasırlı elleriyle işledikleri zarif cam ürünleri hep sevginin eseridir. Sevgi, cama işlenmiş zarif bir dokunuştur... Her dokunuşu gökkuşağından alınmış, rengarenk bir ses getirir..



2002 Eylül kum tanecikleri, kendi gibi tükenmeyen zamanın içerisinden, nice incelik ve güzellikler yaratarak durmaksızın geçer...

"Sevginin olduğu her yer kutsal bir tapınaktır…" Ve bu kutsal tapınakta, cam ustalarının nasırlı elleriyle işledikleri zarif cam ürünleri hep sevginin eseridir. Sevgi, cama işlenmiş zarif bir dokunuştur... Her dokunuşu gökkuşağından alınmış, rengarenk bir ses getirir.. Tüm seslerin oluşturduğu billurdan bir resital gibi. Bu resitali yaratan, yüce bir emektir. Çünkü bu emekte; denizin tuzu, "... makinayla yoğrulan emek, toprağa damlayan ter" misali, günlerini cama üfleyerek geçirmiş ustaların alınteri bulunur. Ocağın ateşinden günboyu damlayan ter, büyük bir aşkla yoğrulur ve cama hayat verir.. Bir gün; "…Adan yüreğim adan hayatı anlamanın yolunda burkuluşlar, ağlayışlar olsa da güzelliğin uğruna daha çok adan… yoksa nasıl sıyrılabilir bu şehir, kirden ve yaralardan?…"

Ne ki, 'kötülük', kaçmıştır bir kez "kutusundan"... Nice güzelliklere tahammülsüzlüğünü kusar: "Egemen olmak varken rantın en yüksek tepelerine, ne gerek var işçinin alınterine..." Ve bir şafak vakti, kutsal eller "aşk sığdırırken" bu ince çizgiye, "verimsiz işçi"ve "verimsiz fabrika"yla uluslararası pazarda rekabet edemeyenler"- sırtlarındaki bu kamburla dayanırlar fabrika kapılarına. O andan sonra, "camda eriyip yiten bir çiğ kristaline" dönüşür gözyaşları. Ağlar Çeşmibülbül. Beykoz koleksiyonları, kristal ve el yapımı sanat ürünleri içten içe kırılır... İSO'nun araştırmasında en büyük 500 şirket arasında Paşabahçe'nin 30. sıraya yükseldiğinden hiç dem vurulmaz artık. Hele hele bu fabrikadan; Çayırova, Sinop, Denizli, Eskişehir ve Trakya fabrikalarının çoğaldığı ağızlara bile alınmaz. Böyle bir karizmaya da en çok ithal Durant Bardağı, Bohemya Kristal yakışır... Oysa bize yıllarca, "Yerli malı, yerlimalı herkes bunu kullanmalı!" ninnileri söyleyenler, şimdi kendi kamburundan utanarak "yabancı sermaye"nin sırtını okşuyorlar! Yaşasın Duble Korona Punç! Yaşasın Conivolkır! Direnişin can damarı Beykoz; 1934 yılında Mustafa Kemal'in çabalarıyla kurulan fabrikada, gençlik günleri cama üfleyerek geçmiş bir işçi anlatıyor: "Ben çırak olarak girdiğimde burada Çekler vardı. Türkler ustalaşmaya başladığında yabancılar çekildi. Onlar günde 500-600 yaparken biz bir tezgahta 3000 tane yapıyorduk. Bize o zaman: "siz çok çalışmak, az para almak" diyorlardı." 1991'deki kapatma kararına direniş, Paşabahçe işçisine "küçülme" olarak geri döndü. Bugünkü direnişten öncesine kadar ise her şeyi göze almışlardı. Ücretleri, benzer işletmelerin %30 altında olmasına karşın sıfır zammı kabul etmişlerdi. Buna rağmen 400 işçinin bile buraya fazla olduğu söylenmişti. Bu sonuçla üretim durdurulmuştu. Bu da, fırınların soğuması, fırınların soğuması da dededen toruna geçmiş cam işçiliğinin sona ermesi demekti. Paşabahçe Beykoz Fabrikası da, ardında tarihi dersler bırakarak tarih oldu. İçeride ve dışarıda; "…İstanbul dedikleri: kimine vurgun yolu, kimine mezar.. İstanbul dedikleri: bankalar, bankalarda sağılan paralar; İstanbul dedikleri -vay gülüm- Gün gelir kitaplar bunu da yazar Tutuşur fabrikalar oyunu bozar…" İçeride; "yorganları tütün kokan", sımsıcak karton evlerden yükselen çocuk ağlamaları, İçeride; bir çocuk, "güneşten kopmuş gibi afacan ve sarışın", İçeride; bütün çocukların "kırmızı elmalar gibi gülüşü", ayakları çıplak, yürekleri sabırsız... İçeride; camda kederini silen genç kızlar, İçeride; camda kırılan duygular, İçeride; elleri ve hayatları bir hayli yıpranmış cam ustaları, İçeride; bir anayüreği: "..ah, öyle içten, öyle temiz, öyle katışıksız..." "..o yürek ki, içimizden öksüzlüğü geçirir; o yürek ki ölesiye sevmenin, halkın ve hayatın öğretmenidir..." İçeride; fabrikanın solgun ışıklarına inat pırıl pırıl bir aydınlık…

