Haber fotoğrafçısının işi zor

Haber fotoğrafçısının işi zor

İstanbul'daki bombalı saldırılar basın fotoğrafçıları için de bir sınavdı. Saldırılarla ilgili haber fotoğrafları, onların basında kullanılış biçimleri ve kimi fotoğrafçıların bunları çekiş öyküleri, ülkemizdeki haber fotoğrafçılarının sorunlarını yeniden gündeme getirdi

Geçtiğimiz Kasım ayında İstanbul'u savaş alanına çeviren bombalı saldırılar "Sıcak haberde fotoğrafçının tavrı ne olmalıdır?" sorusunu yeniden gündeme getirdi. Saldırılarla ilgili haber fotoğrafları, onların basında kullanılış biçimleri ve kimi fotoğrafçıların bunları çekiş öyküleri, ülkemizdeki haber fotoğrafçılığının en önemli sorunlarından biri olan "etik tartışmasını" yeniden gündeme getirecek boyuttaydı. "Sıcak haber" olarak nitelendirilen olaylarda, fotoğrafçıların aldığı/alması gereken tavırla ilgili tartışma fotoğraf çevreleri ve bazı internet sitelerindeki yazılarla sınırlı kaldı. Geniş Açı fotoğraf sanatı dergisi son sayısında bu konuya özel bölümler ayırdı ve olayları en yakından görüntüleyen fotoğrafçılara sorular yöneltti. Biz de konuyu değişik medya kuruluşlarına bağlı veya serbest çalışan basın fotoğrafçılarına yayarak bir sorgulama yapmayı denedik. İşte fotoğrafçılara sorduğumuz sorular ve onların verdikleri yanıtlar :


SORULAR 1-)Bu tip olayları izlerken hiç fotoğraf mı çekeyim, yoksa zor durumdaki insana yardım mı edeyim ikilemine düştünüz mü? Böyle bir şey yaşasaydınız tercihini ne taraftan yana kullanırdınız? Sizce doğru yaklaşım nedir? 2-)Etik sorunların boyutu sadece fotoğrafçının iradesiyle sınırlı değil. Onun bağlı olduğu medya organının yayın anlayışı, fotoğrafların yayınlanış biçimi de önemli. Özellikle son bombalı saldırıların medyada yer alış biçimleri(kanlı görüntüler) pek çok tartışmaya yol açtı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?


CEVAPLAR

Ali Öz (Serbest Foto Muhabiri) :

"İnsan hayatından önemli değil" 1-) Böyle bir durumda gazeteciliğin temel görevi tabii ki toplum adına insanların haber alma gereksinimine yanıt vermek olmalıdır. Ama bunun evrensel kurallarını iyi bilmek gerekir. Dünyanın her yerinde gazetecinin temel görevi haber vermektir. Bunun istisnaları vardır. Örneğin adamın biri köprüden atlamak üzere ve sen o adamla yüzyüzesindir. Orada gazetecinin birinci görevi o insanın ölümünü engellemek olmalıdır. Çünkü dünyanın en iyi haberi bile olsa insan hayatından daha önemli değildir. Bizde bu işler genelde hiçbir şekilde gazetecilik kurallarına ve insan haklarına uyulmadan yapılır. Yirmi yıl boyunca bu örneklerin belki de yüzlercesini gördüm. Geçmişte bir polis muhabirinin intihar etmek isteyen ve üzerine benzin dökmüş bir kişinin eline bir de kibrit verdiğini duymuştuk. 1999 yılında Marmara depreminde aylarca deprem bölgesinde çalıştım. Hiçbir zaman ölü, yaralı, dehşet görüntülerini ön plana çıkartmadım. 2-) Bir foto muhabiri bir belgeleme görevi olarak bir olayı objektif olarak çekmek zorundadır. Ancak bu işin etik kurallarının asıl yaşanıldığı alan kullanım sürecinde başlar. Bizim bugün geldiğimiz noktada gazetecilik anlayışımızın temelini ahlaksızlık oluşturur. Çoğu Türk basının da bu kurallara uyulmamaktadır. Çalışanın haklarından toplumun haklarına kadar hiç kimsenin haklarının korunmadığı, ayaklar altına alındığı bir gazete patronluğu anlayışı hakim olduğu için bu kurallar yalnızca gazetecinin çalışmasına bağlı değildir. Onu yönlendiren, mecbur bırakan gazete patronluğu anlayışı hakimdir. Ben basında kanlı görüntülerin ve şiddet ögesi içeren görüntülerin toplumu şiddete alıştırdığına, şiddeti körüklediğine inanırım. "Şiddet şiddeti doğurur" sözünde olduğu gibi. Bugün dünyada şiddet unsurları; savaşlar, terör ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok kanıksanıp normal görünmeye başlanıyor ve bugün gelinen noktada cinnet içersinde bir toplum ve dünya yaratılmış oluyor.