"…fabrika kapılarında namlular altından geçiliyor onur ayıklanıyor kir köpürüp yayılıyorsa…" İçeride; "yerinde duramayan bir dünya" ve dışarıda, az uzaklardaki sırtlarda yankılanan "Yeter, yeter artık yeter!" Dışarıda,"Bodrum, Marmaris sizin", İçeride; "Paşabahçe, Beykoz bizim"…. Dışarıda; televole ve paparazzilerle didik didik edilen özel hayatlar sizin,

İçeride; yoğun abluka altında tecrit edilen hayatlar bizim... "… Şehre doğru eserken eksiliyor rüzgarın uğultusu kenar semtlerde işçiler küme küme fabrikalara doğru akıyor…"

Ve karanlık çöktüğünde Boğaz'a; 'Karagöz Sırtları'ndan görülmemiş bir kararlılık, bir çığ gibi kopup dayanır barikatlara... O vakit içeriden, gözleri billur gibi ve pençelerinde "zarfsız mektuplar" taşıyan bembeyaz bir martı havalanır… Dışarıdan, bitip tükenmeyen çığlıklarıyla barikat önlerini selamlayarak "…bir vapur geçer Boğaz'a doğru…"

2004 Şubat 2002 yılında yazılan bu satırlar, Paşabahçe Beykoz Fabrikası kapatılmadan önce işçilerin fabrikadaki direnişine bir tanıklıktır. Yüzyıllardır süregelen haksızlık ve sömürüye karşı oluşturulan direniş geleneği, yakın zamanımıza da damgasını vuruyor ve gelenek değişmiyor.. Daha önce, 1991 yılında yaşanan direniş, öğretileri, dersleri ve gözyaşlarıyla, genç kardeşlerine büyük bir metanetle önderlik eden, cesaret örnekleriyle dopdolu olarak on yıl sonra 2002'de yineleniyor... Bir gazeteci, on yıl önce yine haber yapmak için girdiği bu fabrikada, o günleri de yaşamış olan insanları buldu. 10 yıl önce çektiği siyah-beyaz fotoğraflar elden ele dolaştı... İşçiler fotoğraflara büyük bir heyecanla bakarlarken, kendilerine vaadedilen renksiz hayatlar yüzünden içleri buruk ama dirençleri ve umutları tamdı. İki sene önce bu fabrikaya girmiş bir işçi, fotoğraftakilerden birini hemen tanıdı:

"Burhan abi bu... Burhan ustaaa..!" Aradan geçen on yılda epey yaşlanmıştı Burhan usta ama mücadele azmi, sevgiye ve yaşama olan bağlılığıyla, aralarına yeni katılan gençler gibi gençti besbelli.. Sonra yıpranmış ellerinin arasına aldığı gençliğini ve bir dönemi anlatan solgun fotoğraftaki renkliliğini gördü... O zamanki direnişte gazetecinin çektiği bu fotoğrafta da yanındaydı oğlu. 2.5 yaşında bebeydi o zaman. Şimdi, bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı edasıyla babasının gençliğine hayranlıkla baktı... Aradan iki yıllık bir zaman mı geçti diyelim, yoksa kum tanecikleri gibi biz mi geçiyoruz zamanın içinden, ne derseniz deyin, bunca zamana karşın nedenler ve gerekçeler ve yaşamlar hiç değişmedi... 2004 Şubat'ında yine bir grev erteleme kararı alındı. Şişecam'a bağlı 13 işyerinde yaklaşık iki hafta sürdü GREV... Nedense, gazetelerde "bilme ve öğrenme hakkına sahip olmamız gereken haberlerin" gözümüze çarpma olasılığı, Mars'a gitme olasılığımız kadar azdır.. Çünkü "en baba gazetelerin!" birinci sayfaları sür manşet Popstar haberleriyle allanıp pullandığından, minik tefek başlıkların altındaki -tek sütuna sekiz, bilemedin beş santim- "Şişecam grevi ertelendi" haberi çoğumuzun gözüne çarpmadı bile... Bu erteleme kararını alanlar ise, gözlerini 'yabancı yeşil banknot'lardan ayıramadıklarından ve ancak kendilerinin madur olduğu durumlarda, haklarını "Yabancıların" hukukunda aradıklarından, ülkelerinde yarattıkları adaletsizlik, haksızlık ve hukuksuzluk gözlerine bir türlü çarpmıyor... Kum tanecikleriyle ateşin dansı tükenmeksizin devam ediyor... Kutsal ellerde yaratılan bu incelik ve güzellikler, şu sıralar bazılarının ellerinde "şerefine" tokuşturularak, "zafer sarhoşluklarına" ve zamanın akışına bir başka yerden tanıklık ediyorlar...

www.evrensel.net