Selahattin Sönmez (Turkish Daily News):

"Önce insan derdim" 1- )Özellikle sokak eylemlerinde bu tip durumlarla çok karşılaşıyoruz. Ağzı burnu kan içinde insanlar. Tabii ilk aklıma gelen onlara yardım etmek oluyor. Sizin söylediğiniz gibi bire bir olayla hiç karşılaşmadım. Ama karşılaşsam doğal olarak ilk önce yaralıya müdahale ederim. Ama bana gerek kalmıyorsa yapacağım iş fotoğrafımı çekmektir. Çünkü bizim işimiz "Anı yakalamak". Aslında bu biraz da olaya göre değişir. Karşındaki insan haber açısından çok önemli bir şahsiyetse fotoğraf ağır basabilir. Yine yardım edersin ama bir iki karede mutlaka yakalarsın. Muhabirin o andaki psikolojik durumu da önemli. Dediğiniz gibi öyle birşey hiç başıma gelmedi ama gelseydi, tereddütsüz "ilk önce insan" derdim. 2 -) Fotomuhabirinin görevi; kendisine verilen iş neyse gidip onu çekmektir. Fotoğrafını teslim ettiği andan itibaren onun sorumluluğu bitmiştir. Gerisi bağlı olduğu ajansı ya da medya organını bağlar. Çektiği fotoğrafların sonuçlarından etik olarak rahatsız olup, gazetesine vermediğini söyleyen arkadaşlar olduğuna inanmıyorum. Böyle söyleyenler yalan söylüyordur bence. Hangi fotoğrafçı çektiği çarpıcı bir fotoğrafın yayınlanmasını istemez ki...


Ahmet Şık (Radikal gazetesi) :

"Sorun mesleğin kendi yapısında" 1- )Ber her zaman fotoğraf çektim. Sorun bence gazetecilik mesleğinin yapısında. Gazeteciler kendilerini çok imtiyazlı görüyorlar ve ona göre hareket ediyorlar. Ben bombalı saldırılarda orada olsaydım tabii ki fotoğraf çekerdim. Kendimi normal bir insan gibi görmüyorum ki... Bu tip olaylar varolduğu sürece, bu tartışma sürecek. Ama senin bir haber fotoğrafçısı olarak görev tanımın belli. Orada olayların sıcaklığında "insanlık nerede?" diye sormak ne kadar mümkün olabilir. O an idrak edemiyorsun. Ben her ikisini de yaptım. Ama bence doğru yaklaşım ya birine yardım edersin ya da fotoğrafını çekersin. Yaşadığım birşeyi anlatayım; tezkere krizinde Kuzey Irak'ta iki ay kaldım. Sonuçta tezkere meclisten geçmedi ve bu benim gibi oradaki bir grup Türkiyeli haberciyi çok zor duruma soktu. Bu bekleyiş sırasında bir süre sonra şunu derken yakaladım kendimi; "Ne olacaksa olsun da gidelim artık." Orada olayların sıcaklığında ne dediğimin farkında değildim. Yani sonuç olarak savaşın çıkmasını ve insanların ölmesini istiyorduk. Sonradan "ben ne diyorum yahu" dedim kendi kendime. Ben gazeteciliği ciddi bir hastalık olarak görüyorum. Ciddi travmatik etkileri var. Bence tedavisi bu işi bırakmak. 2- ) Evet Milliyet'te ilk gün çıkan fotoğraflar. Fotoğrafçılık olarak çok büyük bir başarı. Ama ben o gazetenin başında olsaydım yayınlamazdım. Etik olarak yayınlanacak fotoğraflar değildi. Fotoğrafçının vicdani sorumluluğunu oto kontrolle sağlaması mümkün. Çektiğim ama medyaya vermediğim pek çok fotoğraf vardır.


Sadık Güleç (Sabah Gazetesi) :

"Kısır bir tartışma" 1-) Bir kere böyle bir olay başıma gelmişti. Trafik kazası geçiren birini hem arabadan çıkarmış, hem de fotoğraflamıştım. Çünkü o ilk anlarda benden başka kimse yoktu etrafta. Olaya bağlı ama iki kare mutlaka basarsın. Bu biraz kısır bir tartışma bence. Ama yardım edeceğin durumda fotoğraf çekiyorsan, işe karşı böyle bir yabancılaşmayı doğru bulmuyorum. Yardım işimizin doğası gereği oluyor birazda. Amelelik yapan bir doktor gibisin. En kanlı olaylar bile bir süre sonra bir "iş" haline geliyor. Örneğin HSBC'deki patlamadan hemen sonra oradaydım. (Genel olarak böyle olaylar bende heyecan ve tedirgin yaratmaz, işimi yaparım. Olay bittikten sonra beni etkiler) Ama o olay gerçekten çok büyük boyutlardaydı. Orada mesela bir televizyoncu arkadaşın işini bırakıp yaralı bir bayanı ambulansa taşıdığına tanık oldum. Ama birilerinin de o yaralı kadının fotoğrafını çekemesi lazımdı...


Haluk Çobanoğlu (Serbest haber fotoğrafçısı) :

"Yardım edebiliyorsan et!" 1- Benim bu soruya kısa ve tek bir yanıtım var; yardım edebiliyorsan et, yoksa fotoğrafını çek. Hemen bir örnek vereyim; 19 Ağustos Marmara depremi'nden hemen sonra bölgedeydim. Ama kişisel olarak yapabileceğim çok fazla birşey yoktu. Sinagog saldırılarında da fotoğraf çalıştım. Ama sizin söylediğiniz anlamda bir olayla şimdiye kadar hiç karşılaşmadım. (fotoğraf mı çekeyim, birine yardım mı edeyim ikilemine düşmedim). Yardım meselesi de çok tartışmalı bir şey. Bilmeyen insanların yaptığı ilkyardım yaralının ölümüne neden olabiliyor. Ama insani anlamda tabii ki yardım edebileceğim bir şey varsa, tercihimi fotoğraftan yana kullanmam.


Serdar Özsoy (Cumhuriyet Gazetesi) :

"Yayınlamak kurumun tercihi" 1- ) Böyle bir olayla hiç karşılaşmadım ama karşılaşsaydım, insan hayatı öncelikli çalışırdım herhalde. İstanbul'daki bombalı saldırılar gibi büyük olaylarda yaralılara yardımın profesyonellerce yapılması gerektiğini düşünüyorum. Biz fotomuhabiriyiz. Görevimiz belli. Öncelikli konumum fotoğraf çekmek. Ama benim amacım tarih yazmak değildir. Benim görevim olayı belgelemektir. Bunu belgelerken insan hayatını engelleyecek davranışlardan kaçınırım. Daha doğrusu bir fotoğrafçı olarak görevimi insan hayatı öncelikli olarak yaparım. Bunun bir ölçüsü olmaz . Ama soğukkanlı olmak bizim meslekte çok önemlidir. Panik insana hata yaptırır ve insani davranışların önüne geçebilir. 2- )Bir fotomuhabiri gidip her şeyi çeker. Kamuoyunu rahatsız eden görüntüleri yayınlayıp yayınlamamak yayın organının görevidir. Bence İstanbul'daki saldırılarla ilgili medyada çıkan görüntülerde ve yayınlanan fotoğraflarda çok büyük hatalar yapıldı. Kolu bacağı kopmuş insanların görüntüleri yayınlandı. Bu tip görüntüler insanları yozlaştırır, şiddeti olağanlaştırır.


Murat Sezer (Assocaited Press Haber Ajansı) :

"O an verilecek bir karar" 1- )Böyle bir olay hiç yaşamadım. O an için verilecek bir karar. Eğer tek ben oradaysam ve müdahalem hayat kurtaracaksa tercihim hayat kurtarmaktır. Ama o anda belki farklı bir duygu ağır basar. Bunu önceden kestirebilmek pek mümkün değil. 2- )Benim çalıştığım kurum uluslararası bir haber ajansı. "kanlı fotoğraf" olarak tabir ettiğimiz kareler çekilmiş olsa bile kullanılmaz. Ben de böyle bir şeyin kullanılmayacağını bildiğim için çok ta meraklı değilim. Bu tip görüntüleri çekmem. Ayrıca olayların ilk günü medyada çıkan fotoğraflar açısından çok ciddi bir sakınca görmedim.

www.evrensel.